Sabahın erken saatlerinde uyandım ve soğuk yatağımda bir süre daha kıpırdamadan kaldım. Üniversitenin ilk yılının ikinci dönemindeydim. Ancak bu yeni dönem bana bir umut getirmemişti, her zamanki gibi. Yorgun gözlerle tavana baktım, sonra derin bir iç çekerek kalktım. Pencereden süzülen gri ışık, odama melankolik bir hava katıyordu. İstemeyerek de olsa yataktan kalkıp banyoya doğru adımladım. Önce elimi yüzümü yıkayarak birazcık canlanmaya çalıştım. Önümde duran kocaman aynaya bakmamaya çalışıyordum. Aynaları sevmiyorum, aynadan kendime bakmayı sevmiyorum. Ama bu hayatımın sonuna kadar mı böyle olacaktı? Hayır. Kimi zaman, nadiren de olsa, makyaj yaptığımda, dişlerimi fırçaladığımda ya da kendime bakmakla alakalı bir konu olduğunda tabii ki de aynaya bakıyorum. Ama bu çok uzun sürmüyor.Aynaya bakmamanın en büyük nedeni, erkek kardeşim Evan'dı. Ne zaman aynaya baksam ona ne kadar çok benzediğimi görüyorum. Yüz hatlarım, gözlerim, burnum, dudaklarım, saçlarım... Evan'ın bir ikizi olsaydı ancak bu kadar bana benzerdi. Ama Evan benden iki yaş küçüktü. Ona rağmen ikiz gibiydik. Belli bir yaşa kadar boylarımız aynıydı. Bu yüzden insanlar her zaman bizi ikiz olarak görürdü. Ama ben onun ablasıydım, ne kadar bana abla demesini istemesem de...Yavaşça gözlerimi aynaya kaldırdım. Saçlarım geceden kalma, karışmış; gözlerimin altı hala mosmordu. Özensiz bir tipim vardı, enerjim de yoktu. Hızlıca kapatıcı ile göz altlarımı kapattım, şeffaf nemlendirici ile dudaklarımı nemlendirdim. Ruh gibi görünmemek için azıcık allık ve maskara kullanarak yüzümü tazeledim. Dizüstü bilgisayarımı, kitaplarımı, sıkılmamak için bir okuma kitabı ve boş bir defter alarak çantamı hazırladım. Aşağı acele adımlarla indim. Annem ile babamın dikkatini çekmiş oldum, ikisi de bana bakıyordu. Annemin kahvaltı hazırladığını gördüm. Sahiden aç değil miydim yoksa hala depresyonda mıydım bilmiyorum. Annem, “Hadi kızım, bir şeyler ye öyle git,” diyerek bana baktı. Ne cevap vereceğimi bilmiyordum. “Aç değilim anne,” diyerek geçiştirdim. Babamın gözleri beni buldu, ona bakmak istemiyordum. Dün bayağı üstüne gittim. Anneme dönerek, “Zaten ne zaman kahvaltı yaptığını gördün ki sevgili kızının,” diyerek bana gönderme yaptı.Evan öldüğünden beri hiç bir zaman babamın kızı olmadım, hep annemin kızı oldum. Hani küçukken korkarsınız babanız yanınıza gelip de “Ben varım kızım, korkma,” der ya, gözünüzde bir süper kahraman olur. İşte bende durumlar öyle değildi. Evan’ın yokluğu hepimizi sarstı, sadece babamı değil ve babam bu meseleyi kişiselleştiriyor. Ne kadar doğru bulmasam da günümü kötü geçirmemek için babama cevap olarak bir şey söylemedim. Masada gördüğüm tostu peçeteye sarıp çantama koydum. “Merak etme anne, aç bırakmam kendimi,” diyerek güven vermeye çalıştım. Annemin bakışları yine geceden kalma yorgundu. Bana güven vermek adına gülümsemeye çalıştı. “İyi dersler kızım,” diyerek beni yolcu etti.Hızlıca ayakkabılarımı giyip otobüs durağına yürümeye başladım. O sırada kulaklığımı takıp telefonumdan Spotify’a girdim. Kendimi hazırladığım bir listem vardı. 