Göç dalgasından sonra ülkemiz epey tenhalaştı. Sadece bahsettiğim dayılardan oluşan kavim tüm bunlardan etkilenmemişti. Onlar kendi dillerini konuşmaya ve birlikte yaşamaya devam ettiler. Kulenin yıkılması esnasında onlar çoktan ilgilerini kaybetmiş ve epeyce uzaklaşmışlardı. Belki bundan kaynaklıdır diye düşündüm. Ancak birkaç gün sonra Hud isimli bir kişinin de kendisiyle beraber olanlarla birlikte dillerini ve kültürlerini muhafaza ettiğini öğrendim. Hud ile konuştuğumda bana Tanrı’nın bu yaşananlara kızdığını ve bizi lanetlediğini, bizlere farklı diller ve milliyetler vererek birlikte yaşama imkânımızı ortadan kaldırdığını, kendilerinin de bu inşaata katılmadıkları için bu lanetten kurtulduğunu söyledi. O halde dayılar da bu sebepten ötürü kurtulmuşlardı. Çünkü onlar da her ne kadar inşaata karşı çıkmadılarsa da inşaatın bitmesine karşıydılar.
Hud’un söylediklerini Kral Nemrud’a söyleyip, Tanrı’dan af dilememiz gerektiğini söylemek için yanına gittim. “Başım ağrıyor” diyerek benimle görüşmeyi reddetti. Haspam! Bu bahane o zamanlar bile eskiydi. Kapıdaki askerlere ne olduğunu sorduğumda bana “başı vızıldıyor” dediler. Tamam tıbbımız daha o kadar gelişmedi ama böyle de teşhis olmaz ki. Dalga geçtiklerini düşünerek “İçine sinek kaçmış olmasın” dedim. “Aa olabilir hakikaten” diyerek bir anda kralın odasına daldılar. Gerçekten başı ağrıyormuş adamın. Kralla kısa bir konuşmadan sonra sineği çıkartmak için adamın kafasına sopalarla vurmaya başladılar. Böyle bir cehalet olabilir mi “vallahi ne oluyorsa müstahak size” diyerek terk ettim ülkeyi. Mısır diyarına göç ettim.