BÖLÜM 7
"Ben sana asla yalan söylemem."
Ekin Alpay (Birkaç Saat Önce)
"Alo, abla... Bana söylemediğiniz bir şey mi var? Sesin hiç iyi gelmiyor." Endişe ile sorduğum soruya, ablam sadece burnunu çekmişti. Ağladığını, kısılmış olan sesinden ve zaman zaman çekmiş olduğu burnundan net bir şekilde anlayabiliyordum. "Babama mı bir şey oldu?" Pürüzlü çıkan sesime, boğazını temizledi.
"Avcı..." diye mırıldandı sessizce... O an kalbimin kasıldığını hissettim. Dudaklarımdan kısa bir soluk kaçtığında, elimi kalbime bastırdım, "Ne oldu babama? Yaşıyor, değil mi? Abla yaşıyor de..." Gözlerimden akan bir kaç yaş, yanaklarımı ıslattı.
"Yaşıyor, sadece korumaların bir kaçı ağır yaralı, diğer bir çoğu ölü. Babam, ufak sıyrıklarla atlattı." Dudaklarımdan rahatladığıma dair derin bir 'oh' sesi firar etti. Ama bir şeyler aklım almıyordu, modern olan Avcı, hiç bir Av' ını sağ bırakmamış biriyken, babamı neden öldürmemişti? Babamın öldürmemiş olmasına elbette çok sevinmiştim, fakat aklım almıyordu... İşin içinde başka bir şey olduğuna emindim. "Abla, bana söylemediğin bir şey yok, değil mi?"
"Hayır, hepsi bu kadar." dedi ablam. "Yemeklerini ye, ilaçlarını da almayı unutma. Şuan, Ömür Bey arıyor, kapatmam gerek." Ve telefon kapandı... İç çekip, telefonu hemen dibimde duran masaya bıraktım, görmeyen gözlerimi kapatıp, arkamda ki diyabet koltuğunun yastığına yasladım.
Kalbimin atış hızı bir kaç saniye içerisinde tekrar eski halini aldığında derin bir nefes aldım, görmeyen gözlerimi açıp kollarımı göğüsümde bağladım.
Görmeyen gözlerim diyordum, çünkü görmüyorlardı... Ne kadar açık olsalar da, işlevini yerine getirmiyorlardı. Her sabah büyük bir umutla açıyordum gözlerimi, kimi zaman bulanık gördüğüm bile olurken, artık tamamen karanlık görmeye başlamıştım, karanlığa alışmıştım. İlk zamanlar, karanlıktan korktuğum zamanlarda, o kadar çok ağlıyordum ki, şuan karanlığa alışkın olduğum için, bir gün aydınlığa çıkmaktan korkuyordum... Ya da asla aydınlığa çıkamamaktan. Kafam o kadar karman çorman, o kadar bulanıktı ki, neredeyse hiç bir şey düşüneme, hâle gelmiştim. Bu hatta, on yaşımdan sonra günlük rutinim hiç değişmemişti...
Uyan.
Kahvaltı yap.
İlaç iç.
Diyabete bağlan.
Ablanla konuş.
Yemeğini ye.
İlaç iç.
Yürüyüşe çık -nadiren-.
Akşam yemeğini ye.
İlaç iç.
Yatağa yat.
Görmeyen gözlerinle tavanı izle.
Uykuya dal.
Gözlerimin görmemesinden şikayetçi değildim. Herkesin bir engeli olabilirdi ve benim de engelim buydu. Kabulleniyordum. Fakat, doğuştan değildi... Hiç bir şey doğuştan var olmamıştı... On yaşıma kadar, her şeyi görebiliyordum, on yaşıma kadar, koşup eğlenebiliyordum, kalbim hızlı atsa da bana acı pompalamıyordu. Böbreksizlik bana bir şey yapmıyordu, sadece son zamanlarda yetersizlikten dolayı diyabet denen illete bağlanıyordum ve günümün bir çoğu burada geçiyordu. Ama on yaşımdan öncesinden hatırladıklarım fazlasıyla sınırlıydı...
