~Min Yoongi~
Her şeyi net bir biçimde açıklamama rağmen duygularıyla hareket eden aptal kardeşim ve sevgilisi Park Jimin, inatla bana bu gerizekalı suikastçiyi savunmaya devam ediyorlardı. Amaçları neydi, yoksa diğerleri de mi bu işin içindeydi, bilemiyordum. Emin olduğum tek şey, hala ticari ilişkilerimizin sallantılı olduğu bu Rus mafyasının gerçekten de gözünün kara olduğuydu. Bu akşam buna bir son verecektim.
"Eee?" Jungkook'un gergin ses tonuna hakim olmaya çalışan merak duygusunu dinlerken derin bir iç geçirdim. Ne desem ne yapsam yararsızdı, farkındaydım. En azından şimdilik, şu sulu göz adamı dinlemektense mantıklı bir biçimde düşünmeye başlamış olmaları güzeldi. "Şimdi ne olacak?"
"Sen eve gideceksin. Sevgilini de al ve git." Sürekli belimde taşıdığım ve az önce kafasına kabzasıyla vurduğum adamın kanıyla kirlenmiş silahı tekrar yerine yerleştirirken soğuk ses tonumu bırakmam gerektiğini unutmuş haldeydim. Bu Kim Taehyung denen herifin amacı her neyse, kesinlikle öğrenecektim fakat bunu, küçük erkek kardeşimin en özel günlerinden birisinde yapmaktansa sonraya ertelemeye karar verdim. Yeterince berbat olmuştu ve mükemmelliyete kelimenin tam anlamıyla tapan bünyem, bu berbat olayla yeterince sarsılmış haldeydi.
"Şaka yapıyor olmalısın!" Diye çıkıştı Jimin. Jungkook; onu belinden kavramış, zaten sinirli olduğumu bilerek uzaklaştırmaya çalışmıştı. Cahil cesareti işte, beni tanıdıkça bu günlerine lanet edeceğini bildiğim için umursamadım. "Onu neredeyse öldürecektin."
"Neredeyse ölümünüze sebep olacaktı." Nefesimi hızla vererek gülüyormuş gibi bir ses çıkardım, yüzüme yerleşen alaycı sırıtışın onları korkutmasından güç aldım. "Ölmek istiyorsanız daha acısız ve hızlı yollar sunabilirim size."
"Seni çağırması hataydı." Hala yerde uzanan Taehyung'a baktım. Gönül isterdi ki onun güzel yüzüne öylesine sert vurmasaydım ama saf ruhunun öğrenmesi gereken o kadar çok şey vardı ki şimdilik buna böylesine takılmak mantıklı gelmemişti. "Tüm geceyi mahvettin."
"Hayır, sen mahvettin." Vurgulayarak konuştum. Ona doğru adımlarımı çevirmiştim ki Jungkook hızlıca kolumdan tuttu beni.
"Yeter." Jungkook özeldi, her açıdan onu kafamın içinde ayrı bir tahta oturtmuştum. Beni sevmemesi, görmezden gelmesi ya da korkması umrumda bile değildi. Sadece benimle konuşmaya, bana güvenmeye devam ettiği sürece hiçbir şey umrumda değildi. Ne de olsa beni asla onaylamayacaktı, yıllarca vurmuştu bunu yüzüme. Farklı beklentilere girmek akıl işi değildi. "Hyung, yeter. Öldüreceksin onu. Yeterince hırpalamışsın."
Burnumu çekerek birkaç adım geriye gittim. "Nasıl istiyorsan öyle olsun." Dedim usulca. Zaafım, ince çizgim, tek ailem ve tek değerlim Jeon Jungkook'tu. Acıma duygumun varlığını hissettiren tek kimlikti. Eğer nadir de olsa istekleri varsa, sorgulamadan uygulardım. "Size gelecekte sevgi ve başarılar diliyorum o halde. Gecenizi böyle bir olayla mahvetmek istemezdim."
"Ama çoktan ettin." Hala konuşabilecek enerjisinin kalmasına şaşırdığım oğlana baktım ters ters. Ne zaman susacaktı? Yine sustursa mıydım?
Duymamazlıktan geldim. "Bir şey olursa ararsın. Tekrar görüşmek üzere." Ellerimi cebime soktum, bir dal sigara yakmanın kimseye zararı olmazdı muhtemelen. Yine de araba bindiğimde o zehirli dumanın beni boğmasını istemiyordum. Bir süre için daha erteledim bunu.
Siyah ve olabildiğince köşede bir yere park edilmiş arabaya geçerek filmli camlarından onları izlemeye koyuldum. "Neredeyse ele verecektin..." dedim kendi kendime. "Neredeyse her şeyimi ifşa edecektin, piç kurusu. Seni parçalarına ayırıp köpek balıklarına yem etmemek için bir tane bile sebebim yok."
