O gün, kampüsün sessizliği, Derin’in içinde büyüyen huzursuzluğun farkına varmasına yetmişti. Öğleden sonra kütüphane çalışması için buluştuklarında, hafif rüzgâr bahçedeki pembe çiçekleri savuruyor, yapraklar sarı ve turuncunun tonlarında yere düşüyordu. Hava, sıcak öğle güneşinin ve hafif serin rüzgârın garip bir karışımıyla, içsel bir gerilim yaratıyordu. Derin, Ege’nin sessizce yürüyüşünü izlerken, dudaklarının kıvrımında hafif bir endişe sezmişti; ama bunu açıkça sormak cesaretini aşan bir şeydi.Ege ise kendi içinde bir fırtına taşıyordu. Derin’in bakışları, gülüşleri, sessizce yaptığı küçük hareketler… Hepsi onu derinden etkilemiş, ama aynı zamanda bir tedirginlik yaratmıştı. Son birkaç gündür hissettiği çekim, artık kontrol edilemez bir hal alıyordu. Ve bugün, o çekim, yanlış anlaşılmaların gölgesinde, ilk ciddi sınavını verecekti.Projeyi tartışmak için kütüphanenin köşesindeki masaya oturduklarında, Ege defterini açtı, Derin ise kendi notlarını gözden geçiriyordu. Sessizlik, kısa bir süre için ikisinin de içini rahatlatmıştı; ama bir anda, küçük bir tartışma kıvılcımı ortaya çıktı. Derin, projenin bir kısmını Ege’nin önerisine göre değiştirmek istediğinde, Ege kaşlarını çattı ve başını hafifçe salladı: “Buna gerek yok, Derin. Orijinal planımız daha mantıklı ve etkili.”Derin, hafifçe sinirlenerek karşılık verdi: “Ama ben bunu daha iyi yapabileceğimizi düşünüyorum. Sadece fikirlerimi dinle, tamam mı?”Ege’nin sesi, sessiz ama sertti: “Dinliyorum, ama bazen senin fikirlerin fazlasıyla duygusal oluyor. Mantığı unutuyorsun.”Derin’in yüzü bir anda kızardı. İçindeki öfke, hayal kırıklığı ve ürkek çekim birbirine karıştı. “Yani… benim hislerim senin için önemsiz mi?” diye fısıldadı, sesi neredeyse duvara çarpıyor gibiydi.Ege, ne diyeceğini bilemedi. Kalbi hızlı hızlı çarpıyor, kelimeler boğazında düğümleniyordu. “Hayır… Ben sadece…” diye başladı, sonra sustu.O an, dışarıda hafif bir yağmur başlamıştı. Pembe çiçekler, damlalarla ıslanıyor, gövde ve yapraklar parlıyordu. Bahçe, romantik ama hüzünlü bir tabloya dönüşmüştü. Derin’in gözleri, Ege’nin yüzüne takıldı; ama aralarındaki sessizlik, duygularını açığa çıkaracak kadar güvenli değildi.Derin kalktı, masadan eşyalarını topladı ve sessizce kütüphaneden çıktı. Ege birkaç saniye boyunca öylece oturdu, nefesini düzenlemeye çalıştı ama içindeki karışıklık azalmıyordu. Dışarıya baktığında, yağmur altında yürüyen Derin’in siluetini izledi. Küçük bir hüzün, Ege’nin kalbine oturdu; belki de her ikisi için de kırılacak bir şeyler vardı.O akşam, her ikisi de odalarında yalnız kaldı. Derin, gün boyunca yaşadıklarını düşündü: Ege’nin sessizliği, sert duruşu ve kelimeleri… Bir yandan onu etkiliyor, diğer yandan kırıyordu. “Acaba ben… fazla mı hislerime kapıldım?” diye kendi kendine sordu.Ege ise bilgisayarının başında defterine bakıyor ama bir şey yazamıyordu. Kalbi, Derin’in sözlerini tekrar tekrar hatırlıyor, sessizliğin ağırlığı altında eziliyordu. “Neden bunu söyledim ki… Belki de yanlış anladı,” diye düşündü. Ve o an fark etti ki, hislerin açığa çıkması bazen en güvenli yoldan daha zor, hatta tehlikeli olabiliyordu.Yağmur devam ediyordu. Pencereyi açtı ve serin hava odasına doldu. Ege gözlerini kapadı, Derin’in bahçedeki yürüyüşünü hayal etti. O an, ilk kez fark etti ki, sessizlik ve yanlış anlaşılmalar onları ayıracak kadar güçlü değildi; fakat yanlış kelimeler, yanlış zamanlar, ikisi için de kırılgan bir sınav olacaktı.Ve o gece, İstanbul’un hafif serin ve hafif rüzgârlı havası, iki gencin kalbinde sessiz ama derin bir fırtına bırakmıştı. Bir sonraki gün, her şey değişebilir, ya da hiçbir şey… ama bugünkü sessizlik, her ikisinin de içindeki hisleri daha da görünür kılmıştı.
Bölüm 4
Sessiz fırtına
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.