İçeriğe geç

Unutturmam Seni Asla / B×B

Bölüm 2 · 7 dk okuma

Unutturmam Seni Asla / B×B

Bölüm 2

2- Evi, bendim.

MÖ 336.

Pella Sarayı'nın koridorlarında yankılanan çığlık, yalnızca bir kralın ölümünü değil, bütün Makedonya'nın kaderini haber veriyordu. İskender'in babası Philip, öldürülmüştü. Konuşma yaptığı esnada insanların arasından çıkan ve saniyeler içinde bir bıçakla ölümüne sebep olan kişi ise kaçmıştı.

Şimdi kanlar içinde yerde yatıyordu. Başında onu uyandırmaya çalışan, ölmemesi için yalvaran oğlu İskender vardı. Aralarındaki soğukluğa ve Philip'in onu hep gölgede bırakmasına rağmen seviyordu onu. Çünkü söz vermişti babası, İskender'i dünyanın sonuna götürecekti.

Sarayın avlusu saniyeler içinde askerlerle doldu. Soylular fısıldaşıyor, muhafızlar ellerini kılıçlarının kabzalarından ayırmıyordu. Herkesin kafasında aynı soru vardı. Bundan sonra ne olacağı.

Hengamenin arasından güçlükle İskender'e ulaştığımda, babasının kanına bulaşmış ellerinden birini kavradığım gibi ayağa çektim onu. Yapmam gerekeni yapıp, ellerimizi birleşik bir şekilde havaya kaldırarak yeni kralı takdim ettiğim o an, ifadesiz yüzü bana çevrildi. Kralın ölümü saniyesinde unutuldu, tüm dikkatler İskender'e çevrildi ve generaller eğildi. Ardından salondaki herkes.

Yeni kral, İskender oldu.

Babasının cansız bedeninin bulunduğu salondan çıktımızda ancak bırakabilmiştim İskender'in elini. Düşünceli ve dalgın gözlerine bakılırsa bu işi kimin yaptığını düşünüyordu muhtemelen. Çok düşünmesine de gerek kalmadı, babasını öldüren kişinin annesi Olympias olduğunu ikimiz de tahmin edebiliyorduk. İskender'i sürekli kral olması için sözleriyle sıkıştırdığına şahit olmuştum. Ayrıca Philip'in ikinci eşi bir erkek bebeğine hamile kalınca tahtı kaptırmak istememiş olmalıydı.

"İyi misin?" diye sorunca, dudaklarında acı bir tebessüm oluştu. "Hayır." dedi ve kanlı ellerine baktı. Böyle zamanlarda kelimelerin hiçbir anlamı olmadığını bildiğimden, yalnızca omzuna dokundum. Gözlerini kapattı ve yok etmeye çalıştığı üzüntüsünden elinden geldiğince sıyrılıp dudaklarını araladı. "Artık geri dönüş yok."

Dediği gibi, geri dönüş yoktu.

İskender kral olduktan sonra ilk haftalarda isyan haberleri gelmeye başladı. Trakya, İlirya, Yunan şehirleri... Bunun yanında tahta çıkmak için babasını öldürttüğü haberlerini yayanlar da vardı. Bazıları ise yirmi yaşında genç bir kralın uzun süre dayanamayacağını düşünüyordu.

Buna rağmen başka çaresi olmadığından kısa süre içinde ordunun başına geçmişti.

...

Aylar sonra ilk büyük isyan bastırılmış ve askerlerin çoğu yorgunluktan çadırlarına çekilip uykuya dalmıştı. Aynı yorgunluk benim de üzerimdeydi ancak uyuyamamıştım. Ciğerlerim İskender'in kokusunu solumaya öyle alışmıştı ki, gün boyu doğru düzgün yanına yaklaşamadığım için belki de gözüme uyku girmiyordu.