Telefonumu çıkardım, konuşmalarını dinlemek için kulaklığımı taktım. Elbette Jungkook'a sonsuz güven besliyordum fakat bu yapmış olduğum sistem, daha çok onu korumak amaçlıydı. Eğer kaçırılırsa ortamdaki sesleri dinleyebilmek, ona en hızlı şekilde yardım edebilmek içindi. Şimdi de bir aptallık yapmasından endişe ettiğim için dinliyordum. Adamların peşine takılıp özür dilemek gibi saçma aksiyonlarda bulunursa -ki Kim Taehyung bu konuda gerçekten insanı tedirgin edebilecek bir isimdi- korumak için orada olmam gerekiyordu.
Tüm o tartışmanın ardından -konuşmaların çoğunda bana olan korkularını dile getirmişlerdi- evlerine dağılma kararı almışlardı. Jungkook birkaç kez daha Taehyung'a iyi olup olmadığını sordu, hastaneye götürmeyi teklif etti. Sanki bir vuruşta patlayacak kadar narin kafatası varmış gibi davranması sinirlenmeme sebep oldu. Yıllarını bizim gibi güçlü bir ailede geçirip de bu kadar narin olabilen tek isim oydu. Belki kan bağı yok diye, belki yıllarca bu cennete(?) ulşabilmek için kendisini iyi kamufle etmiş diye mi bilinmez, bizden çok daha farklı geliyor, hissettiriyordu.
Arabayı çalıştırmadan önce Jin'i aradım. Bugün bana katılmak konusunda ne kadar ısrar etmiş olurlarsa olsunlar onları basit bir aile yemeği için yormayacağımı söylemiştim fakat işlerin tam tersi ilerlemesi yüzünden sıcak yataklarına bir süre daha ara vermeleri gerekecekti.
Telefon açıldığı anda konuşmasını beklemeden daldım konuya. "Sana, yılanın başını küçükken ezmeliyiz, demiştim."
Bunu ne zaman söylediğimi hatırlamak istercesine sürdürdü sessizliğini. "Ne oldu?" Ciddiyetle sordu. Onun da korktuğunu hissedebiliyordum. "Yerini söyle, hemen gelelim."
"Sizden gelmenizi istemiyorum. O siktiğimin odasını hazırlamanızı istiyorum." Avuçlarım kaşınıyordu. O kadar sinirliydim ki elimdeki telefonu bile parçalarına ayırmak istiyordum. "Biraz kalabalık geleceğim."
"Nasıl istersen." Bahsettiğim odayı saniyesinde anlamıştı. Ona güveniyordum çünkü yıllardır hep arkamda olmuş, benimle sırt sırta savaş vermişti. Genel anlamda sadık olduğuna emindim. O ve Hoseok, bu hayatta güven duyabileceğim nadir isimlerdendi.
Saatime baktım. Ne kadar hızlı giderse gitsin onu çevirebileceğimizi biliyordum. O Kim Taehyung denen herif başıma bela olmamış olsaydı çoktan halletmiştim aslında işimi ama onun narin yapısının ve adalet arayan tavrının karşısında birisini arabaya bayıltıp bağlamam mantıklı olmazdı. Tonla soru sorardı ve bundan bir kez olsun korkmazdı, emindim buna. "Piç kurusu..." öfkeme sahip çıkamıyordum. Igor Mendelev'in adamlarından birisi olabileceğinden hala şüpheliyim. Onun gibi uzlaşmacı ve yakın davranıyor, iyi polis rolünü oynuyordu. Yine de Jungkook o kadar salak olamazdı. Öyle bir şey olsa asla görüşmezdi, aşkı bile buna sebebiyet veremezdi zannımca.
Igor'u aradım. O adamı geçen sefer yakaladığımda fazla yumuşak davranmıştım. Bugün acımayacaktım. Igor telefonu açtığında ben de yakın sınırdaki adamlarıma bu çaylağı yakalamalarını yazıyordum. "Eski dostum! Nasılsın? Uzun zamandır görüşmüyorduk."
"Yine görüşmeyeceğiz. Sana aileme değer verdiğimi söylemiştim." Arkama yaslanıp arabayı çalıştıracak düğmeye bastığımda kanım damarlarımdan patlayacak gibi akıyordu sanki, hissedebiliyordum. Gerginlikle direksiyonu tuttum ve hızla oradan uzaklaştım.
"Sorun ne, Min? Birisi seni rahatsız mı etti?" Alayla güldüm. Gerçekten soruyor muydu?
"Adamlarına ne kadar değer verdiğini bilmiyorum ama artık acımayacağımı bilmelisin." Çok değil... biraz ileride durmuş ve silahlarını nefes nefese kalmış adama doğru tutan adamlarıma baktım. "Sıra sana da gelebilir. Ayağını denk al."
