Güneş, kalın perdenin arasından sızan keskin bıçaklar gibi gözlerimi yardı. Uyanışım, ciğerlerimi yırtarcasına bir öksürük kriziyle oldu. Her öksürükte, göğüs kafesim daha da sıkılıyor, boğazımda parçalanmış cam parçaları yutuyormuşum hissi tüm dinamikliğimi yerle bir ediyordu. Komodinin üzerinde titreşen telefona uzandığımda, parlak ekrandaki rakamlar gözlerimi acıttı
10:12. Geç kalmıştım.
"Lanet olsun.."
diye fısıldadım, ama çıkan ses, kendi kulağıma bile yabancı geldi. Dudaklarım kurumuş, çatlamıştı. Nefes alışverişim, kesik kesik hırıltılı çıkıyordu. Aceleyle yataktan fırladım, üzerime siyah kazak, pantolon geçirdim. Aynadaki solgun, göz altları morarmış yansımama, bakmamaya özen göstermeye bile zamanım yoktu. Ne kadar işe gitmek istesemde
bedenim hastalık yüzünden pes etmek istiyordu.
Arabaya bindiğimde, pencereleri sonuna kadar açıp serin sabah havasını ciğerlerime doldurmaya çalıştım. Ama taze hava, o derindeki iltihaplı hırıltıyı temizlemeye yetmiyordu. Kasabanın sessiz sokaklarında ilerlerken, her köşe başı bir anıyı canlandırıyor, her ev sanki bana suskun bir suçlamayla bakıyordu. Karakolun önüne geldiğimde, yavaşça motoru durdurdum. Burası, eski şehirdeki o devasa, soğuk emniyet kompleksinden çok farklıydı. İki katlı, mütevazı bir binaydi. Önünde, yüz yıllık dev çınar ağaçları dallarını uzatmış, gölgeleriyle binayı adeta koruyordu. Daha samimi, daha... kişiseldi. Ve bu beni bir an için rahatlattı.
İçeri adım attığımda, burnuma ilk çarpan şey, şehirdeki karakollara ait olan o keskin dezenfektan ve ter karışımı kokunun yerini alan, taze demlenmiş kahve ve eski ahşabın mis gibi kokusu oldu. Beklediğim asık suratlar, sorgulayıcı bakışlar yerine, masalarından kalkan birkaç memurun yüzündeki samimi, meraklı gülümsemeleri gördüm. Birisi elindeki fincanı havaya kaldırıp
"Günaydın!"
diye seslendi. Bu sıcaklık, önceki iş yerime göre bir anlığına garip geldi.
Gözlerim, yeni ortağımı aramaya başladı. Koridorun sonundaki masada, dosyalar arasında kaybolmuş bir figür dikkatimi çekti. Ben yaklaşırken, adam ağır ağır başını kaldırdı, beni görünce ayağa kalktı.
30'lu yaşlarının başlarında, saçları düzgün taranmış, üzerinde ütülü bir gömlek ve sade bir ceket vardı. Boyu benden bir baş uzundu ve duruşunda, bir ağırbaşlılık, mesafeli bir profesyonellik vardı. Adımlarımı yavaşlattım. Koridordaki diğer sesler silikleşti.
Elini uzattı,
"Bayan John, sanırım?"
"Evet sizde Bay Miller olmalısınız"
Sesim, boğazımdaki iltihaplı dokuyu zorlayarak çıkmış, hırıltılı ve kısıktı.
"Kusura bakmayın, ilk günden böyle... bir enkaz halinde olmayı planlamamıştım."
Ethan Miller, uzattığım eli sıkıca ama fazla uzun tutmadan kavradı. Avucu serin ve kuruydu. Yüzünde en ufak bir yargı, şaşkınlık ya da acıma ifadesi yoktu. Sadece, durumu analiz eden, nötr bir ifadeyle baktı.
"Hoş geldiniz ve önemli değil, Bayan John. Başımıza gelmeyen kalmıyor,"
dedi. Ses tonu, tıpkı görünüşü gibi, ne çok soğuk ne de sıcaktı
düz, pürüzsüzdü. Benim aksime.
"Geçmiş olsun. Ofisime buyurun."
"Sağolun,"
diyerek elimi çektim ve onu küçük, düzenli ofisine kadar takip ettim. Duvarlarda bölgenin haritaları ve bir kaç tablo asılıydı. Masası tertemizdi.
Miller, masasına geçip önündeki fotoğraflarında bulunduğu hafif kalın dosyayı bana doğru itti. Parmak uçlarını masaya yerleştirdi.
"Uzun yoldan geldiğiniz için vakayı detaylı inceleme fırsatınız olmamıştır diye tahmin ediyorum. İsterseniz ben özet geçeyim."
Öksürüğümü bastırmak için yutkundum ve boğazımı temizledim.
"Dosyayı gözden geçirdim. Temel bilgiler var. Peki siz neler biliyorsunuz? Yerel bağlantılar? Görgü tanıkları?"
Miller, dosyadan bir fotoğraf çıkarıp masanın üzerine koydu. Maktulün yüzüydü. "Samuel Riggs. 32 yaşında. Bir veri analiz şirketinde uzaktan çalışıyordu. Ailesi, eşi ve çocuğu, yaklaşık 800 kilometre ötede, Greenwood'da yaşıyor. Buraya
'iş için bir kaçamak' yapmaya geldiğini söylemiş. Otel kayıtları var."
Miller, bir başka kağıdı gösterdi.
"Olay yerinde bulduğumuz kıyafetlerin etiketleri duruyor. Hepsi yeni, üzerlerinden hiç yıkanmamış. Üzerinde doğru düzgün kanıt olacak bir şey bulamadık. Tertemiz."
