İçeriğe geç

Uçan Terliğin Laneti

Bölüm 2 · 20 dk okuma

Uçan Terliğin Laneti

Bölüm 2

Terliğin Laneti

İyi dost kötü günde mi, iyi günde mi kendini belli eder bilmem ama benim bacıların beni iki saniyede nasıl ortaya atıp kaçtığını sayfalarca buraya dökebilirim.

Öyle ki göz ucuyla Suna’ya baktığımda önce şaşkınlıkla bana bakmış, sonrasında Fatma'nın sesiyle beni unutmuş ve kaçmışlardı. Kaçmışlardı çünkü minik afacanlar dahil hepsi mahalleye topukluyordu. Ağlamak istiyorum…

Bana gözlerinde yer edinen sinirle bakan beyefendiye şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırarak baktım ve arkama döndüm. Sanki terliği ben fırlatmamışım gibi etrafı inceledim. “Kim attı o terliği?”

Benim salak kızım, terliğin teki senin ayağında…

Hatırladığım detayla gözlerim irice açıldı ve ayağıma baktım. Evet, bir ayağımda terlik varken diğer ayağımı zerre çekinmeden yere basmıştım. Bunu onlar çoktan fark etmiş olmalıydı ki zaten adamın arkadaşları da bence bu ana şahit olmuştur. Yani Hazan…

Kaç kızım.

“Aaa ben atmışım…” dedim ve tek ayak üstünde zıplaya zıplaya Suna ve diğerlerinin koştuğu yönde ilerlemeye çalıştım. “Hanım abla doğum mu yapmış!” Sanki bilmiyormuş gibi seke seke koşuyordum.

Bu kıza herşeyin geç yüklenmesi bana sabır testi olarak gönderilmiş

“Terliğini almayacak mısın küçük kız?” Aniden durdum ve kaşlarımı çatarak onlara döndüm. Küçük kız anandır demek isterdim ama annesine haksızlık olurdu. Sonra bir an durdum. Oha, vay anasını denilen sesin sahibini aradım.

En sonunda dikkatle beni izleyen bir çift yeşil göz ile karşılaştım ve dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Umarım bu Canan ablanın oğlu falandır. Nermin cadısının oğluna yakışıklı diyemem.

Elindeki babamın terliğini görünce sıkıntıyla iç çektim. Tüh ya.. Nermin'in oğluymuş…

Maaşallah! Diyerek alnından öpsem…

İğrenç herif diye geçirdim içimden. İç sesimin yersiz konuşmaları umrumda değildi.

Adam hâlâ elindeki terlikle beni izliyor, cevap bekliyor olmalı ki tek kaşı da usulca havalanmıştı. “Hm?” Dedim anlamsızca onu izlerken

“Bu terliğin sahibi sen değil misin?” Dedi yeniden

“Ben değilim. Babamın terliği o” kurduğum saçma cümleyle bir an kaşlarımı çatarak hayatı sorguladım. Adam terliği ona attığım için bana kızmalıydı. Ve az önce sinirden terliği ikiye bölüp yiyecek gibi duran adam şimdi bana uyuz uyuz bakıyordu.

Bir dakika… Bu herif en son İtalya'da değil miydi? Bunun annesi bir ay boyunca bunu konuşmamış mıydı?

Yani mantıksal olarak suçlu oydu. İtalya’da takılmaya devam edebilirdi. Ne diye gelip güzel ülkemi varlığıyla kirletiyordu?

Harbiden… Bu adam ne diye İtalya’ya gitmişti ki? Ne demişti Nermin cadısı….

Zihnim eteğimi tutup beni Nermin’in evindeki gün tabağına çekiştirdi.

Ağlayan pasta aromalı yaprak sarmalar… Allah affetsin kıtır kıtır sarmaları vardı.Yiyememiştim.

Hazan, bize Nermin’in sözleri lazım sarmaları değil.

Ama çok iştah açıcı duruyordu ve ben açtım. Bunun ne kadar kırıcı olduğunu bilir misin sen?

Neyse Nermin’in sözlerine dönelim. Karşımdaki adam biraz daha aval aval bana bakabilirdi. Umrumda olduğu söylenemezdi.

“Ay Hatice! Oğlumun İtalya’dan iş teklifi aldığını duyunca aynen böyle Hazan gibi ağzım açık kalakalmıştım!” yüz ifademi olabildiğince toparlamış ve ona bakmıştım. Örnek olarak benim yüz ifademi göstermesi sebebiyle çoğu kişinin bakışları bana dönmüştü. Şu an utancımdan kafamı yastığa gömüp çığlık atmak istiyordum. Kesinlikle Nermin abla ifademi yanlış yorumlayıp oğluşunu benden uzak tutacaktı.

Aman be! banane onun oğlundan!

“Hazan?” dediğinde kendime gelmiş ve bu sefer aval aval bakma sırası bana gelmişti. İsmimi nereden biliyordu bu herif?