"Seni kim kızdırdı, Min?" Sonunda sesi ciddileşmişti. Nefret ediyordum işini böyle yokuşa sürenlerden. Aklını başına alması için daha fazlasına mı ihtiyacım olacaktı hep?
"Sen. Sen ve o sikik herifin!" Arabadan indim. Çoktan elini kolunu bağlamış oldukları adamı arabaya atışlarını izlerken yanıma Hoseok geldi. Meraklı ve bir o kadar endişeli gözlerle beni süzdükten sonra ellerini arkasında birleştirdi, yanıma geçerek benimle aynı manzarayı izledi. "Sana, benden neden korkman gerektiğini göstereceğim, Igor. İyi izle, tamam mı?" Cevap beklemeden kapattım telefonu.
"Rus çetesi mi?" Ciddiyetle sordu Hoseok. Gözlerini ne o adamdan ayırıyor ne de tüm ilgisini benden çekiyordu. Tam olarak denge insanıydı.
"Evet." İç geçirdim. "Jungkook'un gecesini mahvetti. Sinirlerim hala gergin." Şakaklarımı ovdum. Gerçekten de tam zamanını bulmuşlardı. "İçim adeta ona işkence yapmak için kaynıyor. Geçen sefer de tırlarımızın yolunu kestiğinde aynısı yaşanmıştı ama Igor uzlaşmacı bir yol izlemişti. Bu sefer sadece soru sormakla yetindi. Siktiğimin herifi, sanki kişisel olarak bana kin güdüyor gibi. Patronunun bile haberi olmadan neden gelsin ki yoksa?"
"Bu, şaşırılacak bir durum değil doğrusu." İç geçirerek gözlerini kapattı. "Odayı hazırlamışlar. Ona orada istediğinizi yapabilirsiniz. Sizi rahatsız etmeyiz."
"Merak etme. 2 saatten fazla zaman ayırmayacağım."
İnsan anatomisine her zaman ayrı bir merak duyardım. Küçükken bana alınan bebek, araba, yapboz tarzı oyuncakları daha az gerçekçi yaratılmış olmaları gerekçeleriyle geri çevirmemin temel sebebi bu olabilirdi belki. Her zaman karşımda kanlı canlı bir insan olmasını ve onun her bir parçasının ne işe yaradığını deşeleyerek öğrenmeyi sevmiştim. Yakın dövüşe doğuştan gelen bir yeteneğim olduğunu sanmaları bu yüzdendi. Her yere vurup en tehlikeli noktaları öğrenmeye uğraştığımdan bir aydan kısa bir sürede tüm mantığını yalayıp yutmuştum.
"Affet beni..." sonunda yola gelmişti. Onu zincirlemek yerine bıçaklarla yere sabitlemiştim. Koşlarının üzerinde, bacaklarında ve karnında... dimdik duran bıçaklar, en ufak bir hareketinde acısını attırmak için orada bekliyorlardı. Ölmediğine inanamıyordum doğrusu. Belki de kan kaybetmediği içindi, kim bilirdi?
İnlemeleri odayı dolduruyordu, kulaklığımı enseme indirip dik dik baktım ona. Her yeri kan ve terle kaplıydı. Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştü, kopardığım tutam tutam sarı saçlarının yerinden kanlar akmış ve oracıkta kurumuştu. Güzel bir renk dengesi yakaladıklarını düşündüm. Belki biraz daha kan olsa daha hoş durabilirdi. Hala yaşarsa böyle bir tarz kullanmasını önerebilirdim. "Seni öldürmeden bırakmayacağım." Dedim sert bir sesle. "Gecemi mahvettin. Ölmek bile ödül sana." Elimdeki bıçağı bu sefer de sağ ayağının aşil tendomuna sapladığımda kulak zarımı delecek cinsten bir çığlık attı. Yüzümü buruşturdum. Biraz daha sessiz olsa ölür müydü?
Kulaklığı tekrar kulaklarıma çekecekken kapı tıklatıldı ve içeri Jin girdi. "Hala devam mı ediyorsun?"
"Ben bir sorun göremiyorum?" Gözlüklerimi burnum üzerinden ittikten sonra ayak tırnaklarına baktım. Konuşturmak için çabalamıyordum, buna gerek var mıydı, onu da bilmiyordum ama bugün pek de üretken hissetmiyordum. Kitaplardan işkence yöntemleri okuyup geri mi dönseydim?
