Bu kitap, gerçek hayat hikayesinden uyarlanmıştır. Olaylar tarihi ve kronolojik açıdan gerçek ile aynı, diyalogların ise bir kısmı gerçek bir kısmı bana aittir.
Hephaestion'dan
MÖ 343
Dağın yamacından aşağı doğru, ayak tabanlarımızın acısına inat koşuyorduk. Yüzümü okşayan rüzgarı kucaklamak ister gibi kollarımı iki yana açmışken, gözlerim küçük bir alışkanlıkla arkamdan bana yetişmeye çalışan bedeni yokluyordu. Çelimsiz bir vücuda sahip olmasının yanında inatçıydı da İskender, beni geçemeyeceğini bilmesine rağmen inatla bir yarış içerisine girerdi.
Yolun sonuna geldiğimizde yavaşlayarak durduk. Makedonya'nın sabahları sert olurdu, bu sebeptendir ki yanakları allaşmıştı. Ellerini dizlerine yaslamış, nefesleniyordu.
Aristoteles'in okuluna giden öğrenciler bir bir yanımızdan geçip gidiyor, bazıları küçük bir tebessüm ve selamın ardından uzaklaşıyorlarken gülümseyerek karşılık veriyordu İskender. Herkes severdi onu, benden daha çok değil, ama severlerdi.
Aristoteles'in sesini duyunca, biraz ilerdeki alana doğru ilerleyip yerdeki minderlerden birine geçip oturmuştum. Açık bir alandı, içerde ders işlemeyi sevmeyen yaşlı filozof böylesini daha uygun görüyordu. İskender ise yanımdaki yerini çoktan almış, dizinin üzerinde açık duran Homeros tomarını okumaya başlamıştı. Üzerine vuran güneşle sarı saçları parlıyor, mavi gözlerinin rengi açılıyordu. Henüz on üç yaşındaydı, benden bir yaş küçüktü ama yüzünde çocuklardan çok komutanlara yakışan ciddi bir ifade vardı.
Satırlarda gezinen gözleri, ona doğru yaklaşıp başımı Homeros'a eğmem sebebiyle güneşini kapatan gölgemi görünce gülümsedi. Bana hep meraklı derdi ama ben, onunla ilgili her şeye meraklıydım.
"Yine mi aynı bölüm?" diye bir soru sordum satırlara göz atarken. Soyundan geldiği Aşil ve aşığı Patroklos'u okuyordu. Sıkılmazdı hiç, belki onlarca kez geçmiştir o satırlardan.
İskender başını kaldırmadan onaylar bir mırıldanma sundu. Konuşmayı çok sevmezdi. Bazen öyle sessizleşirdi ki, onun sesini duyabilmek için sürekli sorular sorardım. Zaten bana meraklı demesinin en temel sebebi de fazla soru soruyor olmamdı.
"Başka bir destan yokmuş gibi her gün bunu okuyorsun." Bu hayıflanmam yersiz değildi. O kadar çok okuyordu ki, geceleri yastığının altına bile koyardı yatmadan önce okumak için.
Kitabı kapatıp mavi harelerini gözlerime çevirdi. "Çünkü en güzel kısmı bu."
Benden daha kısaydı. Ama oturduğu kalın minderin yüksekliği sebebiyle biraz daha oturduğum yerde dikleştim bana dönünce. Saçları rüzgarda dağılıyor, gülümserken gözlerinin kenarında belli belirsiz çizgiler oluşuyordu.
"Ölümün olduğu kısım mı güzel?" diye sorduğumda net bir şekilde "Hayır." cevabını verdi. "Bir insanın başka biri için her şeyini feda edebilmesi."
Bu sözleri, birkaç saniyeliğine duraksamama sebep oldu. "Sen böyle birini bulabileceğine inanıyor musun?" diye sorduğumdaysa cevap vermemiş, yalnızca gözlerime bakmıştı. Dile getirmesine gerek kalmıyordu, o mavilikleriyle söyleyemediği cümleyi zaten söylüyordu.
O tekrar önüne döndüğü esnada, Aristoteles de dostluk üzerine konuşuyordu. "Gerçek dostluk," derken, not alan öğrencilerde göz gezdiriyordu. "İki beden içinde yaşan tek ruhtur."
Bu sözlerden sonra İskender'in bakışları üzerime çevrildi. Ben de tam o anda ona baktığımdan ötürü göz göze gelince gülümsemiş, ancak dudaklarında oluşan kıvrılmayı kimse görmeden, gizlemişti. Yaşlı filozof yalnızca felsefeden bahsediyor olabilirdi. Ama o cümlenin anlamı ikimiz için de farklıydı.
Ders bittikten sonra diğer çocuklar büyükleriyle avlanmaya gitmişken, İskender ise beni beklemeden ormanın içine yürüdü. Aklında bir şeyler vardır eminim, yoksa beni yalnız bırakıp gitmezdi.
