UNUTULAN SOKAK
1. Bölüm — Kestirme
Aras, dükkânın kepengini indirirken telefonuna baktı. Saat gece bire yaklaşıyordu.
Son müşteri, kapanışa beş dakika kala gelip yalnızca iki çıktı alacağını söylemişti. Sonra dosyası açılmamış, başka bir dosya göndermiş, onu beğenmemiş, yazıların bir kısmını değiştirmek istemişti. Aras, adamın ardından kaldırımda biriken suya bakarken artık eve gidip hiçbir şeyle ilgilenmemeyi düşünüyordu.
Telefonunda annesinin mesajı vardı:
“Çıktın mı? Gelirken açık yer bulursan ekmek al.”
Aras cevap yazdı:
“Çıktım. On dakikaya evdeyim.”
Gönder tuşuna bastı, kapının kilidini iki kez kontrol etti ve yürümeye başladı.
Yağmur birkaç sokak sonra hızlandı. Otobüs durağındaki saçak doluydu; son seferi bekleyen üç kişi, yanlarına birinin daha sığabileceğine pek inanmıyormuş gibi birbirlerine yaklaştı. Aras durakta beklemek yerine yürümeyi seçti. Eve giden yolu biliyordu ama navigasyonu açıp daha kısa bir güzergâh olup olmadığına baktı.
Ekrandaki mavi çizgi, ana caddeden ayrılıp iki apartmanın arasına giriyordu.
Dört dakika kazandırıyordu.
Aras rotayı büyüttü. Daha önce orada bir geçit gördüğünü hatırlamıyordu. Yine de çevredeki apartmanlardan birinin arka bahçesinden geçen küçük bir yol olabilirdi. İstanbul'da insanın her gün önünden geçip de fark etmediği yerler vardı.
Telefonuna düşen yağmur damlasını montunun koluyla sildi. Sağ üst köşede saat 01.13'tü.
— Hadi bakalım, dedi.
İki apartmanın arasında, tek kişinin rahatça yürüyebileceği kadar dar bir geçit vardı. Sağdaki duvarın sıvası kabarmıştı. Yere bırakılmış boş bir boya kovası ayağına takıldı; eğilip onu kenara itti. Öbür uçta sarı bir ışık görünüyordu.
Geçidi birkaç adımda aştı.
Küçük bir sokağa çıktı.
İlk fark ettiği şey, yağmurun hafiflemesiydi. Ardından uzaktaki otobüsün motor sesinin kesildiğini anladı. Az önce caddeden geçen araçların uğultusu da yoktu. Arkasına dönüp geçide baktı. Apartmanların arasından hâlâ ışık geliyordu.
Sokağın sağında bir fırın, karşısında camları buğulanmış bir bakkal vardı. Fırının kepengi kapalıydı. Bakkalın önünde mandalina kasaları duruyor, kapısının üstündeki floresan arada bir titriyordu.
Aras, vitrine yaklaşıp içeride ekmek olup olmadığına baktı.
Telefonu titredi.
Ekranda “Hedefinize ulaştınız.” yazıyordu.
Ekranda yeşil bir işaret çıktı.
— Ev burası değil ki, diye söylendi.
Rotayı yeniden başlatmak istedi. Harita açıldı ama mavi konum noktası görünmedi. Uygulamayı kapatıp tekrar açarken bakkalın kapısı gıcırdadı.
Önlüklü bir adam elindeki boş kasayı yere bırakırken onu gördü.
— Ekmek ayırdım sana.
Aras arkasına baktı. Geçitten başka gelen yoktu.
— Bana mı?
Adamın yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu. Kasayı düzeltecekmiş gibi eğildi, sonra vazgeçip doğruldu.
— Sen... dedi. Cümlesini tamamlamadı.
— Birine benzettiniz galiba.
Adam cevap vermeyince Aras, vitrindeki kâğıdı fark etti. Selobant köşelerinden sararmış, alt tarafı nemden kıvrılmıştı. Mandalina fiyatının yazıldığı kartonun hemen yanına yapıştırılmıştı.
Bir kayıp ilanıydı.
Fotoğraftaki genç kendisiydi.