Çadırımdan çıkıp kampın diğer tarafında kalan İskender'in çadırına adımlamaya başladığım esnada aklıma gelenle duraksadım. Çok yorgun görünüyordu bugün. Pek uyumazdı ama uyuduysa da rahatsız etmek istemediğimden yönümü değiştirmek zorunda kaldım.

Kampın biraz uzağındaki kayalardan birine oturmamın üzerinden sadece yarım saat geçmişti ki İskender'in çadırından çıktığını görmüştüm. Sarı saçları karanlıkta kalmasına rağmen çok, çok güzeldi. Rüzgar savurdukça omzuna doğru düşüyordu.

Varlığımı ve onu seyre dalan gözlerimi hissetmiş gibi benden tarafa döndüğünde adımları da bir yön bularak bana doğru ilerledi. Yanıma gelip sessizce oturdu.

"Uyuyamıyor musun?"

Başımı hafifçe sallayarak sorusunu onayladım. "Sen?" Hâlâ yorgun görünüyordu. Uyumayı geç, dinlenmemiş bile.

O da benim gibi başını salladı. "Krallık insanı yoruyor." deyince gülümseyerek yine soğuk olan elini avucumun içerisine aldım. "Sen daha çocukken bile dinlenmeyi bilmiyordun İskender. Krallığa bahane bulma." Güldü. Gülüşü bile yorgundu.

Bir süre sessizlik oluşunca içim rahatsızlıkla doldu. Keşke ben bir şey söylemeden bana bir şey anlatsaydı, ama susuyordu işte. Ve ben, yine onun sesini duymak için gökyüzünü işaret ettim. "Şu yıldız var ya."

Başını kaldırıp parmağımı takip etse de gösterdiğim yıldızı bulamayıp rastgele bir yıldıza baktı. "Ne olmuş o yıldıza?"

"Her gittiğimiz yere bizimle geliyor."

İskender bir süre yıldızları izledi, bense yıldızların yansımasını taşıyan gözlerini. "Belki de eve dönmenin yolu odur." dediğinde, avucumun içindeki elini daha sıkı sardım. "Ya hiç dönemeyecek olursak?"

İskender uzun süre sustu. Gözlerini gözlerime sabitledi ve dudaklarını araladı. "Eğer sen yanımdaysan..." derin bir nefes aldı ve devam etti sözlerine. "...neresi olursa olsun evim olur."

Tıpkı ellerini ısıtmam gibi, o da bu sözleriyle ısıttı kalbimi. Gözlerim doldu. Gördü mü bilemem ama, karanlığın gözlerimi gizlediğinden medet umarak, onu izlemekten vazgeçmedim.

...

MÖ 334.

Pers Seferi başlamıştı. Hellespontos'un kıyısında on binlerce asker bekliyorduk. Bakışlarımız karşı kıyıda, Asya topraklarındaydı.

İskender gemiden iner inmez mızrağını toprağa saplayarak, "Asya'yı mızrak hakkıyla alıyorum." dedi ve o saniye askerlerin kutlama bağırışları duyuldu. Ben uzaktan izliyordum onu. Bana baksa görebileceği kadar yakındım ama.. uzaktım yine de. Ona dokunamadığım, kokusunu alamadığım her yer uzaktı.

İskender'in yanıma geldiğini, yine ona dalıp giden gözlerimin tam önüne gelmesiyle fark ederek gülümsedim. Askerlerin olduğu yönün tersine yürümeye başladım, o da adımlarıma eşlik etmeye.

"Korkuyor musun?" Yıllar önce sorduğu bu soru yine karşıma çıkınca tereddüt etmemiş ve dürüstçe "Evet." demiştim. Hemen sonra "Neyden?" diye sordu. Cevabımın değiştiğini görmek istiyordu, ama benim cevabım yine aynıydı. Ben hâlâ aynı şeyden korkuyordum.

"Savaştan değil." dedikten sonra tekrar söze girecekken İskender "Benden." dedi, ben ise aynı saniye "Seni kaybetmekten." dedim.

