İçeriğe geç

TUZAK

Bölüm 5 · 9 dk okuma

TUZAK

Bölüm 5

Bölüm 4: İçimdeki Zehir

Uykum, karanlık ve hareketsizdi, rüyasızdı. Sadece bedenimin her zerresinde bir ağrı ve bir soğukluk vardı.

Aniden yükselen sesle uyandım. Ses, camın dışından, aşağıdan geliyordu. Sert, gür, endişeli bir erkek sesiydi.

"Scarlett!"

Gözlerimi açtığımda, dünya bir anlık bulanıktı. Karanlık çökmüştü. Üzerimde soğuk terleri hissediyordum. Kafamı dışarıya, sesin kaynağına çevirdiğimde, sokak lambasının soluk bir daire içine aldığı Dean'ı gördüm. Aşağıda, bahçe kapısının önünde duruyor, yukarı, benim olduğum pencereye bakıyordu. Yüzü gölgeler içindeydi, ama sesindeki gerginliği hissetmiştim.

Hemen aşağı inmeliydim. Hareket etmeye çalıştığımda, bedenim acı karşılığında protesto etti. Omzumdaki dikişler gerildi, bacağımdaki yaralar sızladı. Kemiklerim, camın kenarında uyuya kalmaktan tutulmuş, her hareketimle acıyan bir sızı yayıyordu.

Yavaş olmaya özen göstererek camdan uzaklaşırken, aniden boğazımda bir kaşıntı hissettim ve ardından gelen, ciğerlerimi söken şiddetli bir öksürük krizi beni iki büklüm etti. Titreyen ellerimle pencereyi kapattım, plastik gıcırdadı.

Üşüyordum. Kıyafetlerimin ince kumaşı ısınmama yardımcı olmuyordu. Soğuk yüzünden de titriyordum. Yatağımın üzerine attığım kalın, yün battaniyeyi aldım ve omuzlarıma doladım. Battaniyenin ağır, koruyucu dokusu bir miktar rahatlattı.

Odanın kapısına yürüdüm, kilidi açtım. Merdivenlerden aşağı inerken, her basamak bacağımdaki yarayı hatırlatıyordu. Alt katta, salona geçip dış kapıya yöneldim. Kilidi çevirdim, kapıyı açtım.

Soğuk gece havası tekrar yüzüme çarptı. Dean, eşikte, gece soğuğunun içinde duruyordu. Üzerinde siyah bir kazak ve kot pantolon vardı, yüzü sert, gölgeli, ama gözleri dikkatle üzerimde geziniyordu. Battaniyeye sarılmış, titreyen, soluk beni görünce kaşları hafifçe çatıldı.

"İçeri gel," dedim. Sesim, az önce boğazımı yırtan o öksürük krizinin izleriyle hâlâ pürüzlü ve boğuk çıkmıştı. Kapının eşiğinden geriye doğru çekilerek, ona geçebileceği bir alan bıraktım.

Bir süre öylece bekledi, yüzündeki ifadeden kendi içinde büyük bir savaş verdiğini okuyabiliyordum. O an kendime kızdım, büyük bir düşüncesizlik etmiştim. Bu ev, onun zihninde sadece berbat ve iğrenç anıları canlandırıyordu. Gitmekle kalmak arasında ne kadar kararsız olduğunu gözlerinde gördüm. Sonunda, içindeki o duyguyu bastırır gibi kararlı bir adım attı ve içeri girdi. Hemen ardından da kapıyı arkasından sessizce kapattı.

"Hoş geldin?"

Sesim, sormaktan çekindiğim o asıl soruyu gizleyememiş, havada asılı kalmıştı. Neden geldiğini anlamaya çalışıyordum.

Dean, elinde tuttuğu poşetten bir kağıt tomarı çıkardı, bunlar Grace’in dosyalarıydı.