"Yani kıyafetleri katil giydirdi, ya aklındaki profile benzetmeye çalışıyor ya da ortalık çok pislendi"
diye mırıldandım, zihnim hızla çalışmaya başlamıştı. Hastalık, odaklanma gücümü kemiriyordu ama işin mantığı beni kendine çekiyordu.
"Aynen öyle,"
diye onayladı Miller, sesindeki hafif bir onay tonuyla.
"Telefonu kayıp. Son sinyal, taksiyle geldiği noktadan. Taksi şoförünü bulduk, bugün ifadesini alacağız. Aileyle görüştüm, ama karısı bugün tekrar görüşmek istediğini söyledi. Öğleden sonra ifadesini tekrar vermek için gelecek. Yüz yüze görüşeceğiz."
"Ailede herhangi bir gerginlik? Sorunlu bir evlilik? Aldatma?"
diye sordum, gözlerimi fotoğraftaki adamın yüzünden ayırmadan.
Miller, hafifçe omuz silkti.
"Söylediklerine göre, mükemmel bir eş, harika bir baba.
'Melek gibi bir adam' tabirini kullandılar. Ancak,"
diye ekledi, kaşlarını bir milim kaldırarak,
"Sanırım oradakilere çekindiği için olacak ki karısı biraz suskundu."
Tam o sırada, Miller'ın masasındaki telefon titreyerek çaldı. Ekranında 'Teknik Ekip' yazıyordu. Açtı, kısa bir
"Anlıyorum" dedikten sonra kapattı. Hızla ayağa kalktı ve ceketini aldı.
"Taksi şoförü bulunmuş, görüntüler de hazır. Gidiyoruz."
Miller'ın araba kullanışı da tıpkı kendisi gibiydi.
Verimli, dikkatli, gereksiz manevra veya konuşma içermeyen. Ben, pencereden dışarıyı izlerken, boğazımdaki yanma ve başımda zonklayan ağrıya rağmen, zihnim vakayı parçalara ayırıyordu. Neden bu kasaba? Kıyafetler neden yeni? Bu kadar temiz bir cinayet, öfke değil, plan işiydi.
Taksi durağına geldiğimizde oldukça eski duruyordu. Kameraların bile düzgün çalıştığından şüpheliyim.
Sarı bir taksinin yanında tir tir titreyen orta yaşlı bir adam bizi bekliyordu. Miller rozetini gösterdi, ben de hastalıktan sarsak bir şekilde onu takip ettim.
"Ben... benim bir suçum yok, amirlerim,"
diye söze başladı şoför, elleri cebinde, bakışları yerde.
"Sadece müşteri aldım, bıraktım."
"Samuel Riggs'i dün gece kaçta aldınız? Nereden?"
bunlar dosyada geçsede yinede sordu Miller, sesi sakin ama otoriterdi.
"Gece yarısına yakın, istasyonun önünden. Yanında biri vardı. Bir kadın."
İçimde bir şeyler canlandı.
"Kadını tarif edin."
Sesim hırıltılı çıktı, öksürmemek için zorladım kendimi.
Şoför, alnındaki teri silerek anlatmaya başladı.
"Kadın.. ünlü falan gibiydi. Ya da öyle davranıyordu. Tanınmak istemiyordu. Üzerinde kocaman, koyu renk bir pardösü, başında şapka, yüzünde de o büyük siyah maskelerden vardı. Gözleri bile tam görünmüyordu, pardösüsünün yakasını öyle kaldırmıştı ki.."
"Araç kamerası?"
diye atıldım.
"Görünmez ki!"
dedi şoför çaresizce.
"Kadın biner binmez kameranın olduğu köşeye doğru döndü, başını eğdi, yakasını kaldırdı. Kamerada sadece şapkasının tepesi ve pardösünün omuzu görünüyor. Bilerek saklandı, eminim."
Miller'ın kaşları çatıldı.
"Boyu? Ses tonu? Bir şey söyledi mi?"
"Boyu... oturuyordu, tam kestiremedim. Ama adamın yanında çokta ufak tefek değildi, adam uzundu zaten. Sesini hiç duymadım. Konuşmadı. Yolun yarısında, kadın adamın bacağına dokundu. O an adamda, 'Tamam, burada ineceğiz' dedi. İndikleri yer de ıssız bir orman yolunun başıydı."
Tam o sırada, karakoldan genç bir teknisyen koşarak yanımıza geldi.
"Görüntüleri iyileştirdik ve harita üzerinde rota çıkardık. Bir bakmanız gerekiyor."
Ofise döndüğümüzde, ekranda taksi içi kamera görüntüsü vardı. Görüntü bulanıktı, ama kadının kasıtlı hareketi netti.
Kameradan kaçmak. Arka koltukta, Riggs rahat görünüyordu, hatta gülümsüyordu. Yanındaki karanlık, anonim figür ise ürkütücü bir sessizlik içindeydi.
Adamın üzerindekileri sessizce mırıldandım, ekrana iyice yaklaştım. Boğazımdaki acıyı unutmuştum.
"Üzerinde koyu renk bir kazak ve kot pantolon var."
Miller başını salladı.
"Büyük ihtimalle Dna'sı kıyafetlerine geçmiştir bu nedenle kıyafetlerini değiştirdi. Sizce?"
"Ya da bir kişiye benzetmeye çalıştı. Saçları.. Olay yerindeki saçlarını hiçbir fotoğrafında göremedim?"
Diye sorar gibi konuştum, elimi çeneme dayayarak.
"Olabilir. Ya da saçları 'sadece' dağıldı."