Kesin annesi bunu karşısına oturtup bize ana avrat sövdü…

Cidden tam şu anda başıma bir iş gelse de şu adamın korkunç bakışlarından kurtulsam… Gerçi…

Başıma zaten bir iş gelmişti.

Ve ben bu adamdan nasıl kurtulacaktım?

“Hazan’dı, değil mi?” diyerek yineledi tekrardan. Ne yapacağımı bilemeyerek ellerimle oynarken başımı salladım. Nasıl kaçmam gerektiği hakkında binlerce plan yaparken telefonumun çalmasıyla hevesle cebimden telefonu çıkarıp baktım. Fatma… beni unutmadığın için teşekkürler bacımsu

“Hanım abla doğum mu yapmış?!” diyerek açtım telefonu. Sayemde erkek topluluğunun hepsi bu bilgiyi öğrenmişti. Gerçi az önce de aynı cümleyi kurmuştum ya neyse…

Göz ucuyla topluluk derken bahsettiğim dört koca devi inceledim. Burun buruna geldikleri diğer grup gitmiş olmalıydı. Ama neden bunların hepsi bana bakıyordu?!

Terlik attığın için olabilir mi aşkım?

İsmi lazım olmayan diğer üç oğlana uyuz bakışlar attım. Bilerek Emir’in yüzüne bakamıyordum. Tam göz kaydırarak önüme dönecektim ki esmer olan, Canan ablanın oğlu Bora’ydı. Bana sırıtarak bakması ise hayra alamet değildi. Küçükken başına bela olduğum ve o grupta en iyi anlaştığım kişi oydu. Emir ile fazla konuşmazdım. Ben küçükken onlar bizim iki sokak ötemizde yaşarlardı ve Bora ile Siraç her gittiğinde ben salya sümük ağlayarak onları taşlardım. Benim oraya gitmeme annem izin vermiyordu ve bir keresinde gizlice giderken taşa takılıp yere düşmüştüm. Ben zırıl zırıl ağlarken hiçbiri de benimle ilgilenmeyince de haftalarca konuşmadığımı hatırlıyordum. Zaten Emir’in ailesinin bizim sokağa taşındığı günde ben onlarla pek muhatap olmaz ve kızlarla takılırdım. O günden bugüne onları uzun zaman sonra ilk defa yan yana görüyordum. Hepsi meslek sahibi olmuş insanlardı.

E tabi bende evde oturmadım. İş sahibi biri oldum.

Mahallede bir kızı genel olarak hareketlerine göre yargılar ve başıboş dedikodular çıkarırlardı. Mesela ben eğlenceli ve yerinde duramayan biriydim. Mahalle sakinlerinin çoğu beni sevse de bir kısmı ağır başlı, hanım hanımcık olmadığımı söyleyerek “Evde kalır bu, kimse de almaz.” diyerek kendilerince infazımı verirlerdi.

Ancak niyetim zaten evlenmek değil de insanlara yardımcı olabilmekti. Şehir içindeki hastanede hemşireydim ve doktorlara göre de gayet başarılıydım. Bu nedenle çoğu operasyonda soğukkanlılığım ve seri hareketlerim nedeniyle sürekli olarak koşuşturmaca içindeydim. Bir yandan staj öğrencileri, diğer yandan hastalar derken çok çabuk yoruluyordum. Fakat işimi çok seviyordum. Hastanenin o sıcak ortamı ve benim ani esprilerim ile hem hastalar, hemde çalışanlar keyif alırdı. Bugün izinli olduğum için şanslıydım ancak yarın gece nöbetim vardı. Hanım ablanın ani doğumu nedeniyle onunla da pek ilgilenememiş ve mahcup hissetmiştim. Muhtemelen birkaç gün sonra ziyarete giderdik. O gün yanında olmadığım için ondan özür dileyecektim.

“Benim acilen gelmem mi gerekiyormuş? Hemen geliyorum.” diyerek telefonu kapatmadan arkamı döndüm ve koşmaya başladım.

Hazan… terlik adamda kaldı…

“Şu anda önemli olan götümü toplamak. Terlikte hediyem olsun canım” dedim tek ayağımda terlikle bizim eve koşarken. Ben iç sesime laf yetiştirirken Fatma seslendi.

“Ne diyorsun kızım ya? Kurtulabildin mi bari onlardan?” Peşimden gelme ihtimalini düşünerek arkama baktım ve kimsenin olmadığı görünce rahatlayarak yavaşladım.

“Neredesiniz siz?” dedim nefesimi düzene sokmaya çalışırken. Eve varınca derin bir nefes alarak içeri girdim ve merdivenleri çıkarken yorgunca iç çektim. Yarın nöbetim olduğu için dinlenmem gerekiyordu ama saat henüz erkendi. Ve de rezil bir insan olduğum için dışarıya da birkaç gün çıkmayacaktım. Hem bu salak Türkiye’ye ne diye gelmişti ki? İşsiz gibi tüm yaz boyunca burada mı kalacaktı? Saçmalıktı.

