İçeriğe geç

ÜÇ PARÇA

Bölüm 2 · 5 dk okuma

ÜÇ PARÇA

Bölüm 2

UÇURUM

Uçsuz bucaksız hiç bir yere çıkmayan bir yol, yerde kuru toprak, gökte bir Zendiyat'ın teni kadar kızıl bir yıldız, yolun kenarlarında verimsiz çorak araziler ve kızıl tenini örten beyaz şalıyla uçurum arayan bir ırk... Yıllardır iç içe yaşayan bu dört yaratılan, sanki o gün nefretle birbirine sırtlarını dönmüştü.

Kuru toprak yolu geçirmiyor, Ana Yıldız toprağı bugün fazlaca yakıyor gibiydi. Ve arazi Zendiyat'ın karşısına hiç bir uçurum getirmedi. Gözyaşları ile toprağın bir nebze olsun su ihtiyacını karşılayan bu Zendiyat'ın artık savaşacak gücü kalmamıştı ve yere çöktü.

Kısa bir ölüm istemişti. Sadece kısa bir ölüm... Bir uçurumdan aşağı düşmek ne kadar sürerdi? En azından boğulmaktan ya da bir bıçak yarasından daha çabuk öldürürdü. Hem, kimse bulamazdı onu. Gerçi kimsesi de kalmamıştı.

Başını toprağa koydu. Bu sefer dua etmek için değildi ya da tanrıya dertlerini dökmek için . Ona bu kadar acılar çektiren birine dert yanmak artık anlamsız olurdu. Bu sefer annesinin eski dostuna anlatacaktı bütün olanları. Toprağa dökecekti bütün derdini. Belki birlikte ağlarlardı ve şu çorak topraklarda ölmeden önce bir çiçek açardı, Ana Yıldız'ın tam karşısında.

"Kanla kapladı yurdumu, o hain Ebedler.

Babamı aldılar benden, yine de gitmediler.

Gezegeni harap ettiler, Zendiyatları bitirmek için

O kırmızı teni, ateşle kavruldu annemin."

Hıçkırıklar sesini kesti. Biraz durdu sakinledi:

-Ben aynı senin gibiyim. Sen ne çöl olabilmişsin ne orman. Ben de ne babam gibi savaşçı olabildim ne de annem gibi bir şifacı. Biri olabilseydim belki korurdum onları.

Ayağa kalktı bir savaşçı edasıyla başını kaldırdı. Sanki rüzgarda onu destekler gibi esip uçuşturdu şalını bir pelerin gibi.

"Ey toprak ya aç yollarını götür beni Ebed gezegenine.

İzin ver alayım intikamımı, kanlarını getireyim senin arazine.

Ya da çıkar karşıma bir uçurum izin ver öleyim.

Kanlarımla sulan.

Şu çorak arazide bir menekşe açtığını göreyim."

Hissetti içinde. Toprak kabul etmişti anlaşmayı. Ama seçmek ona kalmıştı. Ya Zendiyat'ın ölümünü isterdi ya da intikamı.

Yürümeye başladı Zendiyat, toprak onu nereye götürürse oraya yürümeye başladı. Hiç karşı gelmiyordu artık toprağa. Annesinin bir sözünü hatırladı. Ona bitki dikmeyi öğretirken:

-Sakın toprakla savaşma. Bir Zendiyat'ın benliği topraktır. Onunla savaşırsan kendinle savaşmış olursun. Terlersin, yorulursun ama asla bir sonucunu göremezsin. O nasıl istiyorsa öyle yap ki o da senin istediklerini versin .

Ve böyle ekti tohumları yere annesi. Toprağı böyle işledi . Öyle ki bir menekşe bile açtırmıştı bu toprakta. Gerçi bir Zendiyat'ın günlük içtiği su kadar harcıyorlardı ama.

Kızıl bir menekşeydi o. Tıpkı Ana Yıldız gibi, tıpkı bir zendiyat gibi, tıpkı Lalin gibi. Adı buydu. Kırmızı renkli demekti. Bir Zendiyat için fazla açıklayıcıydı doğrusu. Gülmeye başladı.

Neden böyle bir ad vermişlerdi ki. Arklig'de diğer çocukların isimlerinin anlami çok güzeldi: yıldızın efendisi ,güzel insan, ana ırk... Ama ona Lalin demişlerdi. Babası her daim Zendiyatlı olduğu için ne kadar gurur duyduğunu anlatırdı ona ve onun da böyle hissetmesi gerektiğini söylerdi. Babasını dediklerini o, şimdi anlamıştı. Gurur duyuyordu ırkıyla.

En azından Ebedler gibi acımasız, barbar, Zendiyat çocuklarını yiyen yamyamlardan değillerdi ya da yıldızlardan kaçan, yer altı mağaralarında yaşayan Selesler gibi korkak da değillerdi. Onlar Zendiyat'tı.

