İçeriğe geç

Unut O Masalı

Bölüm 4 · 12 dk okuma

Unut O Masalı

Bölüm 4

Yalan ve Yalancı

Elimdeki kağıda huharca bir şeyler karalıyordum ama arka planda çalan müzik kutusunun melodisi beni mayıştırmaya başlamıştı. Kedi’nin odasını o ve Aley okuldayken resmen gasp etmiştim. Dağınıklıktan hoşlanmayan Kedi için döktüğüm kalemler hiç hoş bir görüntü olmayacaktı . Alışmıştı da artık. Kâğıda çizdiğim anlamsız şeylere bakıp suratını butuşturacağını ve o anlamsız resmi kıyamayıp yine de saklayacağını biliyordum. Resim çizerken ne ara uyukladığımı hatırlamıyorum ama uyku mayışıklığına rağmen üstüme örtülen hırkayı hâlâ anımsıyorum.

Minik bir tebessümle hatırladığım anıdan beni gözümün önünde parmak şıklatan Şimay böldü. “Bana bak Aria bugün dalmanın hiç sırası değil!” Son olaylardan sonra onların evde Şimayla anca konulabilmiştim.”Alen’in akraban olduğunu söyleyince çok uzaktan kuzensiniz sandım! Nasıl söylemezsin abin olduğunu! Beni , beni… Bihterini!” Şu halde bile mizah fonksiyonları çalıştığına göre tahmin ettiğim kadar kızmamıştı. Arada Alenle buluştuğumuzu bildiği için böyle bir kulp uydurmuştum. Lise biter bitmez söylemeyi planlamıştım ama planlar rayından çıkmıştı. En yakın arkadaşım benden böyle bir şey saklasa ben daha çok tepki verirdim. Ballı Böreğim kıyamamıştı bana yine. “Ya anlattım ya işte bizimkiler boşanınca kesildi bi kaç sene bağlantımız. Annemle de aram yok pek , duyulsun istemedim açıkçası. Ama onu öyle görünce hakim olamadım kendime.” Gözlerinde anlayış vardı sadece “ Olan oldu artık ama benim kafama takılan bi şey var.” İşte geliyodu asıl sıkıntılı soru “Madem kardeşsiniz. Derya ve Pars Alen’in çocukluk arkadaşıyken seni nasıl tanımıyorlar?” Kelimeler tereddütsüz ağzımdan döküldü. “Çok mızmız bi çocuktum küçükken abim çok gezdirmezdi yanında beni, doğum günlerini falan da evde kutlamazdı. Ondan heralde.” Anladım dercesine dudak büzdü. “Asıl kıyamet yarın okulda kopucak. Onu düşünüyorum ben.” Gergince boynumu kaşıdım. “Alen kopmuşken tam kopsun diyor, zaten Ayvaz’a söylemiş bulundum.” Şimay içtiği kahveyi boğazına kaçırıp öksürmeye başladı “O ne demek ya! Ne alaka kızım? Benden önce Pars’a mı söyledin? İyi de neden!” Şaşkınlıkla yüksek çıktığını fark edince masum masum gözlerini kırpıştırdı “Pardon çok yükseldim bi anda, anlat sen.” Tamam anlatıyım da ne anlatıcaktım ki “Ya bu aptal , çıkışta eşyaları almaya gittiğimde koridorda gördü beni ne haddineyse sorguya çekiyor beni aklı sıra. Aptal saptal imalar yaptı yok sevgilini başka kızlarla görmekten rahatsız olmuyorsun demek yok bilmem ne. Sinirlendim ben de giderken abime bulaşırsan ben de sana bulaşırım gibisinden bi şey söyledim o sinirle. Dönüp bakmadım zaten bi daha ne tepki verdi diye ani gelişti yanisi.” Şimay göz devirdi “Paşama bak paşama daha dün yüzüne bakmıyordu, konuya Alen girince mi çekmiş ilgisini uyuz ya cidden uyuz bu çocuk!” Bu konuları sabaha kadar tartışırdık bize kalsa o yüzden masadan çantamı aldım ve ayağa kalktım. “Ben kaçayım beybisi biraz çalışmam lazım haftaya deneme var malum…” Şimay da söylene söylene peşimden kapıya kadar geldi “Hayır zaten senin derslerin iyi kızım, paran da var ne bu başarı hırsı anlamıyorum.” diye söylenirken ben yanağına öpücük kondurup evden çıktım , o da havaya doğru öpücük yollayıp kıkırdadı. O içeri geçince yüzümdeki gülüş aniden solmuştu. Eve gidip derslerime vakit ayırabilecektim ve kimse bunun benim için bir lüks olduğunu bilmiyordu bile. Babam para kazanmazsam okuyamayacağını söylediğinde sadece 6 yaşındaydım. O korkuyla bir sene erken yazılmıştım okula. Okul çıkışları dikkat çekmeyeceğim bi yerde çalışıyor , eve para getiriyordum gücümün yettiğince. Sonra yorgunluktan bayılmak yerine oturur o masaya yorgunluktan uyuyakalana kadar çalışırdım. Biliyordum çünkü başka çarem yoktu. Çok uzun yıllarım böyle geçmişti.

