Şarkı: Pinhani - Bilir O Beni 🥹
'Kim daha yorgun, kim daha üzgün
Bilir o beni, bilir o beni, bilir o beni'
⏳
Radyoda çalan eski şarkıların güzel melodisi zihnimi dinlendirirken gözlerimi birkaç saniyeliğine kapatıp dinlenmeye çalıştım. Bütün gün ekrana ya da küçük puntolu yazılara bakmak gözlerimi yeteri kadar yoruyorken bir de kalbimi yoran biri vardı. O da yetmezmiş gibi Kumsal bazen çok konuşuyor ve ister istemez beni yoruyordu.
Kumsal'ı seviyordum aslında. Kötü biri değil aksine epey tatlı bir kızdı. Çok konuşması bile ona yakışıyordu. Yüzünüzü güldürebilecek kadar neşeli, sıcacık bir tebessümü vardı. Mavi gözleri hayatı sevdiğini gösterircesine ışıldıyordu. Bu işe girdiği için çok mutluydu ve fark ettiğim diğer bir şeyse Serkan'a olan minnettarlığıydı. İşe girmesinde Serkan'ın epey yardımı dokunmuştu ve Kumsal da bunu unutamıyor olmalıydı. Tabii tek neden bu muydu emin değildim. Aralarında başka bir şey olabilirdi.
Düşünmemeye çalıştım çünkü beni ilgilendirmezdi. İlgilendirmemeliydi daha doğrusu. Serkan'ı lisedeyken de başka kızlarla görmüştüm, alışmış olmalıydım.
Radyodan tanıdık bir şarkının melodisi kulağıma dolduğunda kapalı gözlerim aralandı çünkü bulduğum huzur bir anda yok oluvermişti.
Bazı şarkılar çok güzel olsa da bir bıçak kadar keskin olabiliyordu.
"Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım,
Unutma beni, unutama beni..."
Elimin buz tuttuğunu hissettim. Bu şarkıyı aralıksız dinlediğim günler epey uzaktaydı ama sanki her gün dinliyormuşum gibi tüylerim ürpermişti. Lisenin bitmesiyle bir daha dinlemediğim şarkı kulağıma dolarken işime odaklanmaya çalıştım ama zihnim kendini geçmişin önüne attığından bunu yapamıyordum.
"Bu şarkıyı çok seviyorum," dedi birden Kumsal. "Çok hüzünlü bir şarkı olsa da beni mutlu hissettiriyor. Sanırım melodisi yüzünden."
"Ben bu şarkıda mutlu hissettirebilecek hiçbir şey göremiyorum," dedim derin bir nefes alırken. Nefes boğazımda takılı kalmış gibi hissediyordum.
"Bu şarkı..." Birden onun sesi duyuldu. Elinde evraklarla bizim masaya doğru ilerlerken kaşları çatılmıştı.
"Sen de mi bu şarkıyı hüzünlü buluyorsun yoksa?" diye sordu Kumsal.
Serkan elindeki dosyayı Kumsal'ın masasının önüne bırakırken yanaklarını şişirdi. "Lisedeyken çok duyuyordum bu şarkıyı. Sözleri hep aklımdadır."
Bakışlarımı masaya çevirdim ve daha önce incelediğim bir dosyayı tekrardan açtım çünkü bu şarkıyı ona duyuran kişi bendim. Kulağına fısıldayan, sınıfta ve koridorda açan o kız bendim. Benim o kız olduğumdan bir haber bu şarkıyı ezberlemişti.
"Şarkı çok derin bence. Sanırım sürekli dinleyen kişi de aşk acısı çekiyordu. Bir süre sonra sadece şarkı olmaktan çıktı benim için. Her duyduğumda şarkının anlatmak istediklerini düşünüp durmaya başladım. Hatta bir keresinde rüyamda biri bu şarkıyı kulağıma mırıldanıyordu. Belki rüyadır belki de gerçektir bilmiyorum ama uyandığımda üzerimde bir şal vardı."