Git işini yap para kazan abiciğim bize ne senin işinden gücünden

“Bizim evdeyiz. Çocuklar da burada” sonra biraz duraksadı. Muhtemelen biriyle konuşuyordu çünkü arkadan birinin sesi geliyordu. “Sen gelecek misin?”

“Ben hayatımın kalanını evde utançtan terlik kemirerek geçireceğim tatlım. Ayrıca o Suna’nın kafasına benim için sağlam bi sille çek.”

“Gelmiyorsun yani?” dediğinde huysuzca homurdandım. Az önce ne demiştim ben?

“Evet Fatma, kapat hadi” Çok geçmeden telefon kapandı.

Tek terlikle bütün mahalleye de rezil olmayı ihmal etmedikten sonra nihayet evin kapısını açabildiğimde annemin beni dövmemesi için çoraplarımı çıkardım. Annem büyük ihtimalle hastanede olmalıydı ve en ufak sıkıntıda beni arayacağını biliyordum. Kendimi adeta bir patates çuvalı gibi koltuğa fırlatarak teleonu elime aldım ve bugün benim yerime hastanede olacak arkadaşım Ceyda’ya yazdım. Umarım çok yoğun değildir demek isterdim ama hastane her zaman fazla meşguldü.

Siz: Ceydaaaa (15:12)

Siz: Senden birşey rica etsem? (15:12)

Muhtemelen meşgul olduğu için erken cevap vermezdi. Bu nedenle işsizce instagram’da takıldım. Ama aklım hâlâ o mesajda takılı kalmıştı. Acaba hastaneye mi gitsem…

Ve terlik rezilliği de hâlâ aklımdaydı. Acaba annesine gidip kafasına terlik attığımı söyler miydi?

Abartma Hazan. Eve gelene kadar kırk tane senaryo yazdın kafanda

Ama o kadın böyle birşey olduğunu duysa kesinlikle oğluşuna terlik attığım için o 45 numara terliği ağzıma sokmaya gelirdi. Bundan hiç şüphem yoktu.

Gerçi koskoca adam annesine beni mi şikayet edecekti? Harbiden saçmalamıştım. Emir küçükken de hiç şikayet etmezdi. Bir keresinde Bora’nın evine geldiklerinde benimle fazla muhatap olmadığı için sinirlenip onun saçlarını çekmiştim. Ama annesine şikayet etmek yerine Bora’nın ayakkabısıyla popoma vurmuştu. Hain adam…

Vay be… Ben bu adamı iki yıldır doğru düzgün görememiştim. İtalya’dan önce de İstanbul’a gidip bir şirketle anlaşma yapmıştı. Onun iş hayatı fazla karmaşık olduğundan beynim yetmiyordu. Ama küçükken popoma attığı ayakkabının intikamını bu terlikle almış oldum. Bence içim rahatlayabilirdi.

O gün sırf sana vurdu diye iki hafta yüzüne bile bakmamıştın. Üstüne bir de yetmezmiş gibi oyun sahasına o küçük boyunla girip onların topunu patlatmıştın.

Hayır, yanlış hatırlıyorsun. Muhittin amcaya ağlayıp onların topunu kesmesini istemiştim.

Seni çılgın velet...

Sırıtarak tavanı izlediğimi telefona gelen bildirim sayesinde anlamıştım. Aceleyle doğrularak telefonu açtım ve Ceyda’nın mesajını açtım.

Ceyda: Söyle aşkım. Ama çok vaktim yok :( (15: 18)

Onu oyalamamak için hızlıca yazdım.

Siz: Birkaç saat önce acile doğum için gelen bir yakınım vardı. Onun durumunu öğrenip bana yazar mısın? (15: 19)

Siz: Hanım Özalp (15:19)

Ceyda: Dur bi araştırıp geleyim. (15:19)

Siz: Seni de meşgul ettim. Özür dileriiiimm :( (15:20)

Ceyda: Yok aşkım işim yeni bitmişti zaten (15:20)

Gülümseyerek kalp emojisi ile onu daha fazla meşgul etmemek için telefonu kapattım. Derin bir nefes alarak yeniden uzandım ve mal mal tavanı izledim. Kapının açılma sesiyle kısa bir an saate baktım. İyi de bu saatte kimsenin evde olmaması gerekiyordu. Annemde Hanım ablanın yanına gitmişti zaten…

Çok geçmeden abimin sesi evi doldurdu. “Olmuyor kardeşim. Yıllardır aynı mahalledeyiz, yüzüme bile bakmıyor.” sinirli sesi evi doldurunca homurdanarak kulaklarımı kapattım. Sevgili abim yıllardır çektiği gibi hâlâ aşk acısı çekiyordu. Muhtemelen telefonla konuşuyor olmalı ki arkadaşına dert yanıyordu.

Ve evet, lanet çocuk benim arkadaşıma aşıktı!

E bende şeytan olduğum için ona asla yardımcı olmazdım. En iyi kardeş figürüydüm.