Ertesi sabah okul kapısından girer girmez üzerimde onlarca göz hissettim ve her bir adımda daha çok artıyordu sayıları. Herkes bir şeyler fısıldıyordu. Tüm ders Derya’nın ters bakışlarını üstümde hissetmiştim. İlk tenefüs kahve almak için kafeteryaya girdiğimizde arkadaşlarıyla oturan Alen’i gördüm. Dün yüzüne aldığı darbenin izleri hala olduğu gibi duruyordu. Bu çocuk bu halde yine niye okula gelmişti. Pervasız diye söylendim içimden. Alen bizi görünce gülümseyerek ayağa kalktı ve eliyle beni ve Şimay’ı çağırdı. Ben oflaya puflaya yürürken Şimay seke seke masaya ilerledi. Tüm masa bize dönmüştü. Alen yerinden kalkıp yanıma geldi. Bir elini omzuma atarken diğer eliyle saçlarımı karıştırdı. “Biraz geç bir tanıştırma oldu ama Aria benim kız kardeşim. Öz kardeşim. Niye söylemedin diye gereksiz sorular sormayın çünkü bildiğiniz üzere sorgulanmaktan hiç hoşlanmam.” dedi gevşek gevşek sırıtırken. Herkese mahçup gülümseme atarken gizlice karnını dirseğimle hafifçe dürttüm “Daha dün ambulansla götürmediler mi aptal çocuk sen hiç mi uslanmayacaksın!” diye fısıldadım. Sahte bir ciddiyetle kaşlarını çattı “Düzgün konuş abinle almayayım ayağımın altına!” dese de dudakları çoktan muzip bi şekilde kıvrılmıştı. Sessizce birbirimize baktık, özlemiştik böylesine yakın olmayı. Masadakilerle sohbete dalan Şimay’ı kolundan tutup sürüklerken herkese ağız ucuyla toplu bir veda ettim. Kalabalık ortamları sevdiğim pek söylenemezdi. Şimayla aldığımız matematik dersleri farklıydı okulumuzda çoğu ders ortak olsa da bazı dersler seviyelere göre verilirdi. Ben üst düzey matematik aldığımdan onunla koridorda ayrıldık. Dolaptan kitaplarımı alıp geri kapattığım sırada yanımda gördüğüm yüzle sıçradım. Bordo, lacivert, yeşil, sarı, turuncu… Kendimi sakinleştirmek için rastgele bir şeyler sıralamam gerekiyordu içimden. Bir elim refleksle boğazıma gidip formanın yakasını çekiştirirken derin nefesler alıp az da olsa toparladım kendimi. Ve beni çatık kaşlarla izleyen ela iki göze döndüm. “Ani şeyler korkutuyor beni, panik atak var ben de…” diye mırıldandım sanki durum yeterince bariz değilmiş gibi. Salak kız, aptal kız sence Pars’ın gram umrunda mı bu durum. Öl Aria gerçekten öl. Oversharing kraliçesi, dün öğrendi çocuk adını daha dün! Ne bu sağlık raporumu sunuyorsun çocuğa. Devlet kurumumu bu çocuk. Salak mı bu kız diye içinden geçirdiğine yemin edebileceğim kadar boş bakışlarla yüzüme baktı. “Pardon. Korkuttuysam.” Veee yılın en öküzü ödülü Pars Ayvaz’a gidiyooor. “Derse geç kalacağım bi şey mi diyecektin.” Bir şeyden emin olmak ister gibi yüzümü inceledi. Ne var bok mu var diye terslememek için dilimi ısırdım. Bu çocuğun yanında tanıyamıyordum adeta kendimi. O sakin, durgun kız yerini sürekli çalkalanan bir öfkeye bırakıyordu. “Alen’in öz kardeşi misin?” Ne saçma sapan sorulardı bunlar “Evet.” Ve geliyordu soru bombardımanı “Soyadla-“ “Anne babamız boşanınca o annemin yeni eşinin soyadını aldı, bense baba tarafımın.” diyerek lafını kestim , ne diyeceğini tahmin etmiştim zaten. Kaşları iyice çatıldı “ İyi de Alen’in babasının soyadı Balca değil ki Şerler.” Ufak, minik detaylar… “Dedemin soyadı, babam zamanında soyadını değişti- Her neyse işte seni neden ilgilendiriyor ki tüm bunlar.” Sanki kafasının içinde derin bir kuyu varmış da oraya düşmek üzereymiş gibi baktı bana. Sertçe saçlarını karıştırdı tek eliyle. “Anlamlandıramıyorum. Aria.” Sanki adımın ağzında bıraktığı tatın mayhoş bir etkisi varmış gibi dudaklarını yaladı. “Ben çocukluğundan tanırım Alen’i , Derya da öyle. Birbirimizin evine girip çıktık kaç kere. Çok da yakındık. Bir yere kadar. Nasıl olur da senle alakalı hiçbir şey olmaz.” Derya, Derya, Derya, Derya… Bir çıkıp gidemedi hayatımdan. Bu konuşma da buna mu takıldın cidden Aria ; o kadar şey söyledi sana çocuk , kasıntı herif işte her ne haltsa. “ Alenle takılmazdık pek , kendime ait bi odamda yoktu. Başka bi şey yok yani…” başına ağrı girmiş gibi gözlerini kısıp yere indirdi bakışlarını. O kadar kasılırsan başın da ağrır götün de diye düşündüğümü sanmıştım ama bana dönen anlamsız bakışlarından yanlışlıkla mırıldandığımı anlamıştım. Kahretsin sıçtın bir de sıva Aria. “ O gün sana öyle çıkıştığım için kusura bakma diyorum. Alen’i öyle görünce gerildim. Ama sözlerimin arkasındayım onu karşına alırsan beni de alırsın.” Çok korktu ya dizlerinin üstüne çöküp titreyerek yalvarıcak şimdi sana. Düşüncelerimin kapatma tuşu olması için her şeyi verirdim şu anda sanırım. Daha fazla rezil olmamak için hızla tuvalete gidip boynumu ıslattım. Yüzümü yıkamak çok isterdim ama kapatıcının altındaki mor göz altlarıma ne ben ne de dünya hazırdı. Derken tuvaletin dış kapısının sertçe açılmasıyla kadrajıma kızıl saçlar ve mavi öfkeden kısılmış gözler girdi. Sesi kısık ve tehditkârdı. Üzerime doğru yürüyüp beni duvara sıkıştırırken tereddüt bile etmedi. “ Ne konuştun! Ne konuştun onunla? Sana onun etrafında dolanmayacaksın demedim mi ben!” İşte böyle, göster gerçek yüzünü kızıl çiyan “Çekil be üstümden. Delirdin mi kızım?” Üzerime yürüyemeye devam etti “Parstan uzak durucaks-“ Ruj, maskara, allık, kontü- Maalesef sabrımın bedava kotasını aştınız, sınırlarımı zorlamak için premium pakete geçiniz, ne saçmalıyorum ya ben. Saçlarından tuttuğum gibi ikimizin yerini değiştirirken cümlesi yarıda kesildi “Bana bak ben senin o yanında gezdirdiğin finolardan değilim! Sesini yükseltme bana çirkinleşmeyelim. Al o kasıntı sevgilini mi her ne boksanız artık başına çal. Ne sen ne de o umurumda değilsiniz.” Arkamı dönüp tam tuvaletten çıkarken seslendi. “Başına senin yüzünden bir şey gelirse sen o zaman görürsün nasıl delirildiğini!” Tehditini umursamadan tuvaletten dışarı çıktım formamı ve saçlarımı düzeltmemle sonunda çaldı. Normalde sıramdan