"Bunları hastanede unutmuşsun,"

dedi, sesindeki o dümdüz, mesafeli tonu koruyarak. Birkaç adım atıp kağıtları salondaki küçük sehpanın üzerine bıraktı.

"Önemli görünüyorlardı."

Evrakları görünce içim rahatladı ama bu rahatlamaya anında keskin bir mahcubiyet eşlik etti. Ona karşı bu kadar unutkan görünmek sinirime dokunmuştu.

"Teşekkür ederim. Çok... çok önemliler,"

diyebildim.

Dean, elinde kalan diğer poşeti havaya kaldırdı.

"Bunlar da ilaçların. Araban yok, üstelik yalnız yaşıyorsun. Eczane de zaten hastanenin yanındaydı, gelirken alayım dedim."

"Teşekkürler, ne gerek vardı..."

Mahcubiyetim katlanarak büyüyordu. Karşısında hem unutkan hem de yardıma muhtaç biri gibi duruyordum. Yanlış anlaşılmasın, yardıma muhtaç olmayı asla küçümsemezdim, hayatta herkesin düştüğü anlar olurdu. Ama ben... Ben kimseye yardıma muhtaç görünmemeliydim. Hiç kimseye.

Salonda yanan tek lamba, odayı yarı karanlık bir loşlukta bırakıyordu. Dean, battaniyenin altında solgun yüzümle titreyen beni görünce kaşlarını çattı.

"Bu halde uyuyakalmışsın. Hem de pencere kenarında."

"Ateşim vardı, geçsin diye oturmuştum. Uyuya kalmışım işte, fark etmedim,"

diye geçiştirdim. Masanın üzerindeki dosyayı kenara çekip battaniyeme biraz daha gömüldüm. Sırf konuşmuş olmak için,

"Bir şey içer misin?"

diye sordum.

"Kahve ya da çay? Sanırım kahve yapabilirim."

Bir şeyler yapmak, öylece oturmak istemiyordum.

Dean önce mutfağa, sonra tekrar bana baktı. Gözlerinde kararsızlık vardı.

"Sen otur,"

dedi net bir ses tonuyla.

"Ben hallederim. Buzdolabında düzgün bir şeyler var mı? Çorba gibi?"

"Ben yaparım,"

diye direndim zayıfça.

Ama o beni dinlemeyip mutfağa doğru yürümüştü bile. Ben de peşinden topallayarak gittim.

Açılan buzdolabının soğuk ışığı Dean’in yüzüne vurdu. Raflar bomboştu, bir karton süt, biraz peynir ve birkaç yumurta dışında hiçbir şey yoktu. Yüzünü bana çevirdiğinde kaşları hayretle havaya kalkmıştı.

"Buraya geldiğimden beri iştahım yok,"

dedim sesimi dik tutmaya çalışarak.

"Hastalık, iş yoğunluğu, yas... Bir şey yiyesim gelmiyor."

Buzdolabının önünde öylece durup bana baktı. O alışık olduğum soğuk maskesinin arkasında, ne diyeceğini bilemez bir ifade vardı.

Bakışlarımı yere diktim, sesim neredeyse fısıltıya dönüştü

"Büyükannem öldü. Buraya gelmeden hemen önce."

Dean bir an sessiz kaldı, durumu kafasında tarttı. Ardından buzdolabının kapısını yavaşça kapattı.

"Geçmiş olsun," dedi. Sesi bu kez her zamankinden biraz daha kısıktı.

"Kahve yeterli o zaman. Ama sen otur."

Oturmadım. Mutfak tezgahına yaslandım, onu izledim. Suyu kaynatmak, bardakları hazırlamak, kahveyi ölçmek.. Hareketleri hızlı ve sessizdi. O çalışırken, aramızda, tıpkı hastane odasındaki gibi, elektrikli bir sessizlik oluştu. Sanki ben konuşsam o elektrik akımına kapılacak o konuşsa ben kapılacaktım.

