"Yapmadığınıza dair elinizde bir kanıtınız var mı?" dedi polis, "Eğer varsa konuşma hakkına sahipsiniz, şuanlık incelememiz devam etmektedir, iyi günler." diye devam ettirdi. Şimdi ben bu polisi dövsem, kim bana ne diyebilir?
Biz daha bir şey diyemeden eliyle çıkış kapısını işaret etti polis ve tekrardan " İyi günler." dedi.
Tolga öfkeli bir şekilde kendini dışarı attı, derin bir nefes aldı ve uzun bir sessizlik oluştu bahçede. Aniden çalan bir telefon ile tüm sessizlik bozuldu. Benim telefonum çalıyordu, arayan annemdi. Ellerim titrer bir şekilde telefonu açtım.
"Nerelerdesin kızım, kaç gündür ulaşamıyorum sana?" dedi annem, telaşlıydı.
"Duymamışım anne, ne oldu?"
"Merak ettim kızım, neyse görüşürüz abin geliyor."
"Görüşürüz."
Artık evlere dağılmamız gerekiyordu, geç olmuştu, Tolga hepimizi kafeye götürdü. Oradan herkes arabasını alıp eve doğru yol aldı.
1 hafta sonra...
Gözlerimi siren sesleri ile açtım, evin önünde polis sirenleri ötüyordu. Fakat bu çevrede neredeyse her ay polislik olay oluyordu, fakat bu sefer okuldan gelip dinlenmek için uyduğum bu güzel ve naif uykumu bölmüştü. Kapının çalması ile korkmaya, telaşlanmaya başladım.
Belki Danla dışarıya çıkmıştır diye içimden geçirip kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum.
Kapı hızla çalmaya devam ederken "Açın kapıyı, polis!" çıkan seslerle resmen nutkum tutuldu. Polisler gelmişti! Ve benim yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Kapıyı açtığımda üç polisin beklediğini gördüm, içlerinden siyah saçlı olanı konuşmaya başladı.
"Işıl Karahan, siz misiniz?" dedi, içimden bir ses 'Hayır, ben değilim. Onu beş dakika önce kaybettik.' diyordu ama diğer bir ses ise 'Evet, benim. Tutuklayın beni!' diyordu, arafta kalmıştım iyice, fazla bekletmeden cevap verdim.
"Benim?" dedim sorar bir ifadeyle.
"Sizi karakola götürmek zorundayız." Gözümden bir yaş yanağım ile kavuşurken ben, olanların şokunu anlatmaya çalışıyordum. Gözlerimi kaçırırken kapının yanında duran masanın üstünde yazılan yazıya kaydı gözlerim. 'Işıl, ben markete gidip geliyorum. Merak etme beni!' Yazıyordu.
Harika, gerçekten harika! Polisler beni karakola götürüyor, Danla markete gitmiş. Bu ne tür bir tesadüf? Bana sorarsanız hayatın bana yaptığı kasıtlı bir mevzu.
"Telefonumu alsam?" dedim.
"Bu mümkün değil." Adamın siyah ve net bakışları gözlerimden ayrılmıyordu.
"Danla... Danla'ya haber vermem gerekiyor, merak eder beni." deyince başını anlamış bir şekilde, bir yukarı, bir aşağı salladı.
"Arabada, bizim telefonlarımız ile arayabilirsiniz." dedi.
Evden çıkıp kapıyı kapattım, ağlıyordum ama aynı zamanda içimden gülmek geliyordu. Son iki haftadır olanlar beni, hiç ama hiç iyi etkilememişti.
Polisler ile arabalarına doğru ilerlerken benden sonra onların, hele de Danla'nın hâlini çok merak ediyordum. Kız mahvolacaktı! Sarışın, mavi gözlü polis sürücünün yanına otururken, esmer olanı arka kapıyı açtı. Siyah saçlı polis oturdu ilk olarak, ardından ben ve benim ardımdan da esmer olan polis oturdu arka koltuğa.
Karakola doğru yol alırken hâlâ olanları idrak etmeye çalışıyordum. Aslında anlaşılmayacak hiç bir şey yoktu. Ben, yani Işıl Karahan, yapmadığım bir suç için yargılanacaktım. Kısa ve net!
Siyah saçlı polis telefonunu bana uzattı, şaşırmıştım. "Arkadaşını ara." deyince hatırladım. Telefonu elinden alıp Danla'yı aradım. İlk çalışta açtı.
"Alo, kimsiniz?"
"Alo ben Işıl. Danla,biz karakola gidiyoruz. Sen beni merak etme tamam mı?"
"Işıl, sen neden karakola gidiyorsun? Ayrıca neden kendi telefonunla aramıyorsun?"
"Polisler, beni karakola götürüyor. Kendi telefonum evde. Neyse benim şuan kapatmam gerekiyor şuan."
"Görüşürüz."