Lütfen onu örnek almayın…

“ABİ!!!! bak sana ne diyeceğim!” diyerek varlığımı belli ettiğimde arkadaşıyla vedalaşmış ve yanıma gelmişti. Dik dik onu izleyen bana bakıyordu.

“Ne oldu yine Hazan?” dedi bıkkınca siyah gömleğinin düğmelerini çözerken

“Minik Asya doğdu.” dedim gülümseyerek. Henüz işten yeni gelmiş olmalıydı. Halbuki erken gelmişti. Elindeki belgeleri bir kenara attı ve başını ovalarken karşımdaki tekli koltuğa savruldu.

“Ölmek üzereyim.” koyu kahve hareleri kirpiklerinin arasından beni inceledi. Gömleğinin birkaç düğmesini açmış, benimkine kıyasla daha koyu olan saçlarını karıştırmıştı. Yüzümdeki hafif tebessümle onu izlerken kaşları sorgularcasına havalandı. “Ne bakıyorsun kızım? Hem az önce ne dedin ben anlayamadım.”

“Asya doğmuş.” bıkkınca şakaklarını ovuştururken başını geriye yasladı. Belirgin ademelması daha net kendini belli ederken hafif bir açıyla başını bana doğru çevirdi. Yine ademelmasını acayip kıskandığım saatler içerisindeydim.

Benimde ondanım olsa…

“Ne güzel işte, Allah analı babalı büyütsün.” Bıkkınca nefes vererek yanına gittim ve şakaklarına masaj yaparken kafamı ona ters bir açıyla eğerek tavanı izlemesini engelledim. Rahatlıkla nefes alırken onunla nadiren iyi anlaştığımız zaman diliminin etkisiyle elimi tutup bir öpücük bahşetti. Fakat bu görüşünü engelleyen sıfatıma rastlamasıyla son buldu.

“Abi Suna’nın kardeşi olan Asya doğdu.” başka Asya mı vardı ya? Bu adamın beyin hücreleri karakolda mı kalmıştı? Yine hangi davanın içinde unutmuştu beynini?

Evet, Allah ne verdiyse diyerek her birimiz farklı mesleklere sahiptik ve abimin polis olmasını çok kıskanan biriydim. Tamam işimi seviyordum. Hayır, adam yolda araba çevirip ceza da yazmıyordu ki… Elinde suç dosyaları ile gizem çözüyordu. Ve sadece mahallede değil başka yerlerde bile isminin yanında ünvanı yer alırdı.

Alp komiser… Senin hanım doğurmuyor ne bu heyecan?

Yorgun gözleri aniden açıldı ve kafamı kenara iterek ayağa fırladı. “Abi!” dudak bükerek başımı ovuşturdum. Adamın eli sert olunca en ufak dokunuşunda dünyam sarsılıyordu.

“Neredeler Hazan? Hemen gidiyoruz.” diyerek cevap vermeme bile izin vermeden belgeleri alıp odasına gitti. Çok değil, 3 dakika sonra kapıyı açtığında eski Alp değildi.

Şaşkınlıkla onu incelerken dudaklarım hafifçe aralandı. Çuval giyse yakışacak bir abim vardı ve onun bu yaşta hâlâ bekar kalması şaşırtıcıydı. Çünkü canım abim beyaz bir tişört ve siyah pantolonuyla bile yakışıklıydı. Ben bu adamı asla başka kadınlara veremezdim. Ben onu incelerken o bana uyuz bir bakış atarak giyindiğim kıyafete baktı. “Hastaneye şort ve tişörtle mi geleceksin Hazan? Hadi düzgün birşeyler giy de hastaneye gidelim.” Hastaneye gitme fikri zaten aklımı kurcalıyordu ama ben zaten Ceyda’dan bilgi alacaktım. Abimin bu telaşı ise elimi ayağımı birbirine dolaştırmıştı. Suna’yı da görmek istiyordu ama bu telaşının sebebinin tamamen Hanım abla olduğunu biliyordum. Yani bu bir bahane değildi. Abimin asla böyle bir niyeti olmazdı.

Daha fazla onu oyalamadan aceleyle odama girdim ve herhangi bir ihtiyaçları olup olmadığını sormak için annemi aradım. Dolaptan açık pembe elbisemi çıkardım. Elbise diz kapaklarımın bir karış üstünde bitiyordu ve balon kolluydu. Gerdan kısmı açıktı fakat abartıya kaçmıyordu. Sade ve günlük bir seçimdi.

Aceleyle üstümü değiştirirken annem aramayı cevaplamıştı. “Efendim kızım?” Yorgun sesiyle telefonu elime aldım ve dolaptan beyaz çantamı alıp eşyalarımı yerleştirirken konuştum.

“Anne, nasılsınız? Hanım ablanın durumu nasıl?” annemin gergin sesiyle duraksadım ve tamamen telefona odaklandım.

“Kızım, Suna korkmasın diye söylemedik. Sende söyleme”

“Anne ne oldu? Birşey mi oldu?” yarım yamalak konuşmasıyla daha da gerildim.