"Eğer gerçekten birine benzetmeye çalışmak gibi bir amacı varsa, kıyafetlerine el attığı gibi saçlarını da bir el atmıştır. Ya da sizin dediğiniz gibi sadece bir dağılma. Ve eğer bu işi tek başına yaptıysa, baygın bir adamı taşıyacak fiziksel güce sahip olmalı. Sporcu, antrenmanlı biri."
Miller, not aldı. Ardından telsizinden karakola bildirdi
"Civardaki spor salonlarını, Bu özelliklerdeki kadınları tarayın. Ve bu kadının buraya gelirken ki otobüs kayıtlarını. Bulun."
Hastalık ne kadar zorlasa da kendimi zorlayarak ilerledim Miller kapının kilidini açınca içeriye attım kendimi.
Gün ilerledikçe, hastalığın ağırlığı üzerime daha çok çökmeye başladı. Öğle saatlerine yakın, Miller ile birlikte kasabanın sessiz bir köşesindeki motelde, Riggs'in kaldığı odayı inceledik. Oda düzenli, neredeyse hiç dağılmamıştı.
Elimiz boş dönmüştük. Koca bir sıfır, pekte beklediğim gibi olmamıştı. Karakolun havası ağırdı. Bayan Claire oradaydı, bir köşeye tünemiş, kocasının ölüm haberini bir zırh gibi kuşanmış bizi bekliyordu. Zamanlaması kusursuzdu.
30'lu yaşlarının başında, gözleri şiş ve kırmızı, yüzü bir umutsuzluk maskesi gibiydi.
"Claire Hanım, bu ortağım Scarlett John. Öncelikle tekrardan geçmiş olsun diyorum. Bize söylemek istediğiniz o şey nedir?
Samuel'in bu kasabaya gelme nedeni tam olarak neydi?"
"İş.. iş kaçamağı dedi. Her zaman çalışkandı. Mükemmel bir adamdı. Evliliğimizde bir sorun yoktu.. Ama.. ama o beni sevmiyordu. Ailesi ne kadar kabul etmese de o beni aldatıyordu. Eminim."
"Dediğinize göre iş arkadaşları ile de bir sorun yaşamıyordu. Hatta sorun yaşadığı kimse yoktu? Değil mi?"
"Evet. Herkes onu severdi. Çok nazik, çok yardımseverdi. Sadece.. sadece bazen fazla iyiydi. İnsanlar bunu kullanabilirdi."
"Peki, son zamanlarda, yani sizi aldattığını düşündüğünüz zamanlarda. Ona gelen bir hediye, yeni gelen bir şey. Ya da bir şarkı bile olabilir. Yeni dinlemeye başladığı. Yani insanlar aşık olunca bilirsiniz, şarkı söylemeye yeni bir hayvan sahiplenip ismini ortak koyarlar. Bu insanlarda sık görülen bir şeydir."
"Şarkı.. Son zamanlarda sık söylediği bir şarkı vardı. Ama ama ismini bilmiyorum. Ha-hatırlayamıyorum.. Üzgünüm öldüğü gerçeği.. Hâlâ, hâlâ bir bıçak gibi durmadan saplanıyor."
Kadının üzüntüsünü görünce büyükanneme ihanet etmişim gibi benimde karnıma bir şeyler saplandı. Konuşamadım. Ben susunca Miller sanki beni anlamışçasına cevap verme görevini devraldı.
Önemli değil hanımefendi. Biliyoruz zor bir şey. Ama aklınıza gelirse, lütfen ilk işiniz bize haber vermek olsun.
Çalışanlardan biri Miller'a su verdi Miller da kadına uzattı.
"Benim şu an işim vardı, kusura bakmayın. Ama hatırlayınca emin olun size haber vereceğim."
Kafa salladım ve cebimden hep yanımda taşıdığım kartımı uzattım. Miller önceden kendisinin kartını vermiş olmalıydı.
Kadın kartı alıp çantasına atarken bir şey hatırlamışçasına kafasını kaldırdı.
"kusura bakmayın az daha unutuyordum."
Çantasından, gümüş rengi bir dizüstü bilgisayar çıkarıp masanın üzerine, Miller ile aramıza bıraktı.
"Bu onun şahsi bilgisayarı. Belki aradığınız cevaplar bundadır. Ben açmayı denedim ama şifresini bulamadım. Teknik ekibiniz belki bir yolunu bulur."
Miller bilgisayara konuştu
"Teşekkürler Claire Hanım, bu bizim için çok değerli bir ipucu."
Kadın başka bir kelime etmeden odadan süzülüp gitti.
Odada yalnız kaldığımızda Miller, not defterine bir şeyler yazdı. "İki hikaye var," dedi, sesi düşünceli.
"Ailenin gördüğü kusursuz adam ve taksideki gizemli kadınla buluşan, belki de çifte hayat yaşayan bir adam."
Masanın üzerindeki gümüş rengi bilgisayar, kurbanın tüm sırlarını içinde barındıran soğuk bir tabut gibi duruyordu. Ya da hiç bir şeyin olmadığı boş bir bilgisayar. Boğazımdaki o inatçı ağrıyı bastırmak için boğazımı temizledim.
"Bilgisayarda pek bir şey yokmuş gibi geliyor. Olsaydı telefon gibi o da bulunamazdı. Katil işini biliyor."
"Hemen pes etmeyin dedektif John daha yeni başladık, bilgisayarı teknik ekibe götürüyorum lütfen sizde geri kalan konuşmaları halledin"
Hayır bu pes etmek değildi. Sadece bir kabullenişti, ama umarım yanlış bir kabulleniş olur.
"Peki kolay gelsin Bay Miller"
Günün geri kalanı, spor salonlarına yapılan telefon görüşmeleri, otel çalışanlarıyla tekrar konuşmalar ve teknik raporları beklemekle geçti. Saatler ilerledikçe, bedenim isyan ediyordu. Ateşim çıkmıştı, titriyordum ve öksürük nöbetleri arasındaki süre kısalıyordu.