Aras önce başını hafifçe yana eğdi. Camdaki yansıması fotoğrafın üzerine düşüyordu. Bir adım sağa kayınca yansıma ayrıldı; yüz fotoğrafta kaldı.
Aynı mont. Aynı yüz. Fermuarın yanındaki, geçen hafta sigara közünün açtığı küçük delik bile görünüyordu.
Fotoğrafın altında tek satır vardı:
OTUZ YILDIR KAYIP.
Aras kâğıda dokundu. Parmağı soğuk cama değdi.
— Bunu kim yaptı?
Adam, fotoğraf yerine onun yüzüne bakıyordu.
— Bir şaka mı bu? Dükkândan biri mi gönderdi sizi?
Aras çevresini taradı. Karşı apartmanın girişinde bir bisiklet vardı. Üst katların pencereleri karanlıktı. Bir yerde saklanmış, onun tepkisini çeken birini aradı. Telefon kamerası, hareket eden bir perde, bastırılmış bir gülüş… Hiçbir şey görmedi.
Bakkal sessizce yaklaştı.
— Telefonuna bak. Dışarıdaki saat kaç? diye sordu Cemal.
Aras ekranı açtı.
Annesinden on yedi cevapsız arama vardı.
Bir dakika önce hiçbiri yoktu.
Arama listesini yukarı kaydırdı. İlk arama 02.18'deydi. Sonuncusu 03.46'da.
Saat 03.47'yi gösteriyordu.
Aras, telefonun yan düğmesine basıp ekranı kararttı. Tekrar açtı. Sonra ayarlardan tarih ve saat bölümüne girdi. Otomatik saat seçeneği açıktı. Gün ve ay doğruydu.
— Bozulmuş, dedi. Söylediğine kendisi de pek inanmamıştı.
Telefon elinde çalmaya başladı.
ANNEM.
Aras o kadar hızlı açtı ki ilk sözcüğü yarıda kaldı.
— Anne?
— Neredesin sen? diye sordu annesi.
Sesini duyunca boğazındaki düğüm biraz gevşedi. Kadın kızgın olmaya çalışıyordu ama nefesi düzensizdi.
— Yoldayım. Bir sokaktayım, harita yanlış yere yönlendirdi.
— İki buçuk saattir mi yanlış yere yönlendirdi? Dükkânın oraya kadar gittim ben. Kepenk kapalı. Telefonun da kapalıydı. Aras, başına bir şey mi geldi?
— Hayır. İyiyim.
Aras bakkala baktı. Adam, konuşmayı duymamak için birkaç adım uzaklaşmıştı.
— Saat kaç? diye sordu.
— Dörde geliyor. Nerede olduğunu söyle.
Aras yolun iki ucuna baktı. Sokak tabelası yoktu.
— Konum atacağım. Bir saniye.
Konum paylaşımını açtı. Ekranda küçük bir halka dönmeye başladı. Karşı taraftan annesinin sesi geliyordu ama sözcükler uzayıp birbirine karışıyordu.
— Anne, duyuyor musun?
Arama kesildi.
Yeniden aradı. Bağlanmadı. Bir mesaj yazdı: “İyiyim. Telefon çekmiyor. Eve geleceğim.” Mesajın yanında bekleyen saat işareti kaldı.
— Buradan ana caddeye nasıl çıkılıyor? diye sordu.
Bakkal, geldiği geçide baktı.
— Önce bir bakalım.
— Ben geldiğim yerden çıkarım.
Aras cevap beklemeden yürüdü. Adam arkasından bir şey söyledi ama dinlemedi. Yaklaşık yirmi adım önce geçtiği iki apartmanın arasına yöneldi.
Geçit yoktu.
Aras durdu.
Az önce girdiği yerde, üzerinde paslı bir kablo uzanan tuğla bir duvar vardı. Duvarın dibinde aynı boya kovası duruyordu. Kovanın yanında da ayakkabısıyla ezdiği ince plastik parçası vardı.
Başka bir yerde değildi.
Elini tuğlalara koydu. Soğuk ve ıslaktılar. Parmaklarını aralarındaki derzlerde gezdirdi; bir kapak, bir açıklık, bir kenar aradı. Duvarı avuçladı, ardından yumruğuyla vurdu.
İçeriden ses gelmedi.