“Bebek doğunca hemen annesinin yanına vermediler. Nefesinde bir sıkıntı varmış. Doktorlar yenidoğan yoğun bakıma aldılar." dediğinde saçlarımı düzeltme zahmetine girmeden odadan aceleyle çıktım. Abim kaşlarını çatarak bana döndüğünde aceleyle kapıya çıkmamız için işaret verdim. Aynı zamanda anneme sorular sormayı da ihmal etmiyordum.

“Oksijen desteği veriliyor mu? Size bilgi verdiler mi? Hanım ablanın durumu nasıl?” aceleyle spor ayakkabımı giydim. Abim sözlerimle daha da gerildi ve aceleyle beraber çıktık. Annem sorularıma teker teker cevap verirken ekrana Ceyda’nın aramasının düşmesiyle sıkıntıyla ofladım. Umarım kötü birşeyi yoktur…

Herhangi birine takılmadan abimin arabasına bindiğimizde abim aceleyle en yakın hastaneye, benim çalıştığım yere sürdü. Ceyda’nın aramasını cevapladım. “Ceyda, annem oradaydı aradım. Bebekte solunum yetersizliği olduğunu söyledi. Sesi iyi gelmiyordu” dedim aceleyle

“Evet canım, bende onun için aramıştım. Anne bitkin düştü. Baygın ama durumu iyi çok şükür. Biz hastalarla da konuştuk anneye karşı olumsuz konuşmamaları için”

Göz ucuyla abime baktım. Yüzünde sert bir ifadeyle arabayı kullanıyordu fakat onun da endişelendiğini biliyordum. “Tamam canım, geliyorum zaten yoldayım.”

“Gelmen iyi olur. Benim diğer hastalarla ilgilenmem gerekiyor.” Onu çok meşgul ettiğim için mahcup bir şekilde iç çektim. Kadın zaten yorgundu. Ve bugün nöbeti vardı.

“Özür dilerim Ceyda, en kısa sürede seninle yemeğe gidiyoruz.” gülerek ufak bir teselliyle yüzümün gülmesine sebep oldu.

“Önemli değil canım. Hele bir minik bebişimiz iyi olsun da… Ama Hazan görsen maşallah pamuk gibi!” hastaneye yaklaştığımızda kısa bir cevapla kapatmak zorunda kaldım çünkü kontrol noktasındaydık.

“Solunum yetersizliği… kötü birşey mi?” Abimin sorusuyla ona döndüm. Güvenlik beni tanıdığından kısa bir selam vererek otoparka girmiştik.

"Yeni doğan bebeklerin doğumdan sonra nefes almaya ve dış dünyaya uyum sağlamaya alışmaları gerekiyor. Bazılarında bu süreç biraz daha zor geçebiliyor." abimin gerginliğinin farkındaydım ve aynı şekilde bende korkuyordum. Doktor ile konuşmadan bu gerginliğim asla son bulmazdı. Bütün düşüncelerimi kenara iteleyerek saçlarımı düzelttim ve arabanın durmasıyla aceleyle arabadan indim.

“Suna hastanede mi? O çok korkar, biliyorsun.” Beraber asansörlere ilerlerken başımı iki yana salladım.

“Suna evde, ikizlerin yanında. Ona haber vermedik sadece bebeğin doğduğunu biliyor. Üstü kapalı anlatmışlardır.” asansör zemin katta durduğunda beraber indik. Abimin gerginliğinin farkındaydım. Elimi nazikçe koluna koydum. “Abi, bende çok korkuyorum ama şimdi sakin olmak zorundayız. Sen sadece bizimkiler ile ilgilen” Mesleğinin getirdiği bir soğukluk vardı üzerinde. Bundan daha beter konular ele almış ve oldukça tecrübeliydi. Duygularını pek yansıtmaz ve rahatlıkla çoğu karmaşayı çözerdi. Ona güveniyordum. Yüzünde hafif bir tebessüm oluştu ve beni tek hamlede kendine çekti. Ufak bir kardeş sarılması ile kollarımı beline doladığımda gülümsedi.

“Şu hastane koridorlarındaki ciddi tavrını görünce senin büyüdüğünü anlayabiliyorum.” aklına ne geldiyse güldü. “Ama hâlâ Fırlama Hazo’sun” huysuzca onu iteleyerek danışmaya ilerledim ve tanıdığım ancak samimi olmadığım kıza gülümsedim.

“Selam, ben Hanım Özalp’in odasına bakacaktım da…” “Tabii, dur bakayım.” onun bakmasına kalmadan Ceyda’nın seslenişiyle ona döndüm. Çok iyi bir zamanlamaydı. Vakit kaybetmemem gerekiyordu. “Hazan! gel göstereyim” kadına gerek olmadığını nazikçe belirterek abime başımla işaret verdim ve Ceyda’nın olduğu tarafa doğru ilerledik.

“Öncelikle yine mükemmelsin. Hanım ablanın odası 2. katta 121 numaralı oda” aceleyle konuşunca gülümsedim.