Arkasından ona yetişince ayak seslerimi duyması üzerine omzunun üzerinden bana baktığını gördüm. Yanına ulaşmam çok sürmedi. "Beni beklemedin." dediğimde omuz silkmişti.
"Geleceğini biliyordum."
Gelirdim, elbette gelirdim. Onu yalnız bırakmaktan nefret ediyordum. Yine de reddettim.
"Gelmezdim belki, nereden biliyorsun?"
Bilmişçe "Şu dünyada peşimden gelen tek kişi sensin." dediğinde, omzumla omzuna hafifçe vurdum. O da tıpkı benim gibi bir çocuktu ama kelimeleri nasıl kullanacağını biliyordu. Az ve öz konuşan yaşlılar gibiydi tıpkı. Ama tek fark, yaşlılar karamsar ve öğüt verici konuşurken İskender umut ve istekleriyle konuşurdu. Çok seviyordum onu dinlemeyi.
"Bu iyi bir şey mi?"
"Kesinlikle." dedi, o saniyeden sonra bir süre konuşmadan sadece yürüdük. Otların ve yaprakların üzerini çiğ tutmuştu. Kuşların cıvıltısı dört bir yanımı sarıyordu ve yanımda İskender vardı. Tebessüm ediyorsam, bu güzel an içindi. Onun varlığını hissetmek, görmek güzeldi. Onunla ilgili her şey güzeldi.
Sonunda bir derenin kenarına ulaştığımızda İskender yere dizleri üzerine çöküp suya baktı. Ben de ona ayak uydurarak yanına çöktüm. Suda yansımamızı görmek gülümsetmişti ikimizi de.
"Babam bir gün beni dünyanın sonuna kadar götürecekmiş, öyle söyledi."
İskender'in hep tuhaf istekleri olurdu, belki sadece bana tuhaf geliyordu bilemem. Bana ilk kez dünyanın sonunu görmek istediğini söylediğinde gülmüştüm. Son derece ciddi olmasına rağmen gülmüştüm ama o gerçekten istiyordu.
"Götürmez. İnanma ona."
"İnanıyorum." dedi ve yerden aldığı taşı dereye fırlattı.
"Peki ya sonra ne yapacaksın?" Eline başka bir taş aldı ve diğerine yaptığı gibi onu da attı.
"Dünyanın sonundan sonrası yok ki akıllım."
Bu sefer bilmiş bir edayla konuşan ben oldum. "Yanılıyorsun."
İlk birkaç saniye bu dediğimi düşündü. Kendi içinde bir sonuca varamamış olmalı ki bana döndü ve merakla "Neden?" diye sordu.
"Dünyanın sonuna gitsen bile döndüğünde yanında kim olacağı önemli. Kimse yoksa, o zaman sonuna gelmiş olursun."
Her şeye bir cevabı olan İskender, ilk kez cevap veremedi bana o gün. Çünkü bunu hiç düşünmemişti. Dünyanın sonuna ulaşınca her şeyin biteceğine inanması, onun yaşındaki bir çocuğun masumluğundan doğuyordu.
Ben düşünmüştüm hâlbuki. O bana bu isteğini söyledikten sonra gülmüş ve ardından bunları düşünmüştüm. Ciddiye almadığımı düşünmüş olabilirdi o an için ama İskender'le ilgili her şeyi ciddiye alırdım. Onun düşünceleri, istekleri ve söyledikleri benim için tahmin bile edemeyeceği kadar özeldi.
...
Günler ayları, aylar yılları kovaladı. İskender'le birlikte okuduk, avlandık, at sürdük ve birimizin işlediği cezayı ikimiz de çektik. Büyümüştük. Ben on yedi yaşındaydım, İskender ise on altı. Yakınlığımız, biz büyüdükçe göze çarpmaya başladı. Diğer öğrenciler aramızı bozmaya çalıştığında ve kısmen başarılı olduklarında bile birkaç saat sonra yine yan yana bulunuyorduk.
Bensiz yapamazdı İskender, öyle söylüyordu. "Diğer yarım." diyordu bana, "Diğer yarım benden uzakta kalamaz."
Aristoteles bunu fark etmişti. Bir gün İskender'i yanına çağırınca öylece duramamış, gizlice bir duvarın arkasına saklanıp onları dinlerken biraz da olsa suçlu hissetmemiştim. Meraklıydım ben, İskender ile ilgili her şeye meraklıydım.
"Siz ikiniz." demişti yaşlı Filozof, elini İskender'in omzuna koyarken. Kızacak gibi durmuyordu ama yine öğüt vereceği belliydi. "Aşil ve Patroklos'u çok okuyorsunuz."
İskender reddetmedi. Dürüsttü, yalan söylemezdi o. "Evet."
"Onlara benzemeye çalışmayın." diyen Aristoteles'ten sonra İskender'in düşen yüzünü görmek beni de üzmüştü. Çünkü İskender, yıllar öncesinde yaşayan ve Patroklos'a olan aşkı dillerden düşmeyen Aşil'in tekrar, kendi vücudunda hayat bulduğuna inanıyordu.