Aras, kovayı kaldırıp duvara dayadı. Üstüne çıkınca eli duvarın üst kenarına yetişti ama başını yukarı uzattığında öbür tarafta daha yüksek bir bina cephesi gördü. Atlayabileceği bir aralık yoktu.
Kova ayağının altında büküldü. Aras yere sıçradı, topuğu su birikintisine girdi.
Bakkal yanına gelmişti.
— Buradan geçtim, dedi Aras.
Adam başını salladı.
— Biliyorum.
— Hayır, anlamıyorsunuz. Beş dakika önce burası açıktı.
— Anlıyorum.
Aras bir an adamın önlüğünü tutacak gibi oldu. Elini indirdi. Nefesini düzene sokmaya çalıştı.
— O zaman bana ne olduğunu söyleyin.
Bakkal duvara bakmayı sürdürdü.
— Nasıl olduğunu bilmiyorum. Bildiğim şey, senin buraya daha önce geldiğin.
— Gelmedim.
— O fotoğrafı ben çektim.
Aras, adamın yüzüne ilk kez dikkatle baktı. Saçlarının yanları kırlaşmıştı. Sol elinin işaret parmağında, yanlış kaynamış gibi duran bir eğrilik vardı. Ne gülüyordu ne de Aras'ı korkutmaktan zevk alır hâli vardı.
— Otuz yıl önce mi?
— Evet.
— Ben yirmi üç yaşındayım.
Bakkalın çenesi hafifçe kasıldı.
— O gece de öyle söylemiştin.
Aras cevap vermedi. Sokağın öbür ucuna baktı. Yol, demir bir kapıda bitiyordu. Sağdaki apartmanın yanında ince bir aralık daha vardı ama çöpler ve tahta parçalarıyla doluydu.
— Oradan çıkılıyor mu?
— Kapının arkasında bahçe var. Bahçenin sonu da duvar.
Aras yine de gitti. Kapı kilitliydi. Parmaklıkların arasından telefonunun ışığını tuttu. Bakkalın söylediği gibi, küçük bir bahçe ve yüksek bir duvar gördü. Çöplerin dolduğu aralığa da baktı. Birkaç metre sonra kapanıyordu.
Geri döndüğünde adam hâlâ boya kovasının yanında bekliyordu.
— Adınız ne?
— Cemal.
— Cemal abi, annem dışarıda beni arıyor. Benim buradan çıkmam lazım.
Adam ilk kez gözlerini kaçırdı.
— Biliyorum. Gel, sana bir şey göstereceğim.
Aras bakkala girmeden önce telefonuyla duvarın, kapalı bahçenin ve vitrindeki ilanın fotoğraflarını çekti. Fotoğraflar galeride duruyordu. Annesine göndermeyi denedi; hiçbirinin iletildi işareti çıkmadı.
Dükkânın kapısını açık bıraktı.
İçeride deterjan ve taze kesilmiş beyaz peynir kokusu vardı. Tezgâhın arkasındaki saatin akrebi birin, yelkovanı on üçün üzerindeydi. Saniye ibresi hareket ediyor, her turunu tamamladığında öbür ibreler aynı yerde kalıyordu.
Cemal, ekmek kasasının altından küçük bir kese kâğıdı aldı ve tezgâha koydu. Ardından alttaki çekmeceyi açtı. Tabanına serilmiş gazetenin altında metal bir kutu vardı.
Kutunun kapağını açarken eğri parmağı takıldı. Aras, istemeden elini uzatıp kapağı tuttu.
— Sağ ol, dedi Cemal.
Bu sıradan teşekkür, Aras'ın içini vitrindeki ilandan daha kötü yaptı. Az önce adamın şaka yaptığını düşünmek kolaydı. Şimdi yaşlıca bir esnafla bir kutunun kapağını açıyordu; telefonunda annesinin on sekizinci araması duruyor, dışarıya açılan geçidin yerinde duvar yükseliyordu.
Cemal kutudan küçük bir fotoğraf çıkardı.
Vitrindeki görüntünün aslıydı.
Aras fotoğrafı ışığın altına tuttu. Arkasında bakkalın eski tabelası görünüyordu. Yan taraftaki fiyat kartonunda para biriminin yanında alışık olmadığı kadar çok sıfır vardı.