“Teşekkürler Ceyda, bi ara yanına uğrarım.” kıkırdayarak öpücük gönderdi ve aceleyle ilerledi. Bizde yeniden asansörlere yönelmiştik.

Nihayet 2. kata ulaştığımızda hızlı adımlarla odaya ilerledik. Çoğu kişi dışarıdaydı. Kerem abi dışında annem, Fethiye abla ve Nermin abla vardı. Nermin ablanın yanlış yorum yapma düşüncesiyle gerildim fakat şu anda önemli olan tek şey bebek ve annenin sağlığıydı. Yani onunla uğraşmayacaktım. Belki de burada benim gerçekten kendi ayakları üzerinde duran, herhangi bir adama ihtiyacı olmayan biri olduğumu anlayabilirdi.

Annemin fark etmesiyle boynuma atlaması bir oldu. “Annem, koş ilgilen n’olur. Kadın birazdan uyansa ne diyeceğiz biz?” nazikçe sırtını okşadım. Onların telaşı her yönden baskı yapıyordu. Bir yandan muhtemelen kızlar arıyor. Diğer yandan doktorlardan haber bekliyor, ve aynı zamanda da Hanım abla uyandığında ne diyeceklerini bilmiyorlardı. Hepsine sırasıyla baktım.

“Anne önce bir sakin olun, kadın bu halinizi görse zaten yalan söylediğinizi anlayacak.” bana doğru koşan stajyerin elinde bana ait forma vardı. Ceyda’nın gönderdiğini düşünerek rahatladım.

“Ben doktorla konuşayım. Sonra Asya’yı kontrol edip geleceğim. Kerem abiye de söyleyin ve mümkün olduğunca kadının yüzünü güldürün. Stres yok.” diyerek uyardım ve stajyere nazik bir tebessüm ile eşyalarımı aldım. Stajyer ile beraber soyunma odasına giderken hâlâ bilgi almanın derdindeydim. “Hangi doktor girdi ameliyata?”

“Zeynep hoca girdi ameliyata. Az önce çağırmıştı beni de” başımı sallayarak onayladım.

“Sen gidebilirsin. Gelirim birazdan” stajyer başını sallayarak aceleyle ilerleyince bende soyunma odasına girerek eşyalarımı dolaba koydum. V yaka, koyu lacivert formayı aceleyle giyindim ve üstümü katlayarak dolaba bıraktım. Kimliğimi de taktığımda çantamdan bir toka alarak aceleyle soyunma odasından çıkıp Zeynep hocanın odasına ilerledim. Tokayı dudaklarımın arasında tutarak saçlarımı topuz yaparken perçemlerim yüzüme döküldü. Umursamayarak aceleyle ilerlerken tokayı alarak saçlarımı topladım. Perçemlerimi gelişi güzel düzelterek odanın kapısını tıklattım. “Hocam?”

Çok geçmeden içeriden Zeynep hocanın sesi geldi. “Gel, canım.” ufak bir tebessümle içeriye girdiğimde Zeynep hoca elindeki belgeleri inceliyordu. “Geç otur Hazan.” oyalanmadan çaprağındaki gri koltuklardan birine oturdum.

“Hocam bir yakınım acil doğum için gelmişti.”

“Evet, Ceyda bahsetti.” yüzündeki ciddi ifadeyle hafifçe doğrularak ona baktım.

“Anne ve bebeğin durumu nedir hocam?” belgeleri bıraktı ve sonunda mavi gözleri gözlerimle kesişti. Merak ve gizleyemediğim endişeyle onu izliyordum. Sonrasında ise gülümsemesi yüzünden şaşkınlıkla afallayarak ona baktım.

“Ameliyat başarılı ancak zorluydu. Anne bitkin düştü.” bir süre beni inceledi ve aklını kurcalayan şey ne ise sonunda dudaklarından döküldü. "Yakının olduğu için seni sürece dahil etmek istememiştim. Duygusal davranabileceğini düşündüm." Arkasına yaslandı ve beni inceledi. Ufak sorunlar derken neyden bahsediyordu? Şu anda belirsiz olan bütün sonuçlara katlanamaz haldeydim.

“Bu gibi anlarda kontrolünü kaybetmemen çok önemli, Fırat hocan benimle konuşmasaydı sana bahsetmezdim bile” diyerek sözünü tamamladı.

“Hocam, odada belirsizlikle bekleyen yakınlarım var. Lütfen anne ve bebek hakkında bilgi alabilir miyim?” daha fazla dayanamadan konuşmam ile kısa bir an afallasa da çok şükür ki durumdan bahsetti.

Derin bir nefes alarak sonunda hasta ve hemşire moduna geçtiğimizi belirtti. "Öncelikle anne şu an iyi, bunu bilmeni istiyorum." başımı sallayarak onayladım. Bunu az çok anlayabilmiştim. "Doğum sırasında beklemediğimiz ciddi bir komplikasyon yaşamadık. Ancak Asya doğduğu anda istediğimiz kadar güçlü nefes alamadı." sakince başımı salladım. Bu gibi olaylara az çok şahit olmuştum ve Zeynep hoca kadın doğum bölümünün en iyi doktoru olarak şehire ismini tanıtmış bir insandı.