Adımlarını durdurup bir an etrafına bakındı. Askerler hazırlıkla meşguldü, kimsenin dikkati üzerimizde değildi. Kimsenin odağının üzerimizde olmadığını teyit edince zırhlı eldivenini çıkardı ve parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi.

"Önce ölüm beni bulursa-"

Kurduğu cümlenin devamını getirmemesi adına sözünü hızla kestim. "Böyle konuşma."

Daha sıkı tuttu elimden. O bu konuları konuşmayı sevmezdi ama şöyle bir gerçek vardı ki, ben de sevmezmişim.

Saniyeler önce başladığı cümleyi "Beni Aşil'in yanına göm." diyerek bitirdiğinde "Hayır." diyerek bakışlarımı başka bir yöne çevirdim. Sesimin titreyişi onun da gözlerini titretti.

"Peki sen önce gidersen Hephaestion?"

Bir yanıt bulamadım bu sorusuna. Çünkü ben, hiçbir zaman ondan önce yaşayacağım bir ölümün ihtimalini düşünmemiştim. Söz vermiştim ona, her daim yanında olacaktım.

Benden ses çıkmayınca kendi sorusunu kendisi cevaplandırdı. "Öyle bir gün gelmeyecek." dedi kararlılıkla.

En çokta bu sözüne inanmak istemiştim. İskender sözlerini her daim tutardı.

...

Granikos Irmağının yakınlarındaydık. Su diz boyunu geçiyordu. Pers okçuları karşı kıyıda bekliyorken komutanlarımız saldırının sabaha bırakılmasını istiyordu ancak İskender reddetmişti. Gücüne güvenirdi o, ertelemeyi sevmezdi.

Generallerden biri önce çıkarak, "Majesteleri, bu delilik." dediyse de İskender başını iki yana sallamış, "Hayır." diyerek atını suya sürmüştü. "İleri!"

Onun savaşı başlatmasıyla bir anda bütün ordu hareket etti. Persler ve Makedonyalıların mızrakları çarpıştı. Atlar kişnedi, su kana bulandı. İskender her savaşında olduğu gibi en ön saftaydı. Ölüm de ona herkesten daha yakındı. İçinde bulunduğum hengameye rağmen gözlerimi sık sık ona çevirirdim bu yüzden.

Yine gözlerim onu bulduğu bir anda, Pers asilzadelerinden birinin kaldırdığı baltasının hedefinde İskender'i gördüğüm gibi gözlerim hızla etrafı taradı. Ona ulaşamayacak kadar uzakta olduğum için, yakınlarında savaşan komutanlardan Kleitos'u gördüğüm gibi dikkatini bir şekilde çekmeyi başarıp oraya yönlendirdim. Ben ise doğal bir refleks misali atı o yöne sürmüştüm.

Baltayı İskender'in başına indiremeden yanına yetişen Kleitos, Pers askerinin omzundan göğsüne doğru kılıcını sallayarak öldürdü. İskender dönüp ona baktı, sonra bana. Savaşa kaldığı yerden devam etmişti ama birkaç saniye daha gözlerim onda takılı kalmıştı.

Omzu yaralıydı, bunu umursamamaya çalışarak ben de onun gibi devam etmiştim.

Ve savaş sonunda zafer, Makedonyalıların oldu.

...

Gece yaralılar tedavi edilirken komutan ve askerlerimizin yanına uğramış, kısaca bazılarıyla konuşup yanlarından ayrılmıştım. Ayaklarım İskender'in çadırının önünde durduğu vakit dışarda bekleyen askerlerin selamına aynı şekilde karşılık verip içeri girdiğimde, İskender'in omzundaki kesik için sargı yapılıyordu.