kalkamadan biten tenefüs bitmek bilmemişti bu sefer. Okul çıkışında Şimayla yürürken okul bahçesinde duran siyah Bentley fazla tanıdıktı. O gün ki tüm kasvetimi söküp almaya da yetmişti zaten. Şimay koş hadi dercesine gülümseyince ona veda edip hızlı adımlarla arabaya yürüdüm. Arabaya yaklaştığımı gören şoför inip kapımı açınca arka kapıdan içeri attım kendimi “Dedeeee!” Dedeme kocaman sarılırken ölü toprağım üstümden silkelenmiş gibi hissediyordum. “Aşk olsun dede ya , insan bi söyler Türkiye’ye döneceğini. Evi falan temizlerdim , ne bileyim yemek yapardım.” Beni yumuşak ve anlayışlı bakışlarla süzdü. Hep böyle bakardı. Biriymişim gibi. Evet tam tabiri buydu benim için. Birisi olmak , kendin olduğun için önemsenmek. Tüm sıfatlarından ayrıştırılmak. O kadar özgür hissettiriyordu ki… “Ah be kızım ben sana demiyor muyum, bunca dersin arasında bir de bunlarla uğraşma, bana söyle ben görevli yollayayım diye.” Yaşından dolayı buruşmuş olsa da hala nasırsız ve yumuşak olan elleriyle yalnız değilsin dercesine tuttu ellerimi. “Biliyosun dede sevmiyorum pek yaşam alanıma birilerini sokmayı. Hem yorulsam haber verirdim sana. Hiç bakma öyle! Gerçekten…” Öyle olsun dercesine bana bakınca konu değiştirmek ister gibi dikleştim “Ayy ben be anlatıcam sana. Şu bir haftada neler oldu bir bilsen…” diye başlayan cümleyle bütün bir haftayı özet geçmem bir olmuştu. Dedemi görünce o ketum kılıfımdan sıyrılıp o küçük kız oluveriyordum adeta. Küçük kız. Küçük Ördek. Aptal Ördek. Çirkin Ördek… Hayır hiç sırası değil şu an , anda kal. Dedene bak, gülümse, kafa salla. Olamıyorsan bile mutluymuş gibi davran. Bu adam seni görmek için kim bilir kaç toplantı iptal etti de Petersburg’dan Ankara’ya geldi. Nankörlük yapma. İnsanoğlu nankördür. “…İnsan beyni nankördür, gerçekten istemediği şeyleri ilk vesileyle atmaya çalışır kendinden…” geçmişten gelen uğultular. Hayır geçmişin esiri olursan önüne bakamazsın. Hayır… “Aria!” Dedemin yükselen sesiyle irkilerek kendime geldiğimde istemsizce tırnaklarım yine boğazıma saplandı. Dedem hemen pişman olmuştu yaptığından ama maskemi takınmam bir saniye bile sürmedi. Maskeler… Mutluluk maskesi, umursamazlık maskesi, pişmanlık maskesi ve daha nicesi. Hayatımı kurtarmışlardı. Tabii kurtulması için önce bir hayatım olması gerekirdi de neyse. “İyiyim dedem ya, dalmışım öyle. Dersler çok yoğundu bugün. İşte anlattım ya bir de Alenle olanlar falan kafam bir milyon. Ama sen geldin ya hemen yükseldi enerjim. Tak doğdu güneşim.” diyerek kıkırdadım. Yarı endişeli yarı tebessüm eder bakışlarla baktı bana ama almıştı mesajı daha fazla üstüme gelmezdi. Belki de herkes daha iyi tanırdı beni. O hariç. Beni en iyi o tanırdı. Geçmiş zaman eklerinden nefret ederdim tıpkı ondan nefret ettiğim gibi. Ya nerden çıktı yine o. Saplantılı mısın kızım sil çocuğu kafandan artık. Deli misin nesin sen ya? Allah allah!