"İlk müdahaleyi doğum odasında yaptık. Şu anda yenidoğan yoğun bakımında. Solunum desteği alıyor." Aklıma takılan soruyla araya girdim.

"CPAP mı kullanıyor hocam?" Zeynep Hoca başını salladı.

"Şimdilik evet."

İçimden derin bir nefes verdim. CPAP, bebeğin kendi nefesini almasına yardımcı olan bir solunum desteğiydi. Yani Asya kendi başına nefes almaya çalışıyordu. Bu iyi bir işaretti. Eğer yeterli gelmezse... o zaman solunum tüpü takılması gerekebilirdi.

Tamam, minik Asya’ya güvenelim.

Sürekli sorular sorarak konuyu uzatmadan kısaca bilgileri sessizce dinleyip çeşitli yollar denedim. "İlk yirmi dört saat bizim için önemli. Bu süreçte solunumunu yakından takip edeceğiz."

“Bende yardımcı olurum hocam” önüme gelen bir tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırarak merakla aklımı kurcalayan bir diğer soruyu sordum. "Kalbi, dolaşımı, satürasyonu nasıl?"

Kısa bir an belgelere baktı ve yeniden bana döndü. "Şu an değerleri kötü değil. En büyük problemimiz sadece solunum adaptasyonu.” usulca başımı salladım. Açık konuşmak gerekirse bu konuşma içimi rahatlatmıştı. İlk 24 saat minik Asya’mız bizi korkutmazsa durumu iyiye yönelikti. Hanım ablaya da bunu üstü kapalı şekilde anlatabilirdim.

“Başka dikkat etmem gereken birşey var mı hocam?”

“Hayır, sadece…” ellerini masada birleştirerek bana dikkatle baktı. “Bu görevi üstlenecek ve profesyonelce hareket edecek misin?” en ufak kötü durumda ellerimin titremesi bile tehlikeliyfi. Ancak kriz anlarını kolayca yöneten biri olarak kendime güveniyordum. Başımı sallayarak kesin bir sesle konuştum.

“Evet hocam,” gülümsedim usulca “Gidip bebeği görebilir miyim?”

o da gülümseyerek başını salladı. “Gidebilirsin canım” yavaşça ayağa kalktım ve üstümü düzelttim. Kaoıdan çıkmadan önce gülümseyerek Zeynep Hocaya döndüm.

“Çok teşekkür ederim Hocam. Herşey için” ve daha fazla oyalanmadan çıktım. Cebimdeki telefonun titreşimiyle yeni doğan yoğum bakımına ilerlerken mesaja baktım. Annem yazmıştı.

Annem: Kızım, doktorla konuştun mu? Çok ciddi birşey yoktur inşallah (17:03)

Onları oyalamak istemediğim için aceleyle yazdım.

Siz: Hanım ablanın durumu iyi, Asya’yı da 24 saatlik bir kontrol altında tutacağız. Şu anlık ciddi birşey yok. (17:04)

Cevabını beklemeden telefonu cebime attım ve yoğun bakımın önüne geldim. İçeriden çıkan hemşireye tebessüm ederek yan odada ellerimi yıkayıp eldiven ve boneyi, ardından da açık mavi önlüğü giydim. Giriş kartı okutarak yoğun bakıma girdiğimde hafif bir uğultu karşılamıştı beni…

Ve de birkaç bebek…

Küvözleri incelerken Asya’nın isminin olduğu küvöze yaklaştım ve belgeyi incelerken önüme gelen saçımı iteledim. Zeynep Hocanın da bahsettiği gibi durum şu anlık stabildi. Belgeyi bırakarak monitörlere baktım. Oksijen satürasyonu sabitti. En azından şimdilik… Solunum sayısı ve kalp atış hızında da eksilme veya artma yoktu. Bu iyiydi.

Ve sonunda bakışlarım küvözde yatan minik bedene kaydı. Burnuna takılan ince CPAP desteği yüzünü neredeyse kapatıyordu. Tahmin edildiği gibi buruş buruş bir yüzü yoktu. Aksine bembeyaz, bazı bölgeleri zorlandığı için kızarmış oldukça tatlı bir bebek vardı. Kıyamazdım ki ben buna…

Gözlerim usulca doldu ve monitörün kontrollerine kısa bir göz atarak küvözün önünde diz çöktüm. “Hoşgeldin miniğim…” dedim sessizce. Ara sıra minik dudakları açılıp kapanıyor. Emme hareketleri yapıyordu. “En önce teyzen seni gördü. Ablana hava atmamız gereken konular var.” diyerek gülümsedim ve plastik yüzeyin yanındaki yuvarlak boşluktan elimi nazikçe, ürkmemesi için daldırdım. Minik parmaklarını hafifçe okşarken dudaklarım öne büküldü. “Acilen uyanmalısın aşkım çünkü manyak teyzen seninle çılgın planlar düşünüyor. O yüzden…” gülümseyerek izledim. “Anneyi, babayı, ablaları ve abileri üzmememiz gerekiyor.”