Kalbim, ileri düzeyde olmasa da, ablamın okuduğuna göre bir çok sitede, bir çok sosyal medya adreslerinde, benim hakkımda ileri düzey kalp hastası olarak geçiyordu. O kadar olmasa da, bir kalp hastası gibi heyecan, korku ve sevinci dozunda yaşamam gerekiyordu. Özellikle, asla birine aşık olmamalıydım...
Ablamın bana okuduğu kitaplarda, bir kadının bir erkeğe aşık olduğu zamanlarda kalbi istemsizce hızlanıyormuş, erkeği görmediğinde kalbi, özlemden sıkışıyormuş, erkekğe bir şey olduğunda, kalbi ağrıyormuş. Erkeğin kadına her yaklaşması, kadının kalbini hoplatıyormuş. Bu yüzden, bana aşk yasaktı. Zülal ablada buna özellikle dikkat ediyordu. Bir ortamda, erkek olmaması için elinden geleni yapıyordu. İlk zamanlar, onun beni kıskandığını düşünürdüm. Bir anne, kızını nasıl kıskanıyorsa, o da beni öyle kıskanıyor sanardım ama öyle değil. Benim, aşık olmamdan korkuyordu.
Bu arada, Zülal abla benim anne yarındı. Çocukluğumdan beri başımdan asla ayrılmayan, beni kendi çocuklarından ayırmayan bir kadındı. Bir tane kızı var. Erkek çocuğu olmadığı için, sükrediyor gibi oluyordu. Sonuçta, gönül meselesiydi bu işler. Kalbin kime uçacağı belli olmuyordu.
Zülal ablanın kızı, üniversitede tıp bölümü okuyordu. Gayet başarılı ve zeki bir kadındı. Tıpkı annesi gibi olmak istiyordu. Adı da Ece' ydi. Ece, sık sık olmasa da ayda bir olacak şekilde hem annesini, hem de ablam ile beni ziyarete gelirdi. Birbirimizi çok severdik, üçümüz birlikte büyümüştük.
Ablam... Canım... Hayatta en çok sevdiğim insan... Onun hakkında, içimde ne kadar fazla duygu barındırsam da dışa vuramayacak kadar acizdim. O, bana karşı olan sevgisini asla gizlemezdi, her zaman dışa vururdu. Ama ben onu yapamazdım. Nedense, aşırı fazla sevdiğim insanlarda -ki bu yalnızca ablam- sevgimi gösteremiyordum. Ya da gösteriyordum ama bana yetersiz geliyordu. Ablama olan sevgimi taşıyaca bir terim, herhangi bir kelime, özel bir cümle yoktu. Ama belki de, bu yeterli olurdu.... Ablam benim annemdi... Annesini elinden alsam da, beni her zaman seven annemdi...
Anneme gelirsek, o beni doğururken, hayata gözlerini yummuştu. Ablamın söylediklerine göre annemin bir seçim yapması gerekiyordu ve annem beni seçmişti. Kendini hayatından ziyade, benim hayatımı seçmişti, beni dünyaya getirmek için kendi canını feda etmişti. Bu yüzden, son nefesime kadar umudumu asla kaybetmedim. Annemin bana bağışladığı bu canı, son nefesime kadar taşıyacağıma adeta yemin etmiştim.
Babam... Onu en son gördüğümde, gördüğüm an bile bulanıktı... Yalnızca bana gülümseyerek, 'Her şey geçecek.' diyordu. Sonrası yoktu. Ne zihnimde, ne de kalbimde. Her şey adeta silinmişti. Hiç bir şey hatırlamıyordum. Ama en çok hatırlamak istediğim şey ise, ablamın yüzüydü. Koştuğumu, eğlendiğimi, kahkaha seslerimizi hatırlasam da, kimsenin yüzünü hatırlamıyordum. İnsan, sevdiği insaların yüzünü görmedikçe unuturmuş derler... Ben tamamen unutmuştum onun yüzünü, yalnız tek bir yer haricinde... Karın bölgesinde ki o kesik. Onu unutamıyordum. Küçük bedeninde taşıdığı o kesiği unutamıyordu. Onu bile hatırlamıyordum, ama yarayı iki gün önce görmüş gibiydim.