Sızlayan yaralarımı daha fazla zorlamamak adına masanın kenarındaki sandalyeye doğru ilerleyip yavaşça oturdum.

O sırada fark etmeden ona bakarak dalıp gittim. İçimdeki şüpheyi daha fazla bastıramayacağımı anlayınca, aklımdaki soruyu direkt sorma kararı aldım.

"Öncelikle yanlış anlama, sadece işimi yapıyorum,"

dedim. Sesim, aramızdaki o ağır sessizliği yırtarken ondan bir şeyler öğrenebilmenin umudunu taşıyordu.

"Bugün... ormanda..."

Duraksadım, gözlerimi ona kenetledim.

"Sen de oradaydın. Gerçekten neden geldin?"

Suyu ocaktan aldı, kahveyi kupa bardaklara boşaltırken duraksamadan cevap verdi, "Dediğim gibi. Arabaları, koşuşturmayı gördüm. Tuhafıma gitti."

Bardağı dikkatle dolduruyordu.

"Ve senin de orada olacağını tahmin etmiştim."

Bu son cümleyi söylerken bana baktı. Gözleri, kahve buharının arkasından puslu görünüyordu.

"Tahminimde yanılmamışım."

"Anlamadım?"

diye sordum, sesimde hiçbir ton yoktu çünkü cidden birşey anlamamıştım.

Bir an durdu, bardağı masaya koydu.

"Komşunum,"

dedi basitçe.

"Ve bu sabah seni ormana giderken gördüm."

Bana bir bardak uzattı.

"Başka kimseyi görmedim."

Kahvenin keskin, kavruk kokusu burnuma doldu. Normalde bu koku beni canlandırırdı, ama şimdi midemde ani, bulanık bir dalgalanma hissettim. Fincanı aldım, ama içmedim. Sadece avuçlarımın arasında ısıtmak için tuttum.

"O zaman neden ifade vermedin? Benim olduğumu düşünüyorsan neden ifade vermedin? "

Dean, kendi fincanından bir yudum aldı, gözleri üzerimde, dudaklarında ise muzip bir kırılma vardı. Oda sıcaktı, battaniyenin ve kahvenin etkisiyle. Ama içimde bir üşüme, bir rahatsızlık yayılıyordu. Mide bulantısı, dalga dalga artıyordu. Yaralarımdaki ağrı, bu bulantıyla birleşip baş döndürücü bir his yarattı.

"Scarlett?"

Bir an irkilerek ona doğru döndüm. Masaya oturmuş elimi kafama dayayarak uyuklamıştım.

Ne yani rüya mıydı bunlar?

"Uyuya kalmışsın. Uykunu kaçırmamak için süt ısıttım sadece."

Yavaşça kafamı salladım ve elindeki kupayı bana uzattı.

"İç,"

dedi Dean, sesi alçaktı.

"Sıcak iyi gelir."

"Teşekkür ederim."

Yavaş ve pürüzlü çıkan bir fısıltıyla dökülen bu kelimelerin ardından bakışlarımı önümdeki bardağa, sütün beyaz yüzeyine diktim. Zihnim oyunlar mı oynuyordu? Muhtemel olacakları önceden mi seziyordum, yoksa her şeye şüpheyle yaklaşan o yorucu kişiliğimin bir yansıması mıydı bu? Cevabını bilmediğim soruları zihnimin daha derin, karanlık köşelerine iterek başımı yavaşça kaldırıp tekrar ona döndüm. Aramızda devasa bir sessizlik uçurumu uzanıyordu. Katlanılmaz, tenimi karıncalandıran, gergin bir sessizlik...

Bu boğucu havayı dağıtmak, zihnimdeki o soruyu sormak üzere dudaklarımı aralamıştım ki benden önce davrandı. Sesini duyduğum an, bakışlarımı doğrudan gözlerine kenetledim.

"Scarlett."

"Efendim?"