Serkan'a bakmak istedim çünkü geçmişten bilmediğim bir şeyler söylüyordu ve ben onun yüzünü de görmek istiyordum. Yine de bütün gücümle önümdeki dosyaya bakmaya çalıştım.
"Yoksa bu şarkıyı sana mı ithaf etmişti o kız?" diye sordu Kumsal merakla. Cevabı verebilecek tek kişi bendim ama sustum. Serkan cevaplasın istedim.
"Bilmiyorum, hiçbir zaman da bilemeyeceğim çünkü kimin o şarkıyı açtığını ya da üzerimi örten kişiyi göremedim. Sınıftaki kızlara şalı sordum ama herkes bilmediğini söyledi. Diğer sınıflardan birkaçına da arkadaşım sordu ama sonuç yine aynıydı. Ben de bulamadığım için şalı sakladım."
İşte bakışlarım bir anda Serkan'a döndü. Şalımı mı saklamıştı? Evet, sınıfta şalın kime ait olduğunu sorduğunu hatırlıyordum ama kendimi asla öne atmamıştım. Onca başarısız konuşmaya çalışmadan sonra Serkan'ın tepkisinden korkmuştum. Şimdiyse yıllar sonra şalımı sakladığını öğreniyordum.
Serkan'ın bakışları bir anda bana döndüğünde boğazımı temizledim. Bahane üretmeli ve onları dinlediğimi belli etmemeliydim bu yüzden önümdeki dosyayı işaret ettim.
"Serkan Bey rica etsem bir bakabilir misiniz? Anlamadığım bir şey var da."
Serkan, ondan bir şey istediğim için şaşırsa da Kumsal'ın yanından ayrılıp benim masama geldi. Aslında anladığım dosyadaki en zor olduğunu düşündüğüm maddeyi gösterdim ve bana açıklaması için ona süre verdim.
Serkan masaya doğru eğilip dosyayı incelerken kollarımız birbirine temas ediyordu. Az önce öğrendiğim bilgiden sonra bu temasın büyük bir yangına eşdeğer olduğunu hissediyordum. Çok soru vardı zihnimde ama hiçbirini soramazdım. Sorarsam o liseli Hilal bir umut bulabilirdi ve ben o Hilal'i çok derinlere, canımı yaka yaka gömmüştüm. Şimdi Serkan'a o şalı neden sakladığını sorsam canım tekrar yanardı.
Serkan dosyayı inceledi ve ciddi bir şekilde anlattı. Sesi kulağımı doldursa da dinleyemedim onu. Zaten bildiğim bir şeydi sadece paçamı kurtarmak için bir bahane üretmiştim.
"Anladım, teşekkürler," dedim cümlesi biter bitmez. Serkan'ın bana baktığını hissedince yüzümü ona çevirmek gibi bir hata yaptım. Mavi gözleri neredeyse tek bir göz olarak görüyordum. O derece yakınımdaydı ve ben bunu hesap edememiş gibi yüzüne bakıyordum.
Boğazını temizleyerek masaya yasladığı ellerinden destek alarak benden uzaklaştı ve konuştu. "Bir şey değil Hilal."
Başka bir şey demedi, diyemezdi de zaten. Kumsal'ın önündeki dosyayı alıp tekrardan yanımızdan uzaklaşırken hem şarkı bitmiş hem de büyü bozulmuştu.
"Acaba kimin şalıydı o?" diye sordu Kumsal merakla. Dudağımı ıslatıp bilgisayardaki verilere bakmaya başladım. "Kim bilir kimindi."
Benimdi...
⏳
Serkan;
Lisede haylaz sayılabilecek bir çocuktum. Sınıfın arka sırasında oturan ve dersi kaynatmak için elimden geleni yapan, herkesi güldüren o çocuktum. Bazıları beni çok sever bazıları da ölümüne nefret ederdi. Arkadaşım çoktu ama şu an neredeyse hiçbiriyle konuşmuyordum çünkü onlar sadece o dönemlik arkadaşlarımdı. Beraber güldüğüm ama sadece güldüğüm insanlar...