Ve, ablamın söylediklerine göre dün gece oluşan saldırıda, saldırı yerinde olan Avcı! Son zamanlarda oldukça popüler olan bir seri katil. Av' ını öldürmeden bırakmayan, cani bir yaratık, canavar. Pislik herifin teki. Herkesin gözünde bu şekilde değildi, onu adeta el üstünde tutuyorlardı. Onu kahraman olarak görüyorlardı. Sözde, ülkede ki pislik adamları, zaman zaman kadınları katlediyordu. Fakat, benim babam kötü adam değildi. Ona saldırı bile düzenlememeliydi.
Öfkeyle sıktığım çenemi, kapının açılma sesi ile serbest bıraktım. İçeriyi dolduran Zülal ablanın parfüm kokusu ile birlikte yerimden kıpırdandım, kollarımı çözüp, diyabete bağlı olanı Zülal ablaya uzattım. "Saat kaç, Zülal abla?" Sorduğum soru ile birlikte, Zülal ablanın parmaklarını kolumda hissettim.
"Akşam yedi. Birazdan akşam yemeğini yiyeceksin, sonra da uyuyacaksın." Diaybetin bağlandığı iğneyi çıkardığında, kollarımdan tutup, beni ayağa kaldırmıştı. Anlık sızlayan böbreğimi umursamadan, derin bir mefes alıp verdim. Zülal abla, koluma girdiğinde, birlikte odamdan çıktık, dikkatlice merdivenlerden aşağı inip yemek masasına doğru ilerledik. Masanın çekilme sesini duyduğumda, Zülal abla beni oturttu, hemen ardından önüme koyduğu tabak seslerini duydum. "Ne var yemekte?"
"Domates çorbası." dedi Zülal abla. "Bir de sana en sevdiğin meyve suyundan koydum. Bak, Ayşe abla değil, bizzat ben kendi ellerimle yaptım."
Güldüm. "Tereddüte düştüm gibi oldu." dediğimde Zülal abla da kahkaha attı. "Hadi ya, senin dilin fazla uzamış küçük hanım. Çorbanı iç, doğru odaya!" Yapmacık bir sinirle bana kızarken, sadece gülümsedim. Zülal ablanın bana uzattığı çorba bardağını alıp, bir kaç yudum içtim. Bu esnada, Zülal abla, ağızıma bir çatal dolusu makarnayı tıkmıştı. Ağızım, balon gibi şişerken, meyve suyunu aradı parmaklarım. Bir bardağa çarptığında, sıkıca kavradım ve dudaklarıma götürdüm. Bir kaç yudum içtikten sonra, makarnayı da uzun çiğnemelerin ardından yutmuştum.
"Zülal abla! Çok verme!" Dinlemedi, bir çatal dolusu makarnayı tekrar ağızımın içinde parçalanmaya başladı.
~
Karnım tıka basa dolu bir şekilde odama getirilmiştim ve yatağımın üzerine oturmuştum. Zülal abla, odadan çıkmadan önce ışığı kapattığında, sanki hiç karanlıkta değilmişim gibi rahatsız oldum, oturduğum yataktan kalkıp, dikkatlice ışığa yöneldim.
Biliyorum, bu yaptığım şey fazlasıyla çılgınca. Ama, neden kendi işimi kendim yapamayacak mışım? Bu yüzden durmadım, hafifte olsa korksam da, ışığa yönelmeye devam ettim... "Ah!" Anında yeri boyladığım esnada, kapımın hızla çıldığını, ardından da ışık anahtarının çıkardığı ses ile içeriye birinin girdiğini anladım. Kokusu ile de, bu gelenin Zülal abla olduğunu anlamam zor olmamıştı. "Ekin, sen ne yapıyorsun?"