Eve geçip güzelce aldığım duşunardından dedemin ben okuldayken eve yolladığı görevlilerin hazırladığı lazanyayı yiyorduk beraber. Çok severdim lazanyayı özellikle 14 Şubatta ayrı bir anlamı vardı benim için. Sadece hayatı romantize etmeyi çok seviyorsun hepsi bu. Akşam odamda aynanın başında uykuya hazırlanırken cilt bakımı yapıyordum. Cildim hiç olmadığı kadar bozuktu bu ara, mental sağlığım gibi… Saçımı kızıla mı boyatsam acaba. Buz mavisi olmasa da benim gözlerim de mavi sayılır hem. Kafamı düşüncelerden kurtulmak ister gibi iki yana salladım. Ayneeen bir de Ponpon kızlara katıl tam olsun. Aptal mısın kızım sen. Uçtun bugün yine iyice. Yok yok kesinlikle aynı günün içinde Pars ve Deryayla konuşmak balatalarımı yakmıştı başka bir açıklaması olamazdı bunun.

~

Günler çok spontane geçiyordu bu aralar. Yat, kalk , okula git, Alen’in çevresinde olmaya alış, Şimayla laklak yap, eve gel. Değişen tek şey , okulumuz resmen bölündüğü için Alenlerin olduğu grupla yakınlaşmam ve Parsların olduğu grubun bana daha fazla cephe alması olmuştu. Şimay başımın etini yemişti tabii bu süreçte. O ikisinin arasında ne olduğunu öğrenebilmek için durmadan beni sıkıştırmıştı. Ben de sordum defalarca Alen anlatmıyor diyerek kurtulabilmiştim dilinden. Ne kadar da kolay yalan söyleyebiliyorsun insanlara öyle yalancı. “Yalan yuvası senin dilin. Her şey senin yüzünden oldu! Nefret ediyorum senden. Bencil!” Sus. Sus artık. Lütfen sus. Tırnaklarımı ellerime geçirdim dikkatim dağılsın diye ama susturamadım kafamdaki sesleri. Geçmişin olmazsa geleceğinde olmaz derlerdi. Hayır asıl ben geçmişimi gömemezsem bir geleceğim olmayacaktı. Yüzüme çarptığım soğuk su kendime gelmeme yardımcı olmuştu. Deneme vardı bugün okulda. Hazırlanır hazırlanmaz yine ördeklere simit verip bu sefer yalnız başıma okula yürüdüm. Kapının önündeki kalabalık ne alakaydı peki. Hıı… Veli toplantısı da vardı bugün. Denemeyle aynı güne koymaları nasıl bir saçmalıktı başka gün mü yoktu. Şaka gibilerdi. Okulun içine girdiğimde kafamı kaldırır kaldırmaz biriyle gözgöze geldim. Geçmişimle… Kadının gözleri en son sefer ki gibi alev alev yanmıyordu. Daha çok buz gibiydi, ölü gibi. Başım dönüyordu. Midemdekilerin safrayla boğazımda yükseldiğini hissedebiliyordum. Ağır adımlarla merdivenlere yürümeye devam etti. “Sen yaptın!” “O hiçbir şey yapmadı. Benim suçum!” “Uzak dur oğlumdan.” Ne zaman sırama oturduğumu, kitapçıkların ne zaman dağıtıldığını , saattin kaç olduğunu hiçbir şeyi anlamıyordum. Soruları okuyordum ama sanki başka bir dilde