Ve sanki beni dinliyormuş gibi minik eli işaret parmağımı kavrayınca şaşkınlıkla gülümsedim. “Teyzesinin minik afacanı, ağlatma beni…” dedim gülümseyerek. Elimi çekmeye kıyamadığım için baş parmağımla nazikçe elinin üstünü okşadım. “Seni bir sürü öpmek istiyorum” dedim hevesle. “O tombiş yanakları, bu elleri…” fazla aşka geldiğim için güldüm ve elimi plastik yüzeye yasladım dokunmak istermiş gibi… Çünkü gerçekten onu hissetmek istiyordum.

Bir iki dakika sonra yeniden telefonuma mesaj gelince huysuzca homurdandım. Elini hiç bırakmak istemiyordum ama bizimkilere gidip haber vermeliydim. “Şimdilik teyze gidiyor ama merak etme, bu gece yanında kalacağım.” parmağımı nazikçe ufak elinden ayırdım. kısa bir an elini yeniden açsa da çok geçmeden yenide ayağa kalktı. Bakmaya doyamazmış gibi biraz daha inceledim. “Şimdi anneye haber verelim diyerek doğrulduğum sırada camda gördüğüm gölgeyle şaşkınlıkla başımı kaldırdım.

Ve o an çok alakasız birşey oldu…

Yok artık bu ne alaka dedirten türden…

Çünkü çakma sinsirellanızın 45 numara terlik armağan ettiği beyefendi camdan bizi izliyordu.

Yeşil gözler üstümde gezinirken gözlerim şaşkınlıkla açıldı. O an camların ses geçirmediği için dualar etmiştim. Bir de dinleseydi kökten rezil olurdum. Yoğun bakım odasında daha fazla oyalanmamam gerektiği için maskemi düzelterek kapıya ilerledim. Kapı otomatik olarak iki yana açıldığı sırada Emir bana dönmüştü. İyi de ne diyecektim adama?

Hem bu herifin burada ne işi vardı?

“Burada ne işin var?” dedim maskemi çıkarırken. Evet, ne diyeceğim hakkında hiçbir fikrim olmadığı için aklıma gelen ilk şeyi söylemiştim. O ise hâlâ beni izliyordu. açık mavi önlüğü de eldivenlerle birlikte attığımda saçlarımı düzelttim ve o ortamın boğucu havası nedeniyle ellerimle kendime pervane yaptım.

“Annem çağırdı. Gelmişken Asya’yı da göreyim dedim.” Asya’nın ismi geçince aptal aşıklar gibi sırıtarak cama baktım. Sanırım yanlışlıkla Asya’ya aşık olmuş olabilirim…

“Seni sormama gerek yok anlaşılan?” üstümdeki lacivert üniformayı gösterince başımı salladım. Ne diyeyim adama?

Ay evet, birkaç saat önce sana babamın terliğini attım. Ama o kadar da önemli değil bence, yani insanlık hali tatlım…

Şimdi de hastanede akıllı uslu hastalarla ilgileniyorum. Mükemmel bir örneğim…

“Evet, bu hastanede çalışıyorum zaten” dedim gülümseyerek. Gerçi adam zaten anlamıştır. Ne diye gereksiz info veriyorsam…

E o zaman o da bizi dikizlemeyi bıraksın. Utançtan duvara mı tırmanalım istiyor?

Birşey demeden sessizce yanından geçmeyi umdum. “İyi günler.” gününü ben mahvetmiştim ama neyse…

Benimle çok muhatap olmamıştı. Gerçekten beni unutmuş olabilir miydi? Acaba gerçekten de ismim dışında beni tamamen unutmuş muydu?

Gerçi… Bugün ismimi kullanmıştı ama konuşurken de pek emin değilmiş gibi davranıyordu.

Yanından geçip giderken göz ucuyla ona baktım. Dudağının ucunun hafifçe kıvrılması hayra alamet değildi. Kaçmaya çalıştığımı anlamış mıydı?

Koridora adım atmamı engelleyen şey ise sözleri olmuştu…

“Seni unuttuğumu mu zannettin minik serçe?”

***

ÖLÜYOM. BOYNUM. KIRILDI. GLB

Ama sizin için yazdım aşklarım:)

şu anda saat tam 03:24

ve ben, sizler için yorgunluğumu 45 numara terlikle kovalayarak bölüm yazdım.

tabi okunma sayıları çabalarıma değmiyor :(

bu yüzden üzgünüm. Oy ve yorum sınırı yapacağım çünkü

zaten 3 haftadır baya bi yorgunumm

anlayışınız için teşekkürlerrr;)

veeee

EN SEVİLEN SAHNEYİ ALAYIMMM

Sizce minik serçe'nin bir anlamı var mı?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.