"Işığı açacaktım." dedim sevimli bir şekilde gülümseyerek. Fakat, Zülal ablanın sıkıntıyla verdiği nefes, sevimliliğimi yok etmişti. Anlaşılan, bana kızmıştı. "Özür dilerim."
"Ekin, eğer bir şeye ihtiyacın olursa, beni çağırmanı istiyorum. Ne olursa olsun. Bu, ayağa kalkmak istemen bile olabilir." Bu esnada, beni yerden kaldırmıştı ve küçük bedenimi yatağa oturtturmuştu. "Bebeğim, bak, ne olursa olsun, ne istersen beni çağır. Yoksa canın yanıyor."
"Muhtaçlıktan daha çok acıtmıyor, Zülal abla." Sol gözümden düşen bir damla yaş, yanağımdan süzüldü. Süzüldüğü an, yanağım yanıp kavrulmuştu. "Bin beş yüz kere de düşsem, artık birilerine muhtaç olmaktan sıkıldım. Kendi işimi kendim görmek istiyorum."
Zülal abla, derin bir nefes alıp verdi. "Umut etmekten önce, sabır etmelisin, Ekin. Daha yürümeye başlamadan koşamazsın. Önce, yavaş yavaş, sonra..."
"Yeter!" diye bağırmam ile birlikte söyleyecekleri yarıda kesilmişti. "Ben zaten eksik olduğumun farkındayım! Biliyorum, ben eksiğim, biliyorum ben aptal bir engellinin tekiyim! Ama pes etmedim! Asla da oes etmeyeceğim! Yürümeden koşmam mı gerekiyor? Yaparım! Yeter ki..." Söyleyeceklerimin sonuna kadar sesimin yoğunluğu alçalmıştı. "Yeter ki beni bir başıma bırakın, yürümeden koşmaya geçmek yerine, kendi başıma koştuktan sonra yürümeyi öğreneyim."
"Bir başına mı kalmak istiyorsun?" diye sordu Zülal abla titreyen sesiyle. "Bir başına, kendin mi mücadele etmek istiyorsun?"
"Zaten en başından beri kendim mücadele ediyordum." Gözlerimden akan yaşları elimin tersi ile sildim. Parmaklarım titriyordu... "Zülal abla, seni kırmak istemiyorum... Lütfen, beni yalnız bırakır mısın?" Önümde ki kokusu azalmadı, gitmediğini hissetmiştim. Daha sonra, bir hareketlilik sezdiğimde, "Işığı kapatma." dedim. Dediğim gibi yaptı, yalnızca kapının kapanma sesini duydum.
Anında gözlerimden firar eden gòz yaşları ile titrek nefesler alıp verdim. Kalbimde hiseettiğim acı ile birlikte, yüzümü buruşturdum. O durumda beklerken, "Canım yanıyor..." diye mırıldandım kendimce. "Yoruldum..." Ağlamaya devam ettim...
Yan tarafımda kıpırdanmalar sezdiğim an başımı o tarafa çevirdim,"Kim var orada?" diye seslendim. Birden bire derin bir korku vücuduma sper ettiğinde derin derin nefesler alıp verdim. Birinin olduğunu anlayabiliyordum, deniz esintisi gibi olan bir koku bütün odayı ve ciğerlerimi kapselemişti.
Bu sefer, kapımın kilitlenme sesini duydum. Kalbim teklediği an, soluğum boğazıma kaçtı, elimin tersiyle göz yaşlarımı temizledim. "Kimsin sen?" diye sordum inatla titreyen sesim ile. Kimdi bu yabancı? Kapıdan girmediği kesindi, eğer kapıdan girseydi, açılma sesini duyardım. Acaba, açık olan penceremden mi girmişti? Başka girecek yer yoktu.
Kalbim, korkudan dolayı çok hızlı atıyordu, adeta içeride debeleniyordu ve damarlarıma acı pompalıyordu. Yüzüm, büyük ihtimalle bembeyaz kesilmişti. Çünkü ne zaman kalbim hızlansa, kendimi kötü hissetsem, ablamın demesine göre cildim bembeyaz oluyordu.