Akşamüstü, karakoldan ayrılıp arabama yöneldiğimde, ayakta duracak halim yoktu. Gözlerim kararıyor, midem bulantılı bir halde boşlukta asılı kalıyordum. Arabaya çöktüm ve direksiyona yaslandım. O sırada, torpidonun yanındaki boşluğa bakışım takıldı. Orada, taşınırken getirdiğim, üzeri tozlu, süslü bir çikolata kutusu duruyordu. Anneanneme vermek için almıştım. Asla veremedim. Tatlı bir düşünce, fakat anlamsız bir hediyeydi şimdi. İçim burkuldu.
Eve doğru sürerken, bulutlar yeniden toplanıyordu. Bahçe kapısının önüne geldiğimde, birkaç komşu, ellerinde alışveriş torbalarıyla beni bekliyor gibiydi. İçlerinden biri, orta yaşlı, keskin bakışlı bir kadın öne çıktı. Ben arabadan inerken, sesini yükseltti.
"İşte! Uğursuzluk getiren geldi! Babası bu kasabayı lekeledi, şimdi de kızı cesetlerle geri döndü!"
Diğerleri homurdandı, onaylar gibi başlarını salladılar.
Olduğum yerde çakıldım kaldım. Adrenalin yerine, yoğun bir yorgunluk ve çaresizlik kapladı içimi. Ağzımı açıp bir şey söylemek istedim, ama boğazımda kelimeler değil, sadece bir yumru oluşuyordu. Gözlerimi yere diktim, onları görmezden gelip kapıya yürümeye çalıştım.
"Yeter!"
Ses, keskin ve otoriterdi, sokakta yankılandı. Herkes sustu. Kafamı çevirdiğimde, karşı komşumun kapısında, Dean'ın dikildiğini gördüm. Yüzünde sıradan bir ifade yoktu; soğuk, kontrollü bir öfke vardı. Arabasından yeni inmiş gibiydi, ceketini koluna atmıştı.
"Bu kadının, babasının işlediği suçlarla hiçbir ilgisi yok,"
dedi, sesi buz gibiydi ve netti.
Sanki beni zorla savunuyormuş gibi hissettirdi.
"Eğer bir şikayetiniz varsa, karakola gidip resmi şikayette bulunun. Ama komşumun kapısının önünde, hastalıktan ayakta zor duran birine çemkirmenize izin vermem. Şimdi dağılın. Dağılmazsanız, mülke tecavüz ve rahatsızlık verme suçundan polislerle uğraşmak zorunda kalırız."
Söyledikleriyle birlikte, söyleyiş tarzı etkili oldu. O mesafeli, tehditkâr ton, kalabalığı dağıttı. Homurdana homurdana uzaklaştılar. Dean, onlar gidene kadar bekledi, sonra bana baktı. Bakışında ne bir sıcaklık, ne bir teselli vardı. Sadece, yapılması gerekeni yapmış bir adamın ifadesiydi. Bakışlarımı hemen yere indirdim istemsizce, o da zaten hiçbir şey söylemeden kapısını açıp içeri girdi ve kapattı.
Onun bu mesafeli müdahalesi, içimde tuhaf bir sızı bıraktı. Beni savunmuştu, ama sanki zorlaydı. Gerçi kendimi onun yerine koyunca anlayabiliyorum duygularını. Arabaya geri döndüm, çikolata kutusunu aldım. Kendimi eve zorla attım. Mutfakta, kendime basit bir tost yapıp yemeye çalıştım. Boğazımdan her lokma, bir işkence gibi geçiyordu.
..
Kahvemi içerken, balkondan Dean'ın evinin penceresindeki cılız ışığa baktım. Lily'nin abisi.. Her şeye rağmen. Bir an, içimde bir dürtü belirdi. Mantıklı değildi, hastalık ve yalnızlığın verdiği bir zayıflıktı belki de. Çikolata kutusunu kaptığım gibi dışarı çıktım. Karşıya geçtim ve kapısını çaldım. Kalbim hızlı hızlı atıyordu, ama bu korkudan değil, derin bir mahcubiyet ve belki de minnet duygusundandı.
Kapı hemen açılmadı. Tam vazgeçip dönecektim ki, kilidi çevrildi ve kapı aralandı.
"Scarlett?"
Dean, saçları nemli dağınık, üzerinde zar zor geçirdiği bir tişört ve baggy eşofmanla karşımdaydı. Yüz ifadesi nötrdü, sadece hafif bir sorgulama vardı bakışlarında.
"Rahatsız etmiyorumdur umarım,"
dedim, sesim çatallı ve ne kadar güçlü çıkarmaya çalışsamda güçsüzdü.
Kutuyu ona uzattım.
"Bu... biraz erimiş olabilir, kusura bakma. Ve... demin, olanlar, yani, beni savunduğun için teşekkür etmek istedim. Bunu yapmak zorunda değildin."
Düzgün konuşamıyordum. küçüklüğümden beri, onunla konuşurken böyleydim. Ama bu onun yüzünden değildi. Özellikle şuanki hiç değildi. Bu Lily'e olanlar yüzündendi. Mahçupluk. Dean, kutuyu eline aldı, üzerindeki desene şöyle bir baktı, sonra tekrar bana döndü.
"Sadece adaleti sağlamaya çalıştım,"
dedi, sesi düzdü, ama içtenlikten tamamen yoksun da değildi.
"Komşuluk hakkı."