Evet haylaz bir çocuktum ama hiçbir zaman saygısızlık yapacak kadar da kötü bir çocuk olmamıştım. Birileriyle şakalaşmak ve dersi kaynatmak dışında pek zararım da yoktu aslında. Yine de bazıları benden aşırı nefret ederdi.
Sınıfta bir kız vardı, adını ya da görüntüsünü hatırlamıyordum, hatırlayamıyordum ama ne zaman dersi kaynatsam bana laf sokardı. O yüzden pek onunla konuşmak istemezdim. Hakkında pek bilgim de yoktu sadece ne zaman izlendiğimi hissetsem bulanık bakışlarımla onun silüetini gördüğümü hatırlıyordum.
Lise bitince bazı haylazlıkları da geride bıraktım. İnsanların kalıplarına uyan bir yapım vardı ve itiraf etmekten nefret etsem de o kalıplara uymak için kendime zarar verdiğim de olmuştu. Şimdi bunun acısını çektiğimi hissediyordum. Bunun en büyük nedeni ağrıyan gözlerim ve çıkarttığımda görüş alanımın yok olmasına neden olan lenslerim olabilirdi.
Hilal'i, lisedeki o kıza benzetiyordum. Artık haylaz olmasam da ona bir hata yapmıştım ve özür dilemeyerek düşmanlığını kazanmıştım. Şimdi iyi de davransam kötü de davransam onu kazanamazdım. İnsanlarla kötü olmak istemiyordum ama benim de bir sınırım vardı. Hilal bana iyi davranırsa ben de davranırdım ama kötü davranmaya devam ederse o haylazlığımı tekrar gün yüzüne çıkartabilirdim.
Yarın olacak sunum için dosyaları müdürümüze götürürken bir yandan da dosyadaki yazıları inceliyordum. Bir süredir Kumsal'la beraber üzerinde çalıştığımız sunumu yarın sunacaktık. Açıkçası bu fikri bayadır düşünüyordum ama bütçe konusunda sıkıntılar vardı bu yüzden anca sunmamıza izin vermişlerdi.
Birinin bana çarpması artık rutin bir şey gibi geliyordu. Elimdeki dosya ve içideki kağıtlar yere saçılırken bana çarpan kişiye bakma gereği bile duymadan yere eğildim. "Tamam benden bu kadar nefret ediyorsun, anladım üzerine kahve döktüm de her zaman bana çarpmak zorunda mısın kızım? Ah pardon, Hilal Hanım."
"Önüne bakmayı öğren sen de!" O da benimle beraber eğildi ve dağılan kağıtları toplamama yardım etti. Açıkçası ondan böyle bir hareket beklemiyordum bu yüzden biraz şaşırmıştım ister istemez.
"Hadi ben önüme bakmıyorum sen nereye bakıyorsun? Tavana falan mı?"
"Çok komiksin ya," diye homurdandı ve alacağım kağıda uzandı. Ellerimiz birbirine temas ettiğinde bakışlarımı yüzüne çevirdim. Elleri buz gibiydi. Yazın ortasında bu kadar soğuk olması beni biraz daha şaşırtırken onun kaşları çatıldı ve elini hızla çekip kağıdı kucağına aldı.
Bütün kağıtları toplayıp düzenlerken o da elindeki kağıtları düzeltiyordu. Konuşabilirdim ama susmayı tercih ettim.
İdil'in neden onunla beni yakıştırdığını anlayabiliyordum. Sonuçta aynı şirketteydik ve ikimiz de birbirimizden hazzetmiyorduk. İdil de 'en büyük aşklar nefretle başlar' cümlesini görmek için can atıyordu. Biz bu gidişle birbirimizi parçalayacaktık ama İdil anlamıyordu işte.