Bardağı dudaklarıma yaklaştırıp o yudumu almadan hemen önce, zar zor çıkan bir sesle yanıtladım.

Sıcak sütün o ağır kokusu genzime dolduğunda, tadı midemi altüst edecek kadar iğrenç gelmişti. Gözlerimi sıkıca kapatıp bu bulantıyı bastırmaya, aldığım yudumu sindirmeye çalıştım.

Tam o saniyede, onun dudaklarından çoktan dökülmüş olan o soruyu idrak ettim.

"Neden ağrı kesici almıyorsun?"

Sorusunun ağırlığı havada asılı kalırken, hızla sütten bir yudum daha aldım ama yutamadım. Süt bir süre ağzımın içinde bekledi. O yoğun koku midemi daha da bulandırırken, yüzleşmekten bucak bucak kaçtığım o gerçeğin sarsıntısıyla ağzımda tuttuğum sıvı aniden genzime kaçtı.

Boğulurcasına öksürmeye başladım.

Ardarda patlayan öksürük krizleri nefes almamı engelliyor, sarsılan bedenim yüzünden tenimdeki bütün yaralar aynı anda çığlık atarak sızlıyordu. Boğazım yırtılırcasına acıyordu. Dean’in elindeki kahve fincanını aceleyle masaya bıraktığını, ardından sıcak elinin sırtımı bulup beni yatıştırmak istercesine sıvazladığını hissettim.

Ancak hiçbir faydası yoktu. Midemde kaynayan o asit dalgası hızla boğazıma tırmandığında, dehşetle elimi ağzıma kapattım. İki büklüm olmuş bir halde, sandalyeden fırlayarak banyoya doğru ilk adımlarımı attım. Bacaklarım titriyor, beni taşımakta zorlanıyordu. Ayakta duracak gücüm yokken Dean anında yanımda bitti. Güçlü kollarıyla bana destek oldu, yürümeme ve o lanet olası merdivenleri tırmanmama yardım etti.

İkinci kata nefes nefese ulaştığımızda, karşıdaki banyonun açık kapısına yöneldim. Son bir güç kırıntısıyla bedenimi onun destekleyici kollarından sertçe çektim ve kendimi banyoya attım. Doğrudan klozetin önüne çöküp soğuk mermere tutundum. Bir elimle önüme dökülen saçlarımı ensemde sıkıca toparlarken, midemdeki her şeyi şiddetle boşalttım.

Dean içeri girmedi. İçinde bulunduğum bu çaresiz anı bölmek istemediğinden, sessiz bir kabullenişle kapının pervazına yaslandı ve öylece durup bekledi.

Klozetin soğuk seramiğinden yayılan ürperti tenime işlerken, arkamdaki ayak seslerinin uzaklaştığını duydum. Gittiğini sandığım o kısacık anda derin bir nefes alıp rahatlamayı ummuştum ama adımları çok geçmeden geri döndü. Yanımda diz çöktüğünde bakışlarım istemeyerek de olsa ona kaydı. Avucunun ortasında duran o küçük, beyaz hapı ve diğer elindeki su bardağını bana doğru uzattı.

"İç şunu,"

dedi, sesi pürüzsüz ama emrediciydi.

"Yaralarına gereğinden fazla yükleniyorsun. Bırak da acını biraz olsun hafifletsin."

Gözlerim avucundaki o küçük parçaya takılı kaldı. Midemdeki kasılma bu kez bulantıdan değil, derin ve köklü bir dehşetten kaynaklanıyordu. Titreyen bedenime rağmen başımı yavaşça iki yana sallayarak uzattığı eli reddettim.

Dean'in çenesindeki kasların seğirdiğini gördüm. Bardağı sert bir hareketle lavabonun kenarına bırakırken, gözlerindeki endişe yerini öfkeli bir siteme bıraktı.

"Amacın ne senin?"

diye sordu, sesi banyonun fayanslarında yankılanarak üzerime devrildi.