"Neden?" diye sorduğunda Aristoteles ona şu cevabı verdi. "Çünkü insanlar efsaneleri sever İskender. Ama onları yaşayanlardan korkarlar."
İskender o zaman bu sözün anlamını tam kavrayamamıştı, benim aksime. Belki yıllar sonra anlayacaktı, yaşayarak görecekti. Ve o bunları yaşarken, onun elini asla bırakmayacaktım.
...
Zaman geçtikçe durumlar değişti. İskender'in babası Philip, evli olmasına rağmen yeni bir evlilik daha yapmıştı. İskender'in annesi Olympias'ı sevmiyordu. Ben de pek sevmezdim onu. Tuhaf bir kadındı, İskender'i sevse de bazen aklına giriyormuş gibi hissederdim.
Bunun dışında soyluların bitmeyen çekişmeleri, Pers tehdidi.. önümüzde zor süreçlerin bizi beklediğinin farkındaydım ama yanımda İskender olduğu sürece tehlikeler gözümde küçülüyordu. Geleceği onun sayesinde hiçbir zaman dert etmiyordum.
Bir gece, sarayın avlusuna çağırmıştı beni. Yalnızdık. Bacaklarımız dipdibe, omzularımız birbirine yaslı oturuyorduk. Ay ışığı taş zemini gümüş gibi parlatıyordu. Ama en çok, İskender'in mavi gözlerini.
"Hiç korkuyor musun?" diye bir soru yöneltince daldığım derinliklerden yüzeye çıkmayı ümit ederek bir süre duraksadım. "Neyden?" diyerek bacağında serbest duran elinin üzerine koydum elimi. Elleri hep soğuk olurdu, bense seve seve ısıtırdım. Sanki ellerim onunkileri ısıtmak için her daim sıcak olurdu.
"Gelecekten." Ellerimize baktı. "Yaşayacaklarımızdan korkuyor musun?"
Başta reddetmeyi düşündün ancak sonra en çok korktuğum şey aklıma geldi. "Evet." dedim ve gözleri tekrar gözlerimi buldu. Birkaç saniye duraksayıp "En çok neyden?" diye sordu bu sefer.
"Seni kaybetmekten."
İskender'in nefesini tuttuğunu gördüm verdiğim bu cevapla. Söyler söylemez pişman olmuş, gözlerine hüzünle bakmıştım. O sevmezdi bu tür sözleri. Ölümden, ölümle ilgili olan her şeyden nefret ederdi.
Başını başka bir yöne çevirdi. Konuyu kapatmasını bekliyordum ama "Ben de." dedi saniyeler sonra, fısıltı kadar hafif bir sesle. "Aynı şeyden korkuyorum."
O geceden sonra İskender olduğundan daha cesaretli bir hâle gelmişti. En büyük korkusu bendim çünkü, yanında olduğum sürece her daim dik duracaktı.
Zafer hayali onu heyecanlandırıyordu. Ama zaferi paylaşacağı kişinin ben olması, bütün fetihlerden daha değerliymiş. Öyle söylemişti bana.
...
Yine bir yaz akşamı Mieza'nın tepelerinde gün batımını izliyorduk. Gökyüzünün rengi turuncudan mora dönüyordu. Büyüleyiciydi, ta ki yanımda oturan İskender'e dönerek asıl büyüleyici şeyin yanımda olduğunu görene kadar. O yine sessizdi. Sesini duyabilmek için istekle dolunca aklıma gelen ilk soruyu sordum. "Bir gün gerçekten dünyanın sonuna gidersen..." O da bana döndü. "...Ben de yanında olur muyum?"
İskender hiç düşünmeden, tereddütsüz cevap verdi. "Sen olmazsan gitmem."
Rüzgar saçlarını savurdu, dokunmam için bir yalvarış gibi geldi bana. Kendime söz geçiremeden çoktan parmaklarım onun saçlarına dokundu, sonra yanağına indi. Sanki bütün dünya sessizleşmişti ve benim bir ses duymaya ihtiyacım varmış gibi gözlerim dudaklarına tutunmuştu.
"Hephaestion." dediğini duydum, ismim onun tereddütle hareketlenen dudaklarından usulca dökülmüştü. Ancak sesindeki o tereddüt parmaklarına ulaşamadan, aramızdaki mesafe yavaşça kapandı. İsmimi seslendiği kadar güzel, beni gördüğü anda yumuşayan gözleri kadar yumuşak öptü dudaklarımı.
Mieza'nın çam ağaçları altında, yalnızca rüzgarın şahit olduğu o ilk öpüşü, ikimizin de kaderini sonsuza dek değiştirmişti. Ne o kraldı o an, ne bir komutan ne de geleceğin en büyük savaşçısı. Yalnızca benim İskender'imdi. Bana özeldi.
Hep böyle kalmasını dilerdim ama önümüzde uzanan yol, sadece bazı anlarımızı özel kılacakmış gibi hissettiriyordu bana.