Birden bir iç çekme sesi duydum. Ardından, soğuk bir metal alnıma yaslandı. Gözlerim kocaman olup, adeta yuvarlarından çıkarcasına hareket ettiğinde, karanlığı görmek bile canımı sıkmıştı. Kesik kesik nefesler alıp verirken, alnımda ki soğuk metalin ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Fakat anında gelen o sesle, adeta buz kesmiştim: "Ben, Avcı' yım."
Dudaklarımdan titrek bir nefes döküldü. Aralık kalan dudaklarım, ağlamakta olan gözlerim, titreyen bedenim... Şuan bulunduğum armonik davranışların sebebi olan Avcı... Tam karşımdaydı. Büyük ihtimalle alnıma dayadığı soğuk metal şey ise, silahıydı... "Ölecek miyim Avcı?" diye sordum deli gibi atan kalbima inat. Şuana kadar, kalp krizinden ölmem gerekiyordu.
"Evet." Soğuk sesi, beni daha da üşüttü. Ardından, bana doğru yaklaştığını hissettim. Sıcaklığı bana biraz daha yaklaşıyordu. Nefesi, yüzüme çarpıyordu. Deniz esintisini andıran kokusu, ciğerlerime doluyordu. "Ama, bir şartla canını bağışlayabilirim."
"Siktir git!" dedim dişlerimin arasından. Gözlerimden hâlâ yaşlar akarken, başımı kaldırdım, tam gözlerinin içine bakmayı dileyerek ona çevirdim kahverengi gözlerimi. Parmaklarım hâlâ titrerken, alnımda ki silahı sıkıca kavradım. Bu esnada, parmakları parmaklarıma temas etmişti. Buz gibi parmaklarıma inat sıcacıktı onun parmakları.
"Senin gibi tatlı bir kıza böyle kelimeler yakışmıyor." Sesi çok sertti, buz gibiydi. Ama nefesi sıcaktı. Sıcak nefesi, her bana yaklaştığında yüzümde biraz daha yayılıyordu. Bu esnada ibresini kaybetmiş olan kalbim, bana acı pompalıyordu. "Sadece sana ufak bir teklifte bulunuyorum."
Öfkeyle hızla kalkan göğüsüme içimden küfürler savurdum, büyük ihtimalle beyaz cildime inat kıpkırmızı kesilen dudaklarımı tekrar araladım. "Dün akşam babama geldin, şimdi de bana mı geliyorsun? Ne istiyorsun bizden?!"
"Gerçekleri." dediği anda, alnımda ki silah benden ayrıldı. "Sana bir kaç soru soracağım Küçük Cadı, hepsine tek tek doğru bir şekilde cevap vereceksin."
"Yoksa?" diye sordum alayla sırıtarak. Fakat, korkudan altıma bile yapabilirdim. Bütün hücrelerim titriyordu. "Yoksa, beni veya babamı mı öldürürsün?"
Avcı, birden bire kahkaha atmaya başladı. Delirdiğini filan düşünüyordum, evet ama böyle de bir deliliğin olması imkansızdı. Gerçekten gülmüyor olsa ve psikopatın teki olmasa, şuana kadar kahkahasını kesip, ciddi bir hâl almışolurdu. Nereden biliyorsun diye sormayın, bende nereden bildiğimi bilmiyorum ama sanırım, ablamın bana inatla dinlettiği psikopat Amerikan filmlerinden de olabilirdi.
"Manyak." dedim dişlerimin arasından. Ellerimi iki yanımdan yatağa bastırdım. Aptal gibi titriyorlardı, deli gibi atıyordu kalbim de. Kalbimi de bir yere bastırmak istiyordum, yeter ki deli gibi atmayı bıraksın!
"Hem benden korkuyorsun hem de bana kafa mı tutuyorsun, Küçük Cadı?"