"Gerisini ben hallederim," diyerek elindeki kağıt yığınına uzandığımda kaşları çatıldı.
"Bir dakika."
Bir adım gerileyip dosyayı incelerken sabırlı olmaya çalıştım ama bu çok zordu çünkü daha bir sürü işim vardı. Önce sunumum hakkında müdüre bilgi vermeli sonra da yarınki sunuma çalışmalıydım. Her ne kadar rahat bir yapım olsa da sunumlar ister istemez gericiydi ve prova gerektiriyordu.
"Hırsızsın sen," dedi birden ve bütün öfkesiyle yüzüme baktı. "Bu benim fikrim!"
Benim de kaşlarım çatıldı. "Neyden bahsediyorsun sen?"
"Aşkı kullanarak Pr yapmak benim fikrimdi! Doğruyu söyle fikrimi çalabilmek için mi Kumsal'ı yanıma oturttun?" Elindeki kağıdı sallayarak kahverengi gözlerini kıstığında kaşlarım biraz daha çatıldı.
"Senin dediklerini kulağın duyuyor mu? Gidip de yeni gelen birinin fikrini çalabilecek biri değilim ben. Geçen yıldan beri bunun üzerinde çalışıyorum! Asıl sen fikrimi çalmış olmayasın?"
O bana taş atarsa ben de o taşı ona atardım. Şimdiye kadar hep susmuş ve sorunu anlamaya, gözlemleme çalışmıştım ama ortada sorun falan yoktu. Hilal bana takmıştı çünkü onunla yaşıttım ve ben ondan daha iyi mevkideydim, daha sosyal ve daha mutluydum.
Beni kıskanıyordu ve kıskandığını o toprak rengi gözlerinin ardından bile görebiliyordum. Zaten ayağımı kaydırmak gibi bir amacı olduğunu da anlamamak için aptal olmak gerekirdi. Şimdi de güya onun fikrini çalmışım gibi davranıyordu.
"Ben senin fikrini çalmadım," dedi her kelimeyi ayrı ayrı bastırarak. Elindeki kağıtları öyle sıkı tutuyordu ki kağıtlar buruşmuştu. Çenem kasılırken öfkemi yutmaya çalıştım. Bu kızla kesin bir sorunum olmasa bile bu saatten sonra olacak gibiydi.
"Sen demiyor muydun beni şirketten göndermek istediğini? Fikrini çalmışım gibi davranıyorsun çünkü beni şirketten yollamak istiyorsun. Oyununu çözdüm." Elindeki kağıtları sertçe çekip buruşukluğunu düzeltmek için elimi üzerinde gezdirdim. Öfkemden şakağımdaki damarın atışını hissediyordum. Kendimi görmesem bile öfkelenince kızaran bir yapım vardı, yanaklarımdaki ısının bu yüzden oluştuğunu biliyordum. "Beni şirketten yollamak için daha iyi şeyler bul Hilal."
Gözlerimi ona çevirdim. Düşman olmamızı isteyen ve bundan zevk aldığını düşündüğüm gözlerine baktım. O kahve gözlerinin arkasındaki kıskançlık beni parçalamak ve yok etmek üzerine kuruluydu sanki. Bir insandan nasıl bu kadar nefret edebilirdi? Hem de üzerine sadece kahve döktüm diye... Hatamı anlamış ve özür dilemiştim ama o kıskançlık, öfke gitmemişti. Şimdiyse kılıçlarını bana saplamak istiyormuş gibi davranıyordu.
Kolundan tutup 'neden, ne seni bu kadar nefret ettirdi benden' diye sormak istiyordum ama benim de bir gururum vardı. O, medeni bir şekilde bana nedenini söylemiyorsa onu kenara çekip derdini soramazdım. Kavgaysa kavga ederdim. İyi davranırsa iyi davranırdım. Ben, insana göre davranan biriydim. Bana iyi şeyler beslemeneye pekala çok iyi bir düşman da olurdum.