"Uzun sürmeyeceğini söylemişsin. Sabah oldu ama hala buradasın." Kolumdan tutmuş, zorla ayağa dikmişti beni. Yerde yatan adama saplanmış bıçakları çıkarmadan önce siyah eldivenlerini taktı. Böyle işlerden tiksindiğini biliyordum. Genelde bu odaya da girmezdi fakat sabahki toplantılar için artık hazırlanmam gerektiğini düşünüyor olmalıydı. O olmasaydı kimsenin bana sözünün geçmeyeceği de ortadaydı.
"Hırsımı alamıyorum bir türlü." Dedim. Keşke dişlerini sökseydim. Şimdi mi gelecekti aklıma? Belki de akşama sökerdim. Hala yaşardı herhalde.
"Jungkook'la olan gecelerini bölen çok şey oldu geçmişte de. Neden bu adama bu kadar takıntılısın?" Çığlıkları arasından duyabildiğim kadarıyla dinliyordum onu. Şu piç ne zaman susacaktı?
Gırtlağına basarak ağzını bağladıktan sonra baygın bakışlarını üzerimde gezdirmesine sinirlenerek şakaklarına doğru sert bir tekme attım. "Çünkü onun sevgilisini izliyordum. Onu tanıyor muydun?"
"Park Jimin mi? Kendi halinde birisi. Yemeğe gittiğiniz günün sabahında buluştuğu çalışanımızdan edindiğim bilgilere göre oldukça da saf. Temiz ruhlu yani. Jungkook'a göre birisi." Ellerini cebine sokup başını geriye attı. "Tek bakışında analiz etmişsindir. Hala saçmalıyorsun bana kalırsa. Bu adamın başka bir özelliği var ama söylemiyorsun."
"Bilmek mi istiyorsun?" Tek kaşımı kaldırarak ona yaklaştım. "O yemekte birisi daha vardı ve ben onun da bu adamın yardımcılarından olduğuna eminim!"
Başını iki yana sallarken inleyerek reddeden adama baktım. Elbette reddedecekti. Neden ortağını ifşa etseydi ki?
"Kim Taehyung bir dernek sahibi. Eğer öyle bir işle yakından uzaktan alakası olsaydı bunu zaten bilirdik. Neredeyse tüm asyaya hakimsin, ona mı olamayacaksın?" Göz devirdi. Uykusuz kaldığında detayları unuttuğumu bildiğinden belki, daha detaylı soruyordu sorularını.
"Sen nereden biliyorsun?"
İç geçirdi. Benim paranoyak yapıma her ne kadar hakim olsa da biliyordum ki bazen çok sıkıyordum onu, hissettirmekten de çekinmiyordu doğrusu. "2 yıl önce derneğine yardım ettiğimizden beri izliyorum. Öyle söylemiştin."
"Onunla ilgili hiçbir şeyi hatırlamıyorum." Kestirip attım. Kanla kaplanmış gömleğimi kenara fırlattım ve odadan hızlı adımlarla çıktım. Gerçekten de bakmam gereken farklı işler vardı. Bu adamın da daha fazla dayanabileceğini düşünmüyordum zaten. "Videoyu Igor'a atmayı unutmayın." Dedim usulca.
"Çünkü onunla ilgili olan her şeyde yeni bir proje üzerine çalışıyordun. Hepsiyle ben ilgilendim." Tekrar iç geçirdi. "Çoktan attık. Rahat ol. Dönüş yapması için akşamı bekleyeceğiz. Hala sessiz kalırsa indiririz."
"Bana onun dosyasını getir o zaman. Emin olmak istiyorum." Elimi saçlarıma attım. Terlemiş miydim? Ne zamandır bu kadar hırslı adam kesiyordum? Gitmeden önce duş mu alsaydım? Kim Taehyung denen herifi düşünmekten bu saate kadar ne yaptığımı bile tam hatırlamıyordum.
Çıplak omzuma değen ellerle bir anda geri çekilip omzumu tutan bileğini çevirdim ve göğsünü soğuk duvarla buluşturup ağırlığımı verdim. Kolunu yavaş yavaş yukarı çekerken sıkmış olduğu dişleri arasından inlediğini duyabiliyordum. Amacım ona zarar vermek değildi, hatta ona böyle bir hamle yapmak da aklımda değildi. Bir anda refleksel olarak gerçekleşmişti. Kimse benimle tensel bir temasta bulunmak istemezdi, haklılardı da. Bu yüzden en ufak bir harekette tedirgin olup kendimi korumaya çalışıyordum.
"O yemekte ne oldu?" Dedi sert bir sesle. "Sana sen olmayı unutturan bir şey var. Anlatmadığın bir şey var."
"Ne zamandır benden şüphe ediyorsun?" Bileğini biraz daha yukarı ittiğimde başını geriye attı. "Kim Taehyung hakkında her şeyi öğreneceğim. Bir daha benim olduğum ortamda nefes bile alamayacak. Anladın mı? Kardeşimin gecesini mahvettiği gibi mahvedeceğim onu."