"Aynen öyle." Sesim titremese, adım gibi eminim ki inanacaktı fakat lanet olasısesim tir tir titriyordu, sesim ağlamaklı olarak çıkıyordu. Bunun tek bir nedeni vardı, o da kalbim. Kalbim hızlandığı için, söyleyeceğim kelimeler birbirine dolanıyordu. Söyleyeceğim bütün kelimeler genzimden titremiş şekilde çıkıyordu. Kahretsin!
"Kiminle konuştuğunun farkında mısın sen?" Artık sinirlendiğini, mümkünmüş gibi daha da sertleşen sesinden anlayabilmiştim. Sesi, oldukça sertti, beni daha da korkuturken, birdan bana doğru yaklaştığını hissettim, refleks olarak, kendimi geriye attım. Saçlarını alnımda hissedebilecek kadar dibimde duruyordu! Kalbim, lütfen şöyle atmayı bırak, yoksa fişini çekecek bu pislik şerefsiz.
"Avcı ismiyle gezinen bir seri katil." dedim adeta fısıldayarak. Çünkü, bana fazlasıyla yakındı. "Üstelik bir şerefsiz ile. Masum insanları katle-" Söyleceklerimi kesen şey... Dudakları değil dimi? Yok yok, dudakları değil. Hayır!
Dudaklarımda ki baskı artarken, kalbim acı pompaladı bütün hücrelerime. "Şerefsiz demek, üstelik masum insanları katleden bir seri katil." Dudaklarımda hâlâ baskı varken bunu söylemesi, dudaklarımın üstündekinin, dudakları olmadığını kanıtlıyordu. Burnumdan derin bir nefes verdiğimde, kalbimi kontrola sokmaya çalıştım. Kalbim, kendi kendine gelin güvey oluyordu! "Senin dilin ne kadar uzunmuş."
Bana hâlâ yakın olması bile, korkudan mı heyecandan mı bilemiyorum ama kalbim deli gibi atmaya devam ediyordu. Bu esnada parmağı olarak tahmin ettiğim şey dudaklarımdan çekilmişti. Acaba bugün ölecek miydim? "Kesici nerede? Onu getirde kessin uzamış olan dilimi." Aferin Ekin! Sende adamın suyuna gideceğine, zoruna gidiyorsun! Liğme liğme doğrayacak şimdi seni!
"Sence Kesici' ye gerek var mı?" Fısıldayışı kulağımı gıdıklarken, öfkeyle nefesimi alıp verdim. Şuan, resmen bir katille fingirdeşiyordum! "Ben varken?" Aşırı üşeniyordum ama belli etmedim, inatla hılanan kalbimi yatıştırmaya çalıştım.
"Uzak dur benden." dedim titreyen sesim ile. Yine titriyordu çünkü kalbim yine çok hızlı atıyordu. Şerefsiz! Bir kalp katili olmadığı kalmıştı, birazdan o da olacaktı!
"Kalbin çok hızlı."
"Korkuyorum çünkü!" diye adeta bağırdım fakat sesim çıkmıyordu. "Korkuyorum, anlıyor musun?! Önce babama, sonra bana geldin, amacın ne senin? İkimizi de öldürmeyeceğin kesin, ne istiyorsun bizden?"
"Gerçeği!" diye adeta kükredi yüzüme doğru. Elleri, ellerimin üstünde durdu, baskı uygulayarak büyük ihtimalle dik durmaya çalıştı.
"Ben hiç bir şey bilmiyorum! Benden ne hakkından gerçeği istiyorsun? Onu bile bilmiyorum!"
"Baban hakkında ki gerçeği!" Kalbim titredi, ne demek istediğini bile anlamıyordum. Gerçek bende ne arardı? Benim tek bildiğim, babamın ve ablamın arasında ki güçlü bağdı. Başka bir şey değil...
"Bilmiyorum!" dedim. "Ben hiç bir şey bilmiyorum!"
"O zaman, sorularıma cevap ver." Benden uzaklaştığında, nihayet nefes alabilmiştim. Sıcaklık kaybolmuştu, soğuğu derin derin içime çekmiştim. Kalbim, biraz da olsa kendini toplarken, aralık kalmış dudaklarımı kıpırdattım. "Ne soracaksan sor, sonra git buradan."