"Fikrimi çaldığın için ben mi suçluyum yani? Aşkı bilmeyen herifin tekisin, gelmiş aşkı kullanmayı düşünüyorsun. İnanayım mı buna?"
"Ben senin Twitter'da yazılar yazdığın o adam değilim kendine gel," dedim birden. Öfkem sesimin daha tok çıkmasına ve bu Hilal'in bile gözlerini kırpıştırıp kalakalmasına neden olmuştu. "Sen kimsin de benim aşkı bilmediğimi düşünüyorsun? Sen kimsin de beni tanıdığını iddia ediyorsun? Birkaç haftadır gördüğün kişiyim. İdil'le konuşunca beni tanımış mı sayılıyorsun? Sen daha derdini bile anlatmayan, çocuk gibi kaçan birisin. Gelip de benim hakkımda saçma sapan fikirler yürütemezsin. Şimdiye kadar sustuysam sabrımdan sustum ama ben de bir insanım. Ben senin hakkında fikir yürütmüyorsam sen de benim hakkımda yürütemezsin."
Cümlelerim de sesim de sertti ama sesimi yükseltmemiş hatta olabildiğince düşük tutmaya çalışmıştım. Şirketin içinde böyle şeylerin yaşanmasından nefret ederdim. İş yeri, kavga yeri değildi. Buradaki insanlarla geçinmekten başka şansın yoktu. Geçinmezsen de sorun çıkartan kişi olarak işten çıkartılırdın. Şu an Hilal'in öfkeli sesine rağmen ben olabildiğince kısık konuşmuştum. O ise ipin ucunu kaçırıyordu.
"Bu dediklerini bir gün sana hatırlatacağım," dedi fısıltıyla. Gözlerinde bir duygu karmaşası vardı ama nedenini anlamadım. Alınmışa benzese de beni boğacakmış gibi hissediyordum. Ondan o enerjiyi alıyordum.
"Hatırlatacağın kadar yakın olmayız umarım," dedim ve yüzüne bakmayı kesip elimdeki dosyayla beraber yanından geçtim. Öfkeden başıma ağrı saplanmış ve nefesim kesilmişti. Kalbimin atışını kulaklarımda hissedebiliyordum. Birileriyle konuşmam ve az önce olanları unutmam lazımdı.
Normalde dosyayı müdüre götürecekken rotamı değiştirip terasa çıktım ve sıcak bir öğlen vaktinde kapıyı gürültüyle kapatarak elimdeki dosyayı masanın üstüne attım. Kağıtlar terasın zeminine saçılırken rüzgar olmadığı için biraz olsun şanslıydım ama yine de dökülen kağıtlara öfkeyle bakıp boğazımı sıkıyorlarmış gibi hissettiren kravatı biraz olsun gevşettim.
"Sikeyim böyle işi!" Kalbimin çarpıntısını hâlâ göğüs kafesimin orta yerinde hissederken terasın ucuna ilerledim ve ciğerlerimi temiz havayla doldurdum. İdil'i aramak istiyordum ama bunu yapamazdım. İdil'e Hilal hakkında ne anlatırsam anlatayım bunu aşka bağlayacak ve beni daha da sinir edecek şeyler söyleyecekti. Az önce bana iftira atmasını bile aşka yoracaktı. Asrın'ı arasam onun sadece dinleyeceğini ve pek tepki vermeyeceğini biliyordum.
Arayacak kimsem yoktu.
Kalabalık bir ortamın soytarısıydım ama arayabilecek kimsem yoktu. Bir sürü arkadaşım olsa da hiçbiri dostum değildi, hiçbirini arayamazdım.
"Bıktım," diye mırıldandım terasın korkuluğuna sıkıca tutunup gözlerimi yumarken. "Tepeme kadar geldi amına koyayım. Bıktım."