"Görüşürüz." Telefonu kapatıp tekrar siyah saçlı polise verdim. Karakolun bahçesine girmiştik, esmer polis arka kapıyı açtı ve indi, arkasından ben de indim ve benim iki kolumu birden tutup karakolun içine gönderdiler. Bir komiserin odasına soktular.
Komiserin tam karşısına oturduğumda komiserin verdiği emir ile polisler odadan çıktı.
"Evet, kızım." dedi, kızım demesini normal gördüm çünkü kendisi benden en az yirmi beş yaş büyüktü. "Ne suç işledin sen?" dediğinde içten içe ne kadar kendimi parçalasam da dışarıya sadece bir tek damla gözyaşı aktarabildim. İçimde yaşıyordum ben, heyecanı, acıyı, sevinci, hayatı...
"H-hiçbir şey." dedim, kekeleyerek. "Ben hiçbir şey yapmadım." dedim adam hergün, her saat, har saniye hatta her salise bile aynı cümleyi farklı kişilerden duyuyormuş gibiydi aynı. İnanmıyor ama gülümsüyordu, alışmıştı.
"Bakın komiser bey, ben sevgilimin doğum gününü kutladım o gün, hatta, hatta Asya'da yanımızdaydı. Daha sonra Asya ile bir gece geçirmek istedim, Asya benim evimde kalacaktı. Biz film izlerken içeriden garip sesler geld-" komiser benim sözümü kesti ve konuşmaya başladı.
"Ne gibi sesler?" Sorduğu soru karşısında ilk hatırlamaya çalıştım, hatırlamak zorundaydım.
"Böyle, bir şeyler düşürme, kapı açılma, kapanma sesleri geldi." dedim, "Daha sonra Asya korktuğunu, neler olduğuna bakıp geleceğini söyledi. Ben de gitmek istedim ama kabul etmedi. Gitti, sonra bir çığlık sesi duyuldu odadan. Gittim, evin her odasına baktım, ama kimse yoktu. Son olarak kendi odama girerken tekrar kapının kapandığını duydum, geç kalmıştım. Kapıyı açtım ama kimseyi göremedim. Kendi odama girince Asya'yı o şekilde gördüm..." dedim gözlerimdeki yaşlar firar ederken. Ağlıyordum ama aynı zamanda kendimi ifade etmek için ciddi kalmaya çalışıyordum.
"Bak kızım, anlattığın şeyler inandırıcı ama bir yandan da değil. Suçsuzsan eğer bu ortaya çıkar. Sadece o güne kadar seni ilk gözaltına sonra da mahkemenin kararıyla cezaecine alacağız." dedi, beni anlamıyorlardı herhalde, bunun tek açıklaması bu olmalıydı.
"Ama ben..." dedim, "ben bir şey yapmadım." diye ekledim.
"Üzgünüm kızım, seni bu akşamlık gözaltına alacağız." dedi, bu kadar acımasız olmak, zor gelmiyor muydu insanın bünyesine?
Tekrar içeri giren iki polis benim kollarımdan tutup bir hücreye götürdü. Polisler de gidince karanlık bir hücrede tek başıma kalmıştım, sadece ben vardım o karanlık yerde, sadece ben...
Demir parmaklıkların arasına sıkışmıştı özgürlüğüm, o daracık aralıklardan geçmek oldukça zordu özgürlüğüm için, o da teslim olmuş, burada kalmaya razı olmuştu.
Uyumaya çalıştım, uyumalıydım. Sabah çabucak olmalıydı, her şeyin böyle geçmesini istiyordum, hızlı... Madem iyi zamanlarımız bu kadar hızlı geçiyor, o hâlde kötü anlarımızdaki tembellik de ne? Neden bu kadar yavaş geçiyor kötü günler, iyi günlerin aksine?
Gözlerimi sımsıkı kapatmış, bir yandan uyumaya çalışırken bir yandan da ağlıyordum. Ne zaman uyuduğumu fark etmedim, bir anda oldu kendimi uykuya teslim etmemin.
Sabah yoğun ses ile uyandım, demir, içeride çoğu insanın özgürlüğünü saklamış kapı açılıyordu, iki polis geldi ve benim hücremin kapısını da açtılar. Beni mahkemeye götürüyorlardı, benim hayatımın dönüm noktasını belirliyorlardı şuan tam olarak...
Arabaya binip beş dakikalık bir yola başladık. Mahkemeye geldiğimizde ise benim duruşmama çok az kalmıştı. Biz gittikten yaklaşık beş dakika sonra bizi çağırdılar.
İçeriye geçtik, dört tane tanığım vardı, Tolga, Danla, Emre ve Buse...
Buse ne alaka ben de anlamadım, beni nasıl savunacak onu da anlamadım, anlamak da istemiyordum zaten.
Ben kendimi savundum, Buse bile beni çok iyi savundu. Fakat yine de hakim sözünde kararlıydı, on yıl hapis cezası almıştım. Tam olarak otuz bir yaşında bitiyordu cezam, koca bir gençlik yerle bir oluyordu gözlerimizin önünde.