Anne karnında çıkar çıkmaz Ana Yıldız'a doğru kaldırılır. Böylelikle bebeklerin tenini, ışığıyla yakardı yıldız. Onlara cehennem zebaniler derlerdi. Eria olarak Tanrı'nın öfkeli nefesi, onlara verilmiş derlerdi.

Hayır, Zendiyatlar ışıkla kutsanan ırktı. Ana Yıldız'ın sahibi Orta Boşluk'un en güçlü krallığıydı. Gözlerindeki sonsuz siyahlık, Boşluk'u temsil ederdi; kıpkırmızı tenleri ise ırklara hayat veren yıldızları. Ve bir Zendiyat asla masum bir ırkı öldürmezdi. Onlar Ebedler gibi cani değildi. En azından Lalin değildi. Gerçi o şu zamana kadar kimseyi öldürmemişti ama intikam için artık yapamayacağı şey yoktu.

Ölüm geliyordu. Ya kendisi ya başkası için.

Toprağın istediği yolu izlerken düşüncelerinden sıyrılıp yıllarca yaşadığı gezegene baktı. Önceden yuvası olan bu gezegen farklı gelmeye başladı gözüne. Arazilerde birkaç sarı uzun ağaçtan başka hiçbir şey yoktu. Rüzgarın sesinden başka ses duyulmuyordu.

Bir kuşun bile gelmeyeceği bir yerde benim ne işim var, diye düşündü.

"Yıllarca bana mutluluk veren şu gökyüzü, şu yıldız neden yalnızca acı uyandırıyor artık? Ve şu toprak neden bana verdiği sözünü tutmuyor?"

Düşüncelerde sıkışıp kalmaktan vazgeçti. Zaten toprak onu duyuyordu. Ve etrafta kendi kendine konuşmasından dolayı onu deli zannedecek kimse yoktu. Topraktan başka kimsesi kalmamıştı zaten. Kızgın bir şekilde yere bakarak:

-Bu mu yani seçtiğin yol? Beni açlıktan susuzluktan öldürmeye mi karar verdin? Halbuki kısa bir ölüm istemiştim. Galiba annem "Toprağa güven." derken tamamen yanılmış. Duyuyorsun beni değil mi? Koruduğun, tünellerle yuva olduğun Selesler'den ne farkın var ki senin? Hepiniz yalancısınız. Anlamı...

Tam bu sırada bir uçuruma geldiğini farketti.

Belki de en iyisi ölmektir, dedi

-Kimsenin canını yakmadan ölüp gitmek. Zaten ne düşünüyordum ben? Öldürerek savaşı mı durdurucaktım?

Daha fazla burada durursa kararının değişeceğinden korkuyordu. Tam kendini boşluğa bırakacaktı ki bir ses duyuldu:

"Erianı kendinden ayır. "

Lalin korkuyla etrafına bakındı. Bu derinlerden gelen ilahi ses tekrar yankılandı, uçsuz bucaksız gezegende :

-Ataların gibi sende nankörsün.

Lalin sesin nereden geldiğini anlamıyordu. Bu ses onu ölümden daha fazla korkutmuştu. Sesi titreyerek"Sen kimsin?"dedi.

Kahkaha yayıldı her tarafa.

-Önemli olan kim olduğum değil ne istediğim. Erianı kendinden ayır.

Lalin Altaçıları sevmese de ona yıllar önce öğrettikleri bir kurala uymak zorundaydı : Eria'nı ne olursa olsun koru.

-Tanrı böyle bir şey yapmamı istemez.

Lalin'in nefesi kesilmeye başlamıştı. Sanki görünmez biri boğazını sıkıyordu. Ama Lalin karşı gelmiyordu. Sesini çıkaramıyordu. Yardım isteyemiyordu. Gerçi kimden yardım isteyecekti? Yerdeki çorak topraktan ve gökte esen rüzgardan başka kimse duyamazdı onu.

Ses bu sefer sinirli bir şekilde inletti ortalığı:

- İnsanoğlu ne akılsız, ne bilgisiz mahluk.

Acınası, öldürür alamadığınız tek soluk.

Size acı çektiren Tanrı'ya olan güveniniz .

Ancak cehenneme götürür sizin bu sadakatiniz.

Lalin'in artık dayanacak gücü kalmamıştı. Ne idiği belirsiz bu varlık tarafından canının alınmasını istemiyordu. Bıraktı kendini boşluğa, korkmadan. Nasıl olsa ölüm her ihtimalde vardı.

Ses tekrarladı:

-Erianı kendinden ayır.

Lalin aklına takılan son soruyu sordu boşlukta süzülürken:

-Ya geri gelmezse?

Ses şefkatle:

-O yolunu bilir.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.