Aramızda ağır bir sessizlik çöktü. Kafamı hafiften indirdim. Öksürmemek için dudaklarımı ısırdım. Tam vedalaşıp dönmek için kafamı kaldırdım ki, Dean kapıyı biraz daha araladı.
"Dışarısı soğuk. İçeri geçmek ister misin? Ayaküstü durmayalım."
Şaşırdım. Beklemiyordum. Yutkundum ve yavaşça başımı sallayıp içeri adım attıp, ayakkabılarımı çıkardım. Dean, kutuyu mutfak tezgahının üzerine, özensizce bıraktı.
Salona geçtiğimizde, evin düzeni ve temizliği dikkatimi çekti. Evin eski halinden eser yoktu. Minimal, işlevsel, kişisel. Eşya neredeyse yok gibiydi. Bana koltuğu gösterdi, kendisi karşıma oturdu.
Sessizlik gerildi. Ben, ellerimi birbirine kenetlemiş, bakışlarımı dizlerime dikmiştim. İçimdeki her şey, o özrü söylemek için debeleniyordu. Cesaretimi topladım.
"Dean,"
dedim, başımı kaldırmadan, sesim titriyordu.
"Lily... kardeşin hakkında. Olanlar için... yani o adamın yaptıkları için... Ben... ben gerçekten de çok özür dilerim. Böyle olmasını asla istemezdim. Keşke, keşke daha iyi bir arkadaş olsaydım. Daha fazla şey görseydim."
O an, odadaki hava dondu sanki. Dean'ın yüzünde bir kasılma oldu. Çenesi sıkılaştı, bakışları aniden uzaklaşıp penceredeki karanlığa dikildi. Sanki onu görünmez bir yumrukla vurmuştum. Bir şey söylemek istedi, belki acımasız bir gerçek, belki de bir küfür. Ama söylemedi. Sadece, derin, titrek bir nefes aldı.
Hızla ayağa fırladım.
"Ben... bu konuyu açmamalıydım. Özür dilerim, gitmem gerek.."
Cümlemi tamamlayamadan, boğazımdaki o kontrol edilemez, şiddetli öksürük dalgası beni ele geçirdi. İki büklüm oldum, ellerimi dizlerime dayayarak ciğerlerim sökülüyormuş gibi öksürdüm. Nefes alamıyordum, gözlerim aniden doldu.
Dean, bir an hareketsiz kaldı, sonra hızla yaklaştı.
"Tamam, sakin ol,"
dedi, sesi şaşırtıcı bir şekilde sakin ve sıcak gibiydi, o mesafeli tonu bir anda yok olmuştu. Beni nazikçe koltuğa oturttu.
"Yok bir şeyim. Sadece bir soğuk algınlığı"
"Bu sadece bir soğuk algınlığı değil. Doktora görünmelisin."
"Sorun.. sorun yok,"
diye konuşmaya çalıştım, nefes nefese.
"Burada bekle,"
dedi, sesindeki emir tonu tartışmaya açık değildi.
"Sana bir şey hazırlayacağım."
Mutfağa geçti. Orada suyun kaynamasını, kupaların tıkırtısını dinledim, öksürüklerim yatışmaya çalışırken. Bir süre sonra elinde buharı tüten bir kupayla döndü ve yanıma oturdu.
"İç. İçinde biraz bal ve zencefil var. Evde tek bunlardan kalmış. Boğazını yumuşatır."
Kupayı iki elimle tuttum. Avuçlarımın sıcaklığına bıraktım kendimi. Buharını içime çektim, keskin, garip bir koku geldi. Küçük bir yudum aldım. Tadı korkunçtu. Acı, keskin, neredeyse mide bulandırıcıydı. Yüzümü ekşitmemek için büyük bir çaba sarf ettim. Onun iyi niyetini reddetmek istemiyordum. Zoraki bir tebessümle ona baktım.
"Çok güzel olmuş, ellerine sağlık,"
dedim, sesimi olabildiğince normal çıkarmaya çalışarak.
"Tam da ihtiyacım olan şey."
Dean, dudaklarının kenarında küçük, neredeyse görünmez bir kıvrılma belirdi. Sanki yalanımı anlamıştı. Bakışları, ilk kez, o sert perdenin arkasından sızan bir yumuşama ile bana döndü.
"Hâlâ küçüklüğündeki gibisin, Scarlett,"
dedi, sesi alışılmadık derecede sıcak, ama hüzünlü bir tonla.
"Yüzünden her şey okunuyor. Tadının berbat olduğunun farkındayım. İçilecek gibi değil aslında."
Onun gülümsemesini ve 'Scarlett' ismini söyleyişindeki o tonu hissedince, içimde bir şeyler eridi. Yüzümde gerçek, küçük bir tebessüm belirdi.
"Yine de teşekkür ederim,"
diye mırıldandım.
Bir süre öyle oturduk, sessizce. Daha fazla aramızdaki garip gerginliğe katlanmamak için hızlıca içmeye özen göstermiştim. Bitirince ayrıldım. Eve döndüğümde, zihnim o günkü olaylar, Dean'ın beklenmedik yakınlığı ve içimdeki derin suçluluk duygusuyla doluydu. Yorgunluk ve hastalık, her yerimi sarmıştı. Banyoya girdim, ellerimi yıkamak için musluğu açtım. Sadece bir tıslamayla, birkaç damla su aktı, sonra kesildi.
"Hayır, lütfen.. Şimdi olmaz,"
diye bıkkınkıkla konuştum. Derin bir nefes alıp lavabonun altındaki dolap kapağını açtım. Karanlık ve nemli bir boşluktu. Elimi uzatıp ana vanayı aradım. Parmaklarım soğuk, ıslak bir metale ve ahşaba değdi. Ancak, bir şey dikkatimi çekti. Alt raftaki tahta, diğerlerinden biraz farklı duruyordu, kenarı daha koyuydu. Merakla parmağımla kenarına bastırdım. Hafif bir gıcırtı ve gevşeme hissi geldi.