"Acı çekmek hoşuna mı gidiyor Scarlett? Neden ısrarla içmiyorsun şunu?"

Ona verecek hiçbir cevabım yoktu. Gözlerimi yavaşça yüzüne diktim, kaşlarının arasındaki o derin çizgiye, gözbebeklerindeki o çaresiz, isyankar öfkeye odaklandım. Dudaklarımı birbirine bastırarak sessizliğimi korudum. Konuşursam, kelimelerle birlikte içimdeki o iğrenç sırrın da dökülmesinden, en zayıf noktamın açığa çıkmasından korkuyordum. Öylece, aramızdaki o gergin sessizliğin içinde yüzüne baktım.

Soğuk duvardan destek alarak, titreyen bacaklarıma inat zar zor ayağa kalktım. Kaburgalarımdaki her bir yara sızım sızım sızlıyordu ama dik durmaya zorladım kendimi. Gözlerimi ondan kaçırıp lavaboya doğru ağır ağır adımlarken, boğuk ve bitkin bir sesle,

"Sen git istersen..."

diye mırıldandım.

Musluğu açıp avuçlarıma dolan buz gibi suyu yüzüme çarptım. Titreyen ellerimle suyu ağzıma alıp çalkaladım, midemdeki o iğrenç tadı söküp atmak istercesine tükürdüm. O sırada aynadaki yansımamın hemen arkasında duran Dean ile göz göze geldik. Dudakları aralandı; tam bir şey söyleyecek, o aşılmaz duvarıma bir balyoz daha indirecek gibiydi. Ama durdu. Gözlerimdeki o boşluğu, o karanlık ve sessiz direnci görmüş olmalıydı ki, kelimelerini yuttu. Ağır bir nefes verip arkasını döndü. Merdivenlerden inen adımlarının tok sesi evde yankılandı, ardından dış kapının kapanma sesiyle birlikte ev tamamen derin bir sessizliğe gömüldü.

Tamamen yalnızdım. Suyu kapatıp ellerimi mermer tezgaha dayadım ve aynadaki siluetime baktım. Solgun yüzüm, çökmüş gözaltlarım ve darmadağın saçlarımla kendime yabancı biri gibiydim. Tam o an, aklıma geçmişim bir kez daha geldi.

Zihnimden sökülüp gelen bu karanlık geçmiş, göğsüme tonlarca ağırlığında bir yük gibi bindi.

Mimiksiz bir ifadeyle aynadaki gözlerime bakmaya devam ettim. Yüzümde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu, adeta taştan oyulmuş soğuk bir heykeli andırıyordum. Fakat o hissiz maskenin altından, sol gözümden kopan tek bir yaş damlası yanağımdan süzülüp çeneme düştü. Ağlamıyordum, sadece içimdeki o zehir sessizce taşıyordu.

Uzanıp diş fırçamı aldım. Üzerine sıktığım macunla dişlerimi fırçalamaya başladım. Fırçanın sert kılları diş etlerimi sızlatsa da durmadım. Ağzımdaki o tadı, zihnimdeki o kirli hatıraları kazıyarak yok etmek istercesine sertçe fırçaladım.

İşim bittiğinde ağzımı durulayıp yüzümü havluyla kuruladım. Banyonun ışığını kapatıp karanlığa adım attım. Merdivenleri yavaş ve temkinli adımlarla inerek alt kata ulaştım. Doğrudan dış kapıya gidip kilidi iki kez çevirdim. Metaldan gelen o tok ses, dış dünyayla arama çektiğim sınırın mührüydü.

Mutfağa geçip sandalyenin üzerine düşmüş olan kalın battaniyeyi kollarıma doladım. Salona yönelip koltuğa uzandım ve battaniyeyi başıma kadar çekip o karanlık, korunaklı yerin içine sığındım. Yaralarımın ince ince sızlamasına direnip, gözlerimi kapatıp kendimi uykunun o ağır kollarına bıraktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.