Kalbimdeki çarpıntının geçmesi için sakinleşmem gerekiyordu. Ritim bozukluğum vardı ve çok yorulduğumda ya da bedenimi yoracak bir şey yaptığımda göğsümün orta yerinde büyük bir baskı oluyordu. Kendime iyi bakan biriydim bu yüzden pek sık varlığını hissetmezdim ama şu an göğsümdeki sancı o kadar netti ki bir an kalp krizi geçirdiğimi bile düşünmüştüm.
Sakinleşmek ve sorunların aslında sorun olmadığını düşünmek için derin nefesler aldım. Beynime oksijen giderse her şey bir nebze olsun düzelir sandım ama kalp ritmim normale dönse de sorunlar geçmedi. Hiç olmadığım kadar mutsuz ve enerjisiz hissediyordum. Evet, daha önce de haksızlığa uğramıştım ama iftira atan olmamıştı.
"Serkan?"
Gözlerimi aralayıp gökyüzünün parlak mavisine kısa bir bakış atıp korkuluğu sıkmaktan beyazlaşan parmaklarımı çektim ve sesin geldiği yöne bakışları çevirdim.
"İyi misin sen? Bütün kağıtlar yere saçılmış." Kumsal yerdeki kağıtları tek tek toplarken kalçamı camdan olan korkuluğa yaslayıp derin bir nefes aldım.
"Sorun Hilal."
"Hilal mi?" diye sordu ve kağıtları toplayıp düzenledikten sonra dosyanın içine yerleştirdi. Yüzüne düşen saçlarından gözlerini pek seçemiyordum ama merakla baktığını tahmin etmiştim.
"Az önce dosyayı gördü ve fikrini çaldığımı iddia edip bana iftira attı. Sen de bu dosya için ne kadar çalıştığımı biliyorsun ama Hilal bana iftira attı ve işin kötü yanı da onu inandıramadım. Onun fikrini çalacak kadar düşük biri olduğumu düşünüyor." Küfredecek kadar kötü hissetsem de Kumsal'ın saçını yüzünden çekmesiyle kelimelerimi kendime saklama hissine kapıldım.
"Onlar da mı aşkı kullanmayı düşünmüşler?" Bana doğru ilerleyip yanımda durdu ve o da benim gibi sırtını camdan korkuluğa yasladı.
"Sanırım. Fikrini çaldığımı düşündüğüne göre..." Derin bir nefes daha aldım ve bakışlarımı Kumsal'ın küçük yüzüne çevirdim. "Ben o kadar da kötü biri gibi mi görünüyorum Kumsal? Birinin fikrini çalabilecek kadar mı kötü görünüyorum?"
"Hayır," dedi anında ve başını hızla iki yana salladı. "Sen tanıdığım en iyi erkeklerden birisin Serkan. Hilal'le aranızda senin anlattığından çok daha fazla bir şey olmuş olmalı ki seni bu kadar kötü görüyor."
"Olmadı," diye bastıra bastıra konuştum. "Sana her şeyi anlattım zaten. Sırf kahve döktüm diye bana iftira atacak kadar benden nefret etmesi normal mi?"
"Değil, işte bu yüzden iyi düşün bence Serkan," dedi ve bakışları yüzümde gezindi. "Hatırlamadığın bir şeyler yaşamış olabilir misin? Mesela tek gecelik bir ilişki falan?"
"Hayır," dedim yine aynı tekdüze sesimle. "Dışarıdan aşırı çapkın biri gibi görünüyor olabilirim ama ben hiçbir zaman tek gecelik ilişki insanı olmadım. Şimdiye kadar olan bütün sevgililerimi, flörtlerimi bilirim. Hilal bunlardan biri değil. Benden hoşlanan kızları bile tanıyorum, hatırlıyorum. Hiçbiri değil. İlkokulda benden hoşlanıp nefret ettiyse bilemem çünkü o zamanları pek hatırlamıyorum." Gözlerimi devirdim son dediğime. Görsel hafızam bu kadar iyiyken ve herkesi hatırlarken Hilal'i tanımamış olmam imkansızdı.