Kalp atışlarım hızlandı. İki elimle tahtayı kavrayıp kendime doğru çektim. Ahşap, direnç gösterdikten sonra, kulak tırmalayan bir sesle yerinden oynadı. Arkasında, duvarın içine gizlenmiş, yaklaşık yarım metre derinliğinde, zifiri karanlık bir bölme ortaya çıktı.
Nefesimi tuttum. Elimi titreyerek o karanlığın içine uzattım. Parmak uçlarım, önce nemden kabarmış, pürüzlü bir kağıt dokusuna, sonra da soğuk, metalik bir cisme dokundu. Yavaşça dışarı çıkardım.
Avucumda, siyah, suni deri kaplı, kenarları rutubetten kıvrılıp yapışmış bir defter ve eski, tozlu, küçük bir el kamerası duruyordu.
Banyo fayanslarının soğuğuna çöktüm, sırtımı duvara dayadım. Önce defteri açtım. İlk sayfalar boştu. Ortalarına doğru ilerledikçe, sayfaların üzerine düzgün, baskın bir el yazısıyla yazılmış listeler belirdi. Kız isimleri. Yanlarında yaşlar olduğunu düşündüğüm sayılar vardı. Onlarca isim. Gözlerim, listeyi tararken dondu kaldı. Orada, diğerlerinin arasında değildi en sondaydı, iki isim vardı,
Lily Henderson - 13
Scarlett Rossi - 12
Sonra, iğrenç bir merak ve tarifsiz bir korkuyla, tozlu el kamerasını elime aldım. Cihaz eski bir modeldi, üzerinde çizikler vardı. Güç düğmesine bastım. Hiçbir tepki yoktu. Tekrar bastım, salladım. Ekran karaydı. Tabii ki çalışmazdı. Onca yıl gizli bir bölmede, nemin içinde kalmıştı. Pil ölmüş, belki de içi paslanmıştı. İçinde ne varda buraya saklamıştı ki? Sanki suçları gün yüzüne çıkmamış gibi..
Pes etmek yoktu. O kamera kayıtlarında mutlaka, bu karanlık bulmacanın çözülmesini sağlayacak bir şeyler vardı. İçerisindekileri tahmin ediyordum ama belki bir umut. Bir umut herkes yanılıyordur, ve o adam, babam.. öyle bir pislik yapmamıştır diye görmek istedim.
Hemen kameranın yanlarına, altlarına baktım, parmak uçlarım titreyerek SD kart yuvasını aradım. Nihayet, küçük bir plastik kapağın altında buldum. Kapağı zorlayarak açtım. İçinden çıkan minicik hafıza kartı kirli ve pisti. Üzerinde kurumuş çamur lekeleri ve küçük toprak taneleri vardı. Birisi bu kartı, kanıtları saklamak için toprağa gömmüş, belki de uzun süre orada tutmuştu.
SD kartı alıp hemen dışarı çıktım. Hava, geçmişin ağırlığını taşıyan bir kasvetle yağmur yağdırıyordu. Arabama atladım, kapıyı hızla kapattım, dizüstü bilgisayarımı açtım. Arabanın içi sadece ekranın mavimsi ışığıyla aydınlanıyordu. Parmaklarım soğuktan ve gerilimden dolayı zar zor haraket ediyordu. SD kartı yuvaya zar zor, üçüncü denememde doğru şekilde takabildim.
Bilgisayarım bir ping sesi çıkardı, ekranın köşesinde minik bir uyarı belirdi.
Kalbim göğsümde güm güm atıyordu. Fare imlecini sürükledim ve o simgeye çift tıkladım. Ekranda, isimsiz bir sürücü penceresi açıldı. İçinde yalnızca birkaç klasör vardı. İlki, "Normal" kelimesiyle etiketlenmişti. Nefesimi tutarak üzerine tıkladım.
İlk fotoğraflar, dijital bir karıncalanma ve siyah parazitlerle doldu, sanki kayıt bozulmuştu. Sonra, titreyerek netleştiler. Görüntülerde küçük kızlar vardı. Parklarda koşan, saklambaç oynayan, dondurma yerken gülen kızlar..
Görüntüler teknik olarak temizdi ama onları çeken merceğin ardındaki niyet, her kareye sinmiş bir pislik, bir iğrençlik katıyordu. Bu masum anlar, kirli bir zihnin av sahasının kaydı gibiydi. Midem hafifçe bulandı.
Sonra, gözlerim bir sonraki klasöre kaydı. Adı sadece yine tek bir kelimeydi, korkunç ve vahşi
"Çıplak."
İçimde her şey sanki dondu. İmleci o kelimenin üzerine getirdim. Tıklama sesi, arabanın sessizliğinde top sesi gibi patladı. Klasör açıldı.
Ve kanım gerçekten dondu.
Gözlerim ekrana mıhlanmıştı. Bir saniye, iki saniye.. Sonra bir içgüdüsel tepkiyle gözlerimi sıkıca kapadım, başımı tavana doğru kaldırdım. Bir elimle bilgisayarı hafif indirdim. Boğazıma kocaman, yutulmaz bir yumurta oturmuş gibiydi. Nefes alamıyordum. Ciğerlerim sıkışmış, havayı içeri çekemiyordu. Hemen yandaki camın düğmesine uzandım, panikle aşağıya bastırdım.