"O kadar kolay değil." Söylediğine sadece gözlerimi sıkıca kapatıp derin bir nefes alıp verdim. "Her şey oldu-bitti olmayacak." Benden uzak olmasına rağmen sıcaklığı hâlâ bedenimdeydi. Bu, canımı sıkmaya başlamıştı. Kurumuş dudaklarımı ıslattım, "Oldu-bitti olacak." dedim ısrarla. "Sen bana soracaklarını soracaksın, sonra da tek kurşunla öldüreceksin."
"Psikolojin bozulmuş kızım senin." Alayla gülüşüne sadece yüzümü buruşturdum. Asıl psikolojisi bozuk olan oydu. Yaptığı suikastları adım kadar iyi biliyordum. Hepsi kan dondurucu, dil yuttururcasınaydı. Sağ olsun, ablam Amerka filmlerini dinletir gibi yaptıklarını bana tek tek anlatıyordu. Ama şuan yanımda olması... Psikolojim bozulmasın da nerem bozulsun?
"Asıl senin psikolojin bozuk!" Dişlerimin arasından söylediklerimi duymazdan geldi. Biliyorum, o da şuan en az benim kadar sinirliydi. Soluklarından gayet iyi anlaşılıyordu. Zaten, biz boşuna tartışıyorduk, boşuna konuşuyorduk. O bana iki soru soracak sonra da tek kurşunla beni öldürüp gidecek.
"Ben psikolojimin bozuk olduğunu kabul ediyorum." Al işte, gelde sinirlenme. Sakin ol Ekin, sakin ol. Sadece bir katil ile fazla yakın- Aman Tanrım! Sakin ol Ekin, şuan bir katille dip dibesiniz. Sakin ol Ekin, sustur şu kalbini, aptal aptal atmayı bıraksın!
"Ne soracaksan sor." Kabul etmezsem biraz daha yaklaşacak ve kurşuna gerek kalmadan, büyük bir korkuyla kaloten gidecektim. "Oldu-bitti de olmayacak." Zorlukla nefes aldım. "Ama benden uzak dur." Dediğim gibi yaptı, anında benden uzaklaştı ve bazı kışırtı sesleri geldi. "Ne yapıyorsun?" Sorduğum soruya cevap vermedi. Soyunuyor muydu acaba?
Anında ibresini kaybeden kalbim ile birlikte ne yapacağının merakından yalnızca oturduğum yatağa daha fazla baskı uyguladım. Parmaklarım iki yana açılmıştı, yorganı sıkı sıkı tutuyordu. Bu hareketimi görmüş olacak ki, burnundan güldü, "Korkma." dedi ve yanımda ki çökme hissi ile yanıma oturduğunu anladım.
"Ne yapıyorsun?" Yinelediğim soruya, "Hastalıkların doğuştan mı?" diye sorarak duymazdan geldi. Anlaşılan başlamıştık.
"Evet, doğuştan." Sorularına cevap vermemi istemişti, yalan veya doğruyu söyle dememişti.
"Yalan söyleme." Anlamıştı. Biliyordu o da doğuştan olmadığını. Kesin, bildiği bir soruyu sormuştu ki beni denemek istemişti. "Böyle yalan söyleyeceksen, seninle işimiz yaş, Küçük Cadı."
"Cadı filan değilim ben!"
"Tek takıldığın noktanın bu olduğuna inanamıyorum."
"Bende bir katille dip dibe olduğuma inanamıyorum!" Sabırla soluduğunu işittim. Bu yüzden susmaya karar verdim. Sorularına tekrar yalan söyleyip söylemeyeceğime nasıl inanacaktı acaba?