yazılmıştı. Hayır, hayır, hayır, hayır. “Kalemleri bırakın çocuklar süre doldu!” Ne? Nasıl? Hayır! Tek bir soru bile çözememiştim ki , üç saat nasıl geçmiş olabilirdi henüz beş dakika olmamış mıydı? Ayağa kalkıp optiği verdim başım dönüyordu. Hocamızın boş optiği görünce kaşlarını çatıldığını görebiliyorum. Dudakları da kıpırdıyordu. Bir şey mi diyordu, bana diyor olamazdı. Hiçbir şey anlamıyordum. Ona arkamı döndüm ve sınıf kapısından koridora attım kendimi. Şimay nerdeydi? Yoktu… Hastaydı bugün gelmemişti , doğru ya. Alen gülerek karşıdan bana doğru geliyordu bir dudakları kıpırdıyordu. Duyamıyordum. “Aiiaa!” Boğuk bir ses duyuyordum nerden geliyordu, Alenden mi? Arkamı döndüm ve adımlarım hızlandı. Tuvalete gitmem gerekiyordu. Evet, evet tuvalet. Kusarsam kendime gelirdim. Yürürken birine çarptım. Pars mıydı? Muhtemelen. Bana değil arkamdaki koridora bakıyordu çatık kaşlarla. Neden yok sayıyordu yine beni? Ben ne yapmıştım ki ona ? Kime ne yapmıştım ya ben! Garip bir hisle sol kolum uyuşuyordu. Hissedemiyordum sol kolumu. Yürümeye devam etmek istedim ama edemiyordum. Niye edemiyordum? Başını kaldırdığımda Pars’ın sol omzumdan tuttuğunu gördüm. Bana bakıyordu. Hareket ediyordu dudakları. Benimle mi konuşuyordu duyamıyordum. Arkamdaki koridora bakıp bir şeyler söylüyordu bağırıyor muydu o? “Bee-aat bii sooooun va” ne diyordu bu , bıraksaydı beni. Tuvalete gitmem lazımdı. Bakışlarını göğsüme indirdi iyice çatılan kaşlarla. Bakışlarım onunkileri takip edip göğsüme indiğinde bir şey gördüm , garip bir şey. Kan. Kan olmuştu tüm formam, yerler. Nerden gelmişti bu kadar kan. Elim burnumdaki uyuşukluğa uzanınca tüm elim kana bulandı. Burnum mu kanamıştı? Ağzımı açıp bi şey söylemek istedim ama bulutların üstümde uçuyordum sanki. Belki de rüyadaydım hala , birazcık uyumaya devam edicektim , bir kaç dakika… Gözlerim kararırken hissettiğim son şey belime dolanan kollar oldu.

Bir varmış bir yokmuş. Masalın birinde çirkin mi çirkin bir ördek yaşarmış. Ama vücudunun çirkinliği yetmezmiş gibi kalbi de karaymış bu ördeğin. Katrandanmış kalbi, zehirdenmiş gözleri, dikendenmiş kirpikleri. Yalandanmış dili. Çok yalan söylerse bir gün yalanlarının gerçek olacağına inandığındanmış belki de bu salak ısrarı. Ve bir gün en büyük yalanı kendine söylemiş. Öyle bulmuş belasını. Yalancının en büyük yalanı, en tatlı yalanı. Yalan ve Yalancı. Aynı ateşte yanmalı. O ateşten sadece birisi sağ çıktı…

Yaptığım tüm kötülüklerin, yaktığım her bir canın kefaretini seni severek ödedim ben. Sevgilim…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.