"Üzgünüm Serkan, Hilal'in neden senden nefret ettiğini bilemiyorum." Dudaklarını birbirine bastırıp buruk bir tebessümle yüzüme baktı. Ardından elini omzuma yerleştirip hafifçe sıktı. "Sende hiçbir sorun yok, kendine bu kadar yüklenme. Hilal de sunumunu görünce fikrini çalmadığını anlar zaten. Şimdi o tanıdığım gülümsemeni görebilir miyim acaba?"
"Göremezsin çünkü dudaklarım yerçekimine yenik düştü," dedim daha da somurturken. Kumsal'ın gözlerinin içi gülerken kısık sesle kıkırdadı ve elindeki dosyayı göğsüme bastırıp tutmam için işaret verdi. Dosyanın içindekileri düşününce biraz daha somurttum ama yine de elinden aldım dosyayı.
"Gülümsemenizi yerine getireceğim Serkan Bey," dedi şakacı bir resmiyetle. İki elinin işaret parmaklarını dudaklarımın kenarına yerleştirip zorla beni gülümsettiğinde bu çabasına yardımcı olarak güldüm. Kumsal parmaklarını dudaklarımın kenarından çekip gülümsememe baktığında bakışlarımı istemsizce dudağına çevirmiştim.
"İşte şimdi tamamen Serkan'sın!"
Ne yaptığımı fark edip hızla bakışlarımı gözlerine çevirdim. Kumsal gerçekten güzel bir kadındı. Neşesi ve enerjisi de kendi kadar güzeldi. Kalbinin güzelliği gözlerine yansımış gibiydi ve ben az önce onun dudaklarına bakmıştım.
Kumsal da aramızdaki yakınlığı fark edip boğazını temizleyerek biraz geriledi ve bakışlarını benden çekti. Aramızda garip bir sessizlik olurken bu sessizliği bozmak adına konuşmak zorunda hissettim kendimi. "Teşekkür ederim yanımda olduğun için."
"Ne demek," dedi ve omuz silkip terasın çıkışına doğru ilerledi. "Kravatını düzeltip gel. Şirketin Serkan Yılmaz'a ihtiyacı var!"
Bana el sallayıp kapıyı kapattığında son bir nefes aldım. Şirketin huzura ihtiyacı vardı ve bu huzur da ya ben ya da Hilal gidince var olacaktı. Eğer böyle giderse çok sevdiğim şirketten ayrılmayı bile düşünebilirdim çünkü mental sağlığıma iyi gelmiyordu burası, bu gerginlik. Hilal'le bir şey olacak mı, kavga edecek miyiz yoksa normal konuşacak mıyız diye düşünmek istemiyordum. Kimse için bu kadar düşünmezdim. Şirketteki herkesin bana bayıldığını söyleyemezdim, eminim ki beni sevmeyenler de çoktu ama hiçbiri bu kadar öfkeli değildi bana.
Sorunu çözmek Hilal gibi kapalı kutu insanlar yüzünden çok zordu. Bana açık açık sorunu söylese ona olan davranışlarımı düzeltir böylelikle sorunu ortadan kaldırırdım. Yorulmuyor muydu benden nefret etmekten? Ben çoktan yorulmuştum.
Ki şimdi bile ondan nefret edemiyordum. Az önce dediklerim yüzünden pişmanlık duyuyordum mesela. Onu yarasından vurmuştum ve ben böyle biri değildim. Sırf benim canımı yaktı diye ben de onun canını yakmamalıydım ama bir anda söyleyivermiştim o cümleleri işte.
Masaya doğru ilerleyip dosyayı masanın üzerine bıraktım ve kravatını düzeltip yüzüme bir tebessüm yerleştirdim.
Şimdi sorunları boş verip işimin başına dönmem gerekiyordu.
⏳