4 yıldır dinlemiyorum, hiç düşünmeden yine Evan’ın listesine girdim. Dinlemekten ezberlediğim şarkıları tekrar açtım. O sözleri dilimde dolandırırken yine aklımda Evan vardı. Onun öldüğünü kabullenemiyordum, bir şekilde onu yaşatmaya çalışıyordum. Otobüs gelene kadar listeyi baştan aşağı tekrar dinledim. Otobüs geldiğinde ise kartı basıp yavaşça sağıma soluma baktım, gözüm boş koltuk arıyordu. Çok dolu olmasa da birçok koltuğun dolu olacak şekilde bir yoğunluğu vardı. Arkadaki favori koltuğumun boş olduğunu görünce acele etmeden hızlı adımlarla arkaya geçtim ve oturdum. Üniversitem evime uzak değildi ama 25 dakikalık bir yol süreci vardı. Bu sürede ise Instagram’da dolanırım çoğunlukla. Yine her zamanki gibi Instagram’ımı açtım. DM kısmımda mesajlar birikiyordu ama hiç mesaj yazma isteğim olmadığından bakmadım. Story'leri izlemeyi tercih ediyorum. Kendi profilimi yanında gördüm. Profillerin çevresinde renkli halka olduğunda story paylaştıklarını anlıyordum. Hepsini teker teker izlemeye başladım. İnsanlar neden ders çalışırken, araba sürerken, her zaman gördüğümüz aptal gökyüzünü ya da hiç merak etmediğimiz yeğenlerini paylaşır bilmiyorum. İlgimi çekmese bile zaman geçirmek için çoğunlukla izliyorum. Story izlemekten sıkılmıştım. Bu yüzden uygulamadan çıktım. Acıktığımı hissettiğimden dolayı çantamdaki tostu yemeye başladım. İki durağım vardı, ondan sonra üniversitemin kampüsüne doğru yürümeye başlayacaktım. O yüzden tostu hızlı çiğnemeye başladım. O sıra telefonuma bir bildirim geldi. Umursamadan telefonu kapatıp çantama koydum.Üniversitenin kampüsüne yürümek çok zor, özellikle yokuşları fazla olan bir yer. Güneş de tam tepedeydi. Bu nedenle hem sıcak hem de yorucu olacaktı. Yavaş adımlarla yokuşu tırmanmaya başladım. Aradan çok zaman geçmeden arkamdaki araba kornaya bastı. İrkilerek arkama döndüm. Kırmızı arabanın sürücü koltuğunun camından kafasını çıkartarak bana baktı.“Gideceğin bir yere bırakayım istersen Scarlet,” dedi William. Çok düşünmeden teklifi kabul ettim. Sonuçta buluşacaktı, yürümek istemiyordum. Sol ön koltuğun kapısını yavaşça açıp oturdum. William, üniversitede o kadar kişi arasından tek arkadaşımdı. William part-time olarak üniversitenin kafeteryasında çalışıyor. Hem para kazanıyor hem de okuyor. Takdir edilesi bir özellik. “Bugün biraz erken gelmişsin,” diye sessizliği bozdu William.“Evet, öyle oldu,” dedim. Bana bakarak, “Kahvaltı yaptın mı?” diye sordu. Aslında tam yapmamıştım, karnım hala açtı. Ama kahvaltılık bir şey de yemek istemiyordum.“Pek değil,” diye bir cevap verdim. William arabayı okulun kafeteryasının yanına park etti. “Gel, bir şeyler yiyelim. Ben de pek bir şey yemedim,” dedi. Okulun kafeteryasına girdiğimizde çok kalabalık değildi. Sonuçta daha dersler başlamamıştı. Herkes yeni yeni gelmeye başlamıştı. Kafeteryayı biraz uzattıktan sonra kenarda boş bir masa seçtim. Çantamı oraya koyup kafeteryanın kasa bölümüne gelerek yemek istediğim şeylere göz attım. Kafeteryaya girene kadar canımın tatlı çektiğini bilmiyordum, muhtemelen cheesecake yiyecektim. William’a dönüp, “Cheesecake alalım istersen,” dedim. O da kafasını onaylar bir şekilde salladıktan sonra siparişe geçtik. William’ın bugün boş günüydü ama dersi olduğundan yine okula geliyordu. Aynı bölümdeyiz, yani kimyagerlik okuyoruz. Sıra bize geldiğinde William vişneli cheesecake istedi. Aslında vişneli cheesecake çok severdim ama limonlu cheesecake seçtim.