"Evet, ben bir katilim. Ama şunu bil, hiç bir zaman masumları öldürmedim." O zaman neden benim yanımdasın, demeyi çok istedim ama yanağımın içini ısırıp kendimi susturdum. Zaten, o da biliyordu bunu söyleyeceğimi ki durdu. "Sen bir istisnasın." dediğindeyse, ölme ihtimalimin yüzde elliye çıktığını hesapladım. "Bu yüzden uslu dur, Küçük Cadı. Eğer yalan söylediğini sezersem, kellen ile vedalaşmak zorunda kalırsın." Haha! Çok komik!
Korkmuştum ama onu belli etmedim, sadece başımı aşağı yukarı salladım. Kellemi alacağını biliyordum, zaten tek kurşunluk canım vardı.
"İlk sorunun cevabı; hiç bir engelinin doğuştan olmadığıydı. Burda tamamız." Derin bir nefes alıp verdi. Hemen yanımda olduğunu, uzak olmasına rağmen yüzüme çarpan nefesinden anladım. Üstelik deniz esintisi kokusu burnumu doluruyordu. "İkinci soru, görme engelin ile ilgili. On yaşından önce görüyordun, öyle değil mi?"
Başımı aşağı yukarı salladım. Onunla konuşmaya pek hazır hissetmiyordum. Yoksa anında kellem ile vedalaşacakmışım gibi hissediyordum. "Peki, üçüncü sorumuz ise, baban seni neden böyle ıssız bir yere getirdi ve seni dış dünyadan tamamen bağımsızlaştırmaya çalışıyor?" Bir 'mala' anlatıyormuş gibi cümleler kurması canımı sıkmaya başlamıştı ama odaklanmam gereken kesinlikle bu değildi, sorusuydu.
"Bilmiyorum. Yaklaşık on yıldır buradayım. Doktorum ile yaşıyorum. Ara sra da ablam beni ziyarete geliyor." Derin bir nefes alıp verdim bende. "Sanırım, babam beni dış dünyada ki düşmanlardan korumaya çalışıyor."
"Başaramamış gibi." Gülerek söylediği şeye, görmeyen gözlerimi devirdim. Ardından kendimi arkamda ki soğuk duvarıma yasladım. "Dördüncü soru var mı?"
"Hayır, bugünlük bu kadar." Nasıl yani, günü birlik gelip -özellikle gece-, bana sorular sorup gidecek miydi? "Sana ne kadar daha katlanacağım?" Bu sefer ben ona soru sormuştum. Bu soruma herhangi bir cevap vermesini beklerken, o ceval vermeden yatağımdan kalktı. Kalktığını, yatağın yaylanmasından kolaylıkla anlamıştım. Hâlâ ondan bir cevap bekliyordum.
"Babanı ağıma düşürene kadar." dedi Avcı.
"Babam bir şey yap-" Sözüme kesen, onun bağırması olmuştu. "Baban bir şey yapmadı mı? Beni kim tuttu sanıyorsun? Beni senin başına kim saldı sanıyorsun? Yok, ben öyle kafam esti, gel şu masum kıza haddini bildireyim, demedim! Seni bana Av yapan kişi bizzat ben değildim! Ben senin varlığından habersizdim!" Sonlara doğru sesi alçalsa da, hücrelerim tir tir titremeye başlamıştı. Ondan korkuyordum. "Neden mi babana saldırı düzenledim? Çünkü beni o tuttu! Seni öldürmemi istedi benden!"
Söylediği o son iki cümle beynimde defalarca yankılandı, defalarca dudaklarım o cümleyi tekrarladı... Gözlerimden bir kaç damla yaş düştü yanaklarımı ıslattı. Islattığı yerler yanarken, ellerimi salık olan saçlarıma yerleştirdim. "Sus! Yalan söylüyorsun!" diye adeta çığırdım. Zülal abla, neredesin?
"Ben sana asla yalan söylemem." Son söylediği şeyler buydu. Ardından odada uzun bir sessizlik oluşmuştu. Onun gittiği aşikardı. Ama söyledikleri beynimde yankılanmaya devam ediyordu...
7. Bölüm Sonu
Kıymetli zamanınızdan ayırıp, bu bölümde benimle olduğunuz için teşekkür ederim trong>