Soğuk, ıslak gece havası ve yağmur serpintileri yüzüme çarptı. Ağzımı açıp derin, hırıltılı bir nefes almaya çalıştım, ama ciğerlerime sadece kesik kesik, yetersiz hava dolabiliyordu. Gözlerimden, öfkenin, tiksintinin ve tarifsiz bir acının sıcak yaşları süzüldü. Orada, o küçük ekranda, çocuklukları, masumiyetleri ve bedenleri hunharca ihlal edilmiş küçük kızların görüntüleri vardı. Fotoğraflar, videolar.. İnsanlıktan çıkmış bir koleksiyon. Sanki ekrana bakmak zehirlemek gibiydi.
Sarsıla sarsıla, bir sonraki klasöre baktım. Bu sefer isimsizdi, sadece boşluktu. Belki de en tehlikeli olan buydu. Ötekinden daha beter ne olabilirdi ki gerçi.. Tıkladım.
Ve işte o zaman dünyam tekrardan paramparça oldu.
Gözlerim kocaman açıldı, şaşkınlık ve dehşetten yerlerinden fırlayacak gibiydi. Ekranda ben vardım. Ben bu kadarını bilmiyordum.. Bir adam nasıl öz kızına bu gözle bakabilirdi ki..?
Odamda üstümü değiştirirken çekilmiş, habersiz olduğum bir çok fotoğraflar.. Annemin cinsel içerikli fotoğrafları..
Ve sonra.. Lily.
Lily'nin çıplak, korku dolu, gözleri büyümüş görüntüleri. Benim evimde, evimin tuvaletindeki, evimin bir odasındaki, o anlar. Benim körlüğümün, onun çığlığının sessiz kanıtları.
Buğulu gözlerimle bir video açtım.
Görüntü, yukarıdan, bir pencereden çekilmişti. Kadrajda, yemyeşil bir bahçe ve iki küçük kız vardı.
Biri ben, 12 yaşında, saçlarım rüzgarda uçuşuyor. Diğeri Lily, benden bir yaş büyük, bana bir çiçek uzatıyor, gülümsüyordu. Masumiyetin en saf, en savunmasız hali. Kameranın lensi, bizim üzerimizde geziniyor, yakınlaşıyordu. O bakış, bir babanın sevgi dolu bakışı değildi. Nesneleştiren, kayıt altına alan, iğrenç bir bakışıydı.
Sonra, videonun ses kanalında bir gürültü duyuldu. Görüntü ani bir hareketle sarsıldı, yana kaydı, yere odaklandı. Arka planda, aceleci, öfkeli ayak sesleri ve bir kapının sertçe açılma sesi geldi. Sonra, o ses. Annemin sesi. Fısıltıyla karışık, ama her hecesi zehir gibi keskin ve net bir şekilde duyuldu.
"Bana bak!"
diye hırladı, sesi korku ve öfkeden titriyordu.
"Onlara dokunmayacaksın! Duydun mu beni? Diğer.. diğer pisliklerine, o uzaktaki, kimsesizlerle yaptıkların.. onlara göz yumduğuma bakma. Ama bu çocuklara asla, asla dokunamazsın! Bu evde, benim gözlerimin önünde asla! Onlar özellikle Scarlett ASLA olmaz!"
Bir çarpma sesi, bir erkek homurtusu, sonra kameranın yere düşüp yuvarlanırken çıkardığı cızırtılı ses. Görüntü, tavandan, halıdaki bir desene kaydı ve çok geçmeden aniden karardı.
Ama annemin o son, çaresiz, sinir dolu tehdidi, odanın sessizliğinde, kulağımda çınlamaya devam etti. Orada, donup kalmıştım. 'Diğer pislikler.. uzaktaki, kimsesizler...' O kadın, O adamın yaptığı pisliklerden haberdardı. Ama onlara da yazık değil miydi? Onlarda bizim gibiydi. Kimsesiz olmaları mı onları farklı, o kadının dediği gibi 'pislik' kılıyordu? Göz yummuştu. Para için olanlara göz yummuştu.
Ve ben... ben hiçbir şey görmemiş, duymamıştım. Sadece mutlu, güvende, sevildiğini sanan bir çocuktum. Kör bir mutluluk içinde, karanlığın, pisliğin tam ortasında yaşamıştım. Tüm çocukluğum, bir yalandan ibaretti. Evin çatısının altındaki canavarlar, en güvendiğim 3 insanın ilk 2'siydi..
Bu sefer tekrar nefesim kesildi, tamamen. Boğazım sıkılıyor, ciğerlerim yanıyordu. Bir çığlık atmak istedim ama sesim çıkmadı. Sadece sessiz, iç paralayan bir çığlık oldu. Tiksinti, öfke, suçluluk ve mutlak bir çaresizlik içimi kemiriyordu. Bilgisayarı, ekrandaki o iğrençliği, o ihaneti kapatamamak elde değildi. Parmaklarım titreyerek güç düğmesine uzandım ve bastım, bastım ve kendimi koltukta daha küçültüp bacaklarımı kendime çektim.
Arabada, kapılar kilitsiz, dünyadan tecrit edilmiş bir halde, gözyaşlarım dinmek bilmedi. Ağlamak, içimdeki o korkunç gerçeği hafifletmiyor, sadece boşaltıyordu. Her hıçkırık, O gördüklerimi, Lily'nin bakışlarını getiriyordu. "Baba" dediğim, sevgiyle sarıldığımı sandığım adamın kim olduğu gerçeği... "Anne" diye güvendiğim, sığındığım kadının sakladığı pislikler... Yıllar önce ruhumu nasıl paramparça ettilerse, şimdi aynı bıçaklar, eski yaraları deşerek, çok daha derine saplanıyordu.