Hekimi dışarı gönderip derin bir nefes vererek yanına adımladım. Onun hemen arkasına, döşeğe otururken çıplak üst vücudunu kontrol edip, kandilin loş ışığı altında kalan beyaz teninde başka bir kesik görmediğim için rahatlamıştım.

Yarım kalan sargısını yaparken parmaklarım ne zaman önceden kalma izlere değse, titriyordu. Kılıç tutan ve bükülmeyen ellerim onun tenine dokunurken yeni bir kesiğe sebep olma düşüncesiyle tereddütle doluyordu.

Elimin titrediğini anlayan İskender, "Bu kadar korktun mu?" diye sordu. Saklamaya çalıştığım hâlde bu kadar belli oluyorsa, içimi bilmesin daha iyiydi. Bu sebeple reddettim. "Korkmadım."

"Sen bana yalan söylemeyi beceremiyorsun Hephaestion."

Sonunda bitirdiğim sargıyı bağlamak için iki yanından tutup, dudaklarımı birbirine bastırdıktan sonra sesli bir nefes verdim. "Gözlerimin önünde ölüyordun." İlk kez sesimdeki öfkeye tanık olduğundan mı bilinmez, sustu. "Sen kral olabilirsin." Sargıyı biraz sertçe bağladım. "Ordunun en cesur komutanı da olabilirsin." Bir düğüm daha attım. "Ama benim için..." çok sıktığımı fark ederek geri açmaya başladım düğümü. "...sen sadece İskender'sin."

Çadır sessizliğe gömüldü. Konuşsun istedim, sesiyle içimi biraz olsun rahatlatsın istedim ama o konuşmadı. Yine ben bozdum sessizliği. "Bugün seni kaybettiğimi sandım." Arkasında kaldığımdan ötürü vücudunu bana döndürdü yavaşça. Elini yanağıma koydu. "Kaybetmedin."

"Ama bir gün kaybedeceğim."

İskender bir kez daha sustu. Sözlerimin ağırlığını ve gerçekliğini ilk kez hissetmişti belki de. Hiçbir insan sonsuza kadar yaşamıyordu. Ne krallar, ne fatihler ne de birbirini seven iki insan.

İnandığı şey yüzünden bu kadar rahattı. Annesi Olympias İskender'e, babasının Philip değil, göklerin tanrısı Zeus olduğunu söylediğinden bu yana böyleydi. Bu tür şeylere çabuk inanırdı. Hâliyle Zeus'u babası olarak kabul edip, kendini ise yarı tanrı ilan etmesine bir şey diyememiştim.

Gözlerimdeki hüznü gören İskender, usulca eğildi. Bu kez öncekiler gibi çekingen değil, bir yemini dudaklarıma mühürler gibi öptü dudakları. Yanağımdaki eli enseme doğru yol alırken bana hissettirdiği tüm korkuyu ve hüznü, dudaklarından çıkarırcasına öperek karşılık verdim.

Dışarda askerler zafer şarkıları söylüyordu ama benim için asıl zafer, yüzüme çarpan her bir ılık nefesti.

"Ben nereye gidersem gideyim." dedi İskender, alnını alnıma yaslayarak. "Sen de geleceksin."

Dudaklarıma uzanmadan önce son bir kez "Dünyanın sonuna kadar." diye fısıldadı ve dudaklarımızı birleştirip elini göğsüme koyarak ikimizi de döşeğe yatırdı. Sırtına elimi götürerek bedenini üzerime devirdim. Sıcak öpüşü dudaklarımın kenarına kayıpta yanağıma doğru yol aldığında, yüzüme dökülen saçlarından huylanıp gözlerimi kapatmıştım.

Bedenine sarılı kolumla onu daha sıkı tutunca tenimdeki dudakları ufak bir tebessümle gerildi. Sağ kaşımın başladığı noktaya dudaklarını bastırıp öperek gözlerimin aralanmasını sağladı.

"Bu gece yanımda kal Hephaestion."

"Kalırım."

Kaldım da.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.