Fotoğrafı çevirdi.
Mavi tükenmez kalemle tarih atılmıştı:
14 Kasım 1996.
Aras telefonun ekranını açtı.
14 Kasım 2026.
— Bir fotoğrafın arkasına istediğiniz tarihi yazabilirsiniz, dedi Aras.
Cemal başını salladı.
— Doğru.
— Bu da bir şeyi kanıtlamıyor.
— Biliyorum.
Adam tartışmayınca Aras söyleyecek başka bir şey bulamadı. Fotoğrafı tekrar çevirdi. Montun fermuarı yarıya kadar çekilmişti. Aras aynı fermuara dokundu. Geçen kıştan beri o noktadan yukarı çıkmıyordu.
Fotoğraftaki genç de, başparmağını dişli takılan yere bastırmıştı.
— O gün neden fotoğrafımı çektiniz?
— Sen istedin. Kendine bir kanıt bırakmak istediğini söyledin.
— Sonra ne oldu?
— Fırının önüne gittin. Birini bekliyordun. Kimi olduğunu söylemedin. Ben buradan bakıyordum; telefon çaldı, açtım. Döndüğümde yoktun.
— Peşimden gelmediniz mi?
— Aradım, dedi Cemal.
Vitrindeki ilana bakarak devam etti:
— Her yıl yeni bir ilan hazırladım. Bunun otuzuncu yılı.
Aras fotoğraftaki eline yeniden baktı. Montuyla yüzünün arasına sıkıştırdığı beyaz bir köşe vardı. İlk bakışta bir poşet parçasına benziyordu. Şimdi bunun küçük bir zarf olduğunu fark etti.
— Elimdeki ne?
Cemal fotoğrafı ona yaklaştırdı.
— Bunu da sen bıraktın.
Metal kutunun dibinden sararmış bir zarf çıkardı. Ön yüzünde yalnızca bir isim yazıyordu:
ARAS.
Aras zarfı hemen almadı.
İsmin son harfi, diğerlerinden biraz aşağıya kaymıştı. İlkokuldan beri aynı şekilde yazardı. Babası, kargolarda imza atarken adını düzgün yazmasını söylerdi. Aras her seferinde düzeltmeye çalışır, acele edince yine aynı harfi aşağı düşürürdü.
Zarfın yapışkanlı kısmına uzandı.
— Bunu da otuz yıl önce mi bıraktım?
Cemal cevap vermeden önce kapının üstündeki küçük zil çaldı.
Aras başını kaldırdı. Kapı zaten açıktı; rüzgâr hafifçe itmiş olabilirdi.
Fakat Cemal yerinden kalkmıştı.
Sokağın karşısında, fırının önünde bir adam duruyordu.
Aras onu daha önce görmemişti. Koyu renk bir palto giyiyordu. Başının bir yanında saçları seyrelmiş, sakalının çene kısmı beyazlamıştı. Sol elindeki bez çantayı kaldırıma bıraktı. Sağ eliyle de yakasını düzeltti.
Aras'ın gözü o harekete takıldı. Kendi yakasını düzeltirken, sağ elinin küçük parmağını hep kumaşın altında bırakırdı. Adam da öyle yapmıştı.
— Cemal, diye seslendi adam.
Cemal kapının eşiğine çıktı.
Aras elindeki zarfı tezgâha bırakıp ona yaklaştı. Dışarıdaki adam yüzünü ışığa çevirdiğinde, Aras ilk önce sağ kaşının ucundaki boşluğu gördü. Çocukken bisikletten düştüğünde kendi kaşında da aynı küçük açıklık kalmıştı.
Sonra burnuna, çenesine, başını hafifçe yana eğişine baktı.
Adam, Aras'ın otuz yıl yaşlanmış hâliydi.
Karşı kaldırımdan ona baktı. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Dudakları aralandı, tekrar kapandı.
Sonunda Cemal'e döndü.
— Zarfı açtı mı?
Aras, tezgâhın üzerindeki sararmış zarfı hatırladı.
Dışarıdaki adamın sesini tanımıştı.
Kendi sesiydi. Yalnızca biraz yorgun çıkıyordu.