Ve o zaman, tek sığınağımı, beni toparlayan, yaralarımı saran, büyükannemi hatırladım. Onun yokluğu, bu kez daha keskin, daha acımasız bir şekilde içimi oyuyordu. Onun sıcaklığı yoktu artık. Tek başınaydım. Bu düşünce, gözyaşlarımı bir sel haline getirdi. Yorgunluk, şok ve bu bitmeyen ağlama nöbeti en sonunda beni yenik düşürdü. Başım kapıya dayalı, yüzüm kuruyan gözyaşları ve sümükle kaplı, sarsıntılı nefesler arasında, acının kollarında uykuya daldım.
...
Sabah, gün doğumunun soluk, lacivert ışığıyla uyandım. Hava henüz aydınlanmamıştı. alacakaranlık, içimdeki kasvetle tamamen uyumluydu. Vücudum bir ceza gibi ağırlaşmıştı. Gece boyunca açık kalan camdan sızan soğuk, hastalığımı daha da kötüleştirmişti. Boğazım tırmalayıcı bir ağrıyla yanıyor, her yutkunuşta bıçak saplanıyordu. Başım zonkluyordu, eklemlerim ağrıyordu. Ateşimin yükseldiğini, alnıma dokunduğumda avucumun yanışından anladım.
Zar zor arabadan çıktım, dengesiz adımlarla eve girdim. Sanki gece boyunca dinlenmemiş, bir savaşın ortasında yere yığılmış da şimdi kalkmaya zorlanıyormuşum gibiydi. Sıcak bir duş almalıydım, belki üşümem ve titremem geçerdi. Duşun altında, soğuk suyun altına girmem gerekliydi ama yapamadım. Sanki, her bir damla iğne gibi saplanıyor bana. Sıcak suyun buharı, ciğerlerimi daha da zorlayan boğucu bir öksürük nöbetini tetikledi. Çıktığımda aynada yüzüm kıpkırmızı, gözlerimin altı mor halkalarla çevriliydi. Ateşim düşmüyor, aksine yükseliyor gibiydi.
Bir an önce bu evden, bu havadan uzaklaşmalıydım. Kendimi siyah bir sweatşört ve siyah eşofman altına sakladım.
Hızlıca ormanın kenarına attım kendimi. Ateş ve halsizlikle savaşarak, toprak yola adım attım. Serin, nemli orman havası ciğerlerime dolduğunda bir anlık ferahladım, ardından daha şiddetli öksürdüm. Ama yürümeye devam ettim. Ayaklarım ağır ağır, sürüklenerek ilerliyordu. Her adım, geçmişin ağırlığını taşıyordu sanki.
Zorla nefes alıp vererek, soğukta titreyerek yürüdüm. Kendime gelmeye, zihnimi toparlamaya, en azından fiziksel olarak ayakta kalmaya çalışıyordum. Ama her öksürük krizi beni dizlerimin üstüne çökertiyor, ateşin sersemliği dünyayı bulanıklaştırıyordu. Orman, bir huzur ve şifa yeri olmaktan çok, içimdeki hastalığın ve geçmişin çürümüşlüğünün bir yansıması gibiydi. Yürüyüş, bir kaçış değil, sadece acıyı daha derinden hissetmek için yapılan amaçsız, ağır bir yolculuktu. Ve her adımda, toparlanmanın, iyileşmenin, bu sefer çok daha uzak bir ihtimal olduğunu anlıyordum.
En sonunda kendimi bir ağacın altına attım. Ağacın altı, tamda Dean'ın evinin camının karşı tarafındaydı. Cama odaklanmışken, bir anlığına yüz görmüş gibi oldum. Ama sadece bir anlığınaydı. Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Az da olsa kendime gelebilmiştim.
Nemli toprak, çürümüş yaprak ve iğne yaprakların keskin kokusu burnumu doldurdu. Soğuk hava, ince kumaştan geçip doğrudan kemiklerime işliyordu. Her adımda dengemi sağlamak bir mücadeleydi. Ama durmadım. Bu sessizlikte, ormanın keskin, temiz kokusunu ciğerlerime çeke çeke ilerlemek, bir çeşit arınma ritüeli gibi geliyordu. Ta ki, birkaç adım ötemde, sarı-siyah olay yeri bantlarının hâlâ asılı durduğu, boş alanı görünceye kadar.
"İlk kurban buradaydı,"
diye mırıldandım kendi kendime, sesim sise karışıp kayboldu. Göz ucuyla etrafı taradım. Belki bir şey, gözden kaçmış bir ipucu.. Ama bantların etrafı boştu, sadece toprakta, yağmurun aşındırdığı belirsiz çukurlar vardı. Gerçekten de katil, işini profesyonelce halletmiş görünüyordu. Ama henüz her şey bitmedi. Bu yüzden, bunu söylemek için çok erken.
Güneş ışığı, yavaş yavaş sis perdesini yırtmaya, etrafa kesik kesik aydınlık yaymaya başladı. Adımlarım, farkında olmadan beni ormanın daha derinlerine, Miller'ın bahsettiği, eski yangın gözetleme ve kontrol kulübesine doğru götürdü. Oldukça küçük tek katlı, ahşap, zamanın ve ihmalin yıprattığı bir yapıydı. Kamera kayıtlarının merkezi buradaydı. Kapalı mıydı? İçeride biri var mıydı? Miller'ın söylediklerine göre kayıtlar ana bellekle birlikte yok edilmişti.
Merdivenler, ağırlığımla inleyerek gıcırdadı. Kapıyı iki kez, sertçe tıkladım. Tok ses, sabahın dondurucu sessizliğinde çınladı. Hiçbir cevap gelmedi. Bir süre bekledim, sadece rüzgarın yaprakları hışırdattığını duydum. Sonra, umutsuzca, arkamı dönüp uzaklaştım.