“Sen de hep limonlu seçiyorsun,” diye alay etti William. Sahte bir gülümseme ile, “Tadını bildiğim şeyden devam etmek daha iyi,” diye cevap verdim.Alışkanlıklarını bence bırakmalısın, yeni şeyler tatmalısın," diyerek beni geçiştirdi. Cevap vermedim, kafamda onayladım. Cheesecake'lerimizi aldığımızda masamıza oturduk. William, erkek kardeşimin öldüğünü bilmiyor; benim yürüyen bir ölü olduğumu bilmiyor. Sadece günün belli bir kısmının belli bir saatinde gördüğü Scarlet'ı mutlu, huzurlu ve eğlenceli biri olarak görüyor. Aslında bu iyi bir şey, daha az soru demek...Zaman nasıl geçti anlamamıştım. Dersime 10 dakika kala ayağa kalktım. Benimle beraber William da kalkmıştı. Dersliklerimiz ayrı olduğu için kampüsün önünde ayrıldık. Sahte bir gülümsemeyle el salladım, muhtemelen o da aynısını yapmıştı. Derse bir dakika bile geç kalsak Profesör Cedric bizi derse almıyor. Bu yüzden hızlı adımlarla merdivenlere çıktım. Sağımda profesörü görünce dersliğe yetişmek için koşmaya başladım. O da benim arkamdan koşmaya başladı. Dersliğe ilk ben girmiştim. Nefes nefese kalmıştım, elimi bir sıraya koyarak nefesimi düzenlemeye çalıştım. Tabii bir hışımla sınıfa girince herkesin dikkatini çekmiştim. Herkes elindeki işi bırakıp bana bakmaya başlamıştı. Çok rahatsız edici bir görüntüydü ama umursamadan ortadaki merdivenden çıkmaya başladım. Kendime uygun bir yer bulacaktım. İnsanların üzerine dikkatlice bakıyordum fakat ilk defa görüyordum ya da beynimin bana bir oyunuydu. Garip bir şekilde hepsinde hesap makinesi vardı. Yanlış sınıfta olduğumu fark edene kadar tanımadığım bir profesör sınıfa girdi. O anın şokuyla gördüğüm ilk yere oturdum. İçimden ne küfürler ediyordum bir ben biliyorum. Dersin ilk 10 dakikasını hangi derslikte olduğumu anlamaya çalıştım ama hala anlayamamıştım. En basit çare yanındaki birisine sormaktı. Sağım tamamen bomboştu, solum ise tam iki yanımda oturan bir tane adam vardı. İki yana kayarak yanına geçtim. "Bir şey sorabilir miyim?" diye fısıldadım. Adam hiçbir şekilde yanıt vermedi. "Acaba ben hangi sınıftayım?" diye sordum tekrardan. Adam bu sefer yüzünü hafif çevirip, "Dalga mı geçiyorsun?" diye alay etti. "Hayır, yanlış sınıfa girdim ve çıkamıyorum," diye tersledim. Adam da, "Kapı şurada, çıkabilirsin bence," diye tekrar dalga geçti. Yine sinirlenmiştim. Nefesimi sesli bir şekilde verip bilgisayarımı açtım. Adam bir süre sonra, "Bilgisayar mühendisliği sınıfındasın," diye fısıldadı. Gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. "Nasıl yani?" diye tekrar fısıldadım. "Fark ettiysen herkes hesap yapıyor. Bir tek sen bilgisayarla uğraşıyorsun, çok dikkat çekiyorsun," diyerek beni uyardı. Bilgisayarı kapatıp dersi anlamaya çalıştım ama nafile, hiçbir şey anlamıyordum.Dersin neredeyse 45 dakikasını sıkılarak geçirdim. Dersin bitiminde ise hızlıca eşyalarımı alıp sınıftan çıktım. Koridorda Profesör Cedric ile karşılaştım. Ortalama benden 5 yaş büyük olan profesör, bir saat önce dersliğe girmek için yarış yaptığımız kişiydi. Küçümseyici bir bakış attı. "Seni yok yazdım Bayan Parker," dedi. Resmen benimle mücadele ediyordu. "Canın cehenneme," demeyi çok isterdim ama karşımdaki benim profesörümdü. Sahte bir gülümsemeyle derslikten çıktım.
Bölüm 2
#2
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.