
Lisa, Kevin'ın onu eve bırakmasından sonra yatağına uzandığında saat tiktakları beyninde birer balyoz gibi çınlıyordu. Kevin'ın o samimi gülümsemesi, ona getirdiği kahveler, antrepoda hayatını kurtarış sahnesi... Hepsi birer tiyatro oyunuydu sanki. George’un ofisindeki antika duvar saati, her yarım saatte bir çıkardığı o klik sesiyle Lisa’ya gerçeği fısıldamıştı. Kevin, kasetin Şef'in yazlık evinde kaydedildiğini söyleyerek yalan söylemişti; oysa George o kaydı kendi ofisinde, katille yüzleşirken yapmıştı.
Lisa yatağında doğruldu ve elini montunun cebine attı. Antrepoda, bayılmadan hemen önce karanlık köşede bulup kimseye göstermeden sakladığı o gümüş yaka iğnesini çıkardı. Başucu lambasının soluk ışığı altında iğneyi incelemeye başladı. Bu, emniyet mensuplarının rozetlerini sabitlemek için kullandığı sıradan bir iğne gibi görünüyordu ancak katilin kurbanlarını "görmeyen, duymayan ve bilmeyen" maymunlar gibi ritüelleştirdiği o kaos anında elinden düşmüştü.
İğneyi dikkatle incelediğinde hayal kırıklığıyla karışık bir ürperti hissetti. İğnenin alt kısmındaki seri numarası aşınmış, çizilmiş ve zamanla neredeyse tamamen silinmişti. Işığın açısını değiştirerek baktığında sadece başındaki "K-" harfi ve belki de "9" rakamı zar zor seçilebiliyordu. Geri kalanı, katilin kimliğini gizleyen karanlık birer leke gibiydi. Kanıt avucunun içindeydi ama hala konuşmayı reddediyordu.
"Kime aitsin?" diye mırıldandı Lisa, iğneyi avucunda sıkarak.
Ertesi sabah emniyete her zamankinden daha erken gitti. David henüz gelmemişti ama Kevin, teknik birimde Şerif Miller ile hararetli bir şekilde konuşurken camın arkasından görülebiliyordu. Kevin’ın üniforması pırıl pırıldı, yakasındaki rozeti eksiksiz duruyordu. Lisa, katilin kendi iğnesinin kaybolduğunu henüz fark etmediğini ya da çoktan yedeğini taktığını düşündü. Bu, Lisa’nın elindeki tek gizli avantajdı.
Lisa masasına oturduğunda, gözü panoda asılı duran Şef’in o meşhur notuna takıldı: "Bazı sırlar mezara gitmeli. Görmedim, duymadım, bilmiyorum. Beni aramayın." Kevin bu notu Şef'in intihar beyanı olarak önlerine sürmüştü. Ama Lisa şimdi kasedin aslında George'un ofisinde kaydedildiğini bildiğine göre, bu notun da bir sahtecilik ürünü olma ihtimali zihnini kurcalamaya başladı. Kevin'ın daktiloya veya Şef'in el yazısına ne kadar hakim olduğunu düşündü.
Tam o sırada Kevin, teknik birimden çıkıp Lisa’nın masasına yaklaştı. Yüzünde, dürüst bir polisin endişeli maskesi vardı.
"Lisa, erkencisin," dedi Kevin, sesi her zamanki gibi yardımcı bir tondaydı. "Şerif, Şef'in aracında bulunan o ajandadaki notu grafik şubeye gönderdi. Yazının Şef'e ait olduğu kesinleşti. Artık bu dosya tamamen kapandı diyebiliriz."
Lisa, kalbinin göğüs kafesini zorladığını hissetse de yüzüne ruhsuz bir maske taktı. "Öyle görünüyor," dedi sakince. "Ama yinede aklım hala kasetteki sesler de. Teknik birim o cızırtıları tamamen sildi mi?"
Kevin’ın gözlerinde bir anlık bir donukluk oldu, sonra hemen o yumuşak ifadesine geri döndü. "Sana söylemiştim Lisa, o kayıttan bir şey çıkmaz. Sadece gürültü. Kendini boşuna yorma."
Lisa, Kevin'ın yüzüne baktı. Kevin her şeyi Şef'i tamamen "suçlu ve kaçak" konumuna düşürecek şekilde kurgulamıştı. Ama Lisa artık biliyordu: Şef suçlu değildi; o, gerçek suçlunun sessizliğe mahkum ettiği bir kurbandı. Gerçek katil ise, yakasındaki o küçük gümüş parçasının Lisa'nın cebinde olduğundan habersiz, hemen yanında duruyordu.
Lisa, Kevin'ın yanından geçip giderken cebindeki iğneyi daha sıkı kavradı. Kevin’a inanmış gibi görünmüştü ama artık avcı ve av yer değiştirmişti.