Toprak soğuktu. Islak ve yumuşaktı. Hava, durmaksızın yağan yağmurun ağırlığıyla çökmüş, her şeyi ıslak ve yumuşak bir karanlığa hapsetmişti. Mezarlığın yanıbaşında, ıslak toprağın üzerinde, belki bir saat, belki de iki saat boyunca oturmuş, zamanın tüm anlamını yitirdiği o noktaya ulaşmıştım. Yağmurun insafına kalmıştım.
Zaman, parmaklarımın arasından kayıp giden soğuk su damlaları gibi akıp gidiyordu.
Ama benim için zaman, ananannemin ölümüyle son bulmuştu bile.
Üzerime atılan siyah pantolonun paçaları, koyu, yapışkan bir çamur tabakasıyla kaplanmış, ince yün kumaş ağırlaşarak bacaklarımı sınıyordu. Saçlarım, alnıma, yanaklarıma yapışmış, rüzgar estikçe ıslak perde misali gözlerimi örtüyor, sonra acımasız bir soğukla tenime yapışıyordu. Her esintide tüm bedenim bir ürpertiyle sarsılıyor, ama kaslarım sanki taş kesilmişti. Hareket edemiyordum. Sadece bakıyordum. O koyu, nemli, hayatı emen toprağa.
Nihayet, bir çaba sarf ederek yerimden doğruldum. Kemiklerim paslanmış gibi gıcırdadı. Yavaşça, adeta bir heykel gibi katılaşmış boynumu uzatarak mezar taşına baktım. Siyah granitin soğuk yüzeyinde, beyaz boyayla yazılmış harfleri gördüm. Alina John
Büyükannemin adı, doğum tarihi ve ölüm tarihi... Hepsi artık yağmurun aşındırdığı birer boya lekesinden ibaretti. Beni büyüten, bana sevginin ne demek olduğunu öğreten, bana anne olan kadının sesini bir daha asla duyamayacaktım. Onun lavanta kokulu kollarına bir daha asla atlamayacak, pişirdiği tarçınlı kurabiyelerin kokusunu içime çekemeyecektim. Geriye kalan, sadece bu soğuk taş ve altındaki sessizlikti.
Gözlerimi kapattım. Etrafa hakim olan sessizlik, bir boşluk gibi kulaklarımda çınlıyordu. Bütün kasaba, bu kasvetli sonbahar gününde derin bir uykuya dalmıştı. Mezarlık da öyle. Sessizliği yalnızca yağmurun toprağa, taşlara düşen düzenli ve hüzünlü şarkısı, bir de sonbahar rüzgarıyla savrulan, ıslak yaprakların hışırtısı bozuyordu. Ve tabii, boğazımın derinliklerinde düğümlenen, çıkmak isteyip de çıkamayan, sessiz bir çığlığa dönüşen o ağır acının hırıltısı. Artık ağlamıyordum. Göz pınarlarım kupkuruydu.
Sanki tüm gözyaşlarım, tıpkı büyükannem gibi, toprağa karışıp gitmişti. Onca yıldır taşıdığım suçluluk, pişmanlık ve şimdi de beni ayakta tutan kişinin yokluğu..
Hepsi beni o kadar kurutmuştu ki, gözyaşlarım bile bana küsmüştü.
Yavaşça çömeldim. Parmak uçlarımı, mezardan henüz alınmamış, nemli toprağa dokundurdum. Dokunuşumla birlikte bir irkilme geçirdim. Toprak, beklediğimden daha soğuk, daha ıslak ve daha canlıydı. Sanki her zerresi, içine aldığı bedenle birlikte bir sır saklıyordu. Büyükannemin bedeni şimdi bu toprağın altında, bu soğuğun ve karanlığın ortasındaydı. Bir zamanlar beni sarmaladığında tüm dünyayı unutturan o sıcak, yumuşak elleri, huzur veren kokusuyla içimi ısıtan bedeni, şimdi bu çamurla, bu taşla karışmıştı.
Ve ben, hayatını insanların hayatlarını kurtarmaya adamış bir dedektif olarak, onun hayatını kurtarmak için hiçbir şey yapamamıştım. Tüm zekam, tüm kararlılığım, o en çok ihtiyaç duyduğum anda işe yaramamıştı.
Yağmurun şiddeti hafiflemiş, yerini keskin, ısırıcı bir rüzgara bırakmıştı. Rüzgar, ıslak yün paltonun içinden geçerek, soğuk terlerimle ıslanmış tişörtüme ulaşıyor ve kemiklerime kadar işliyordu. Tırnaklarımın arasına dolan çamur, katılaşmaya başlamıştı. Parmak uçlarım, soğuktan ve uzun süren hareketsizlikten uyuşmuş, hissizleşmişti. Ama hiçbiri umurumda değildi. Sadece bekledim. Sanki sabırla, sessizce bekledikçe, toprağın derinliklerinden bir şey yükselecekti.
Belki bir ses,
belki bir fısıltı,
belki de sadece beni rahatlatacak bir hiçlik.
Ama hiçbir şey gelmedi. Sadece sessizlik ve soğuk vardı.
Son bir hamleyle, taşın soğuk yüzeyine sarıldım. Alnımı, keskin kenarına dayadım. Granitin acımasız sertliği, tenimde bir uyarı gibiydi. "Özür dilerim," diye fısıldadım, sesim rüzgarda hemen kayboldu. "Her şey için özür dilerim."
Başımı kaldırırken, dikkatsizce bir hareketle yanağımı taşın keskin köşesine sürtündüm. Derin bir acı değildi, daha çok sızlatan, inatçı bir sıyrıktı. Parmak uçlarımla dokunduğumda, parmaklarımın üzerinde hafif, pas rengi bir leke belirdi. Yüzümü buruşturup, tüm ağırlığımla ayağa kalkmaya çalıştım. Dizlerim protesto edercesine sızladı. Islanmış paltonun ağırlığı beni öne doğru çekti, sendeledim. Pantolonumun paçaları, çamura batmış, botlarımın üzerine yapışmıştı. Bir zamanlar su geçirmez olduğuna güvendiğim botlarım, artık içi ıslak çoraplarla dolu küçük havuzlara dönüşmüştü. Her adımımda, çamur beni aşağıya, toprağın derinliklerine çekiyormuş gibi ağırlaşıyordu.
Arabama doğru ilerlerken, her adım bir işkenceydi. Yağmur tekrar hızlanmış, görüşümü bulandırıyordu. Arabanın yanına ulaştığımda, anahtarı cebimden çıkarmaya çalışan ellerim şiddetle titriyordu. Üçüncü denemede kapıyı açabildim. İçeri girip kapıyı kapattığım anda, dışarıdaki fırtınanın uğultusu, kalın camlar tarafından kesilerek, donuk bir sessizliğe dönüştü. Arabanın içi, kapalı kalmaktan ağır, havasız bir kokuyla doluydu. Göğsümün derinliklerinden, uzun zamandır tuttuğum bir nefesi boşaltır gibi hırıltılı bir soluk verdim. Arka camlardan birini bir parmak aralayarak, içerideki boğucu havayı biraz olsun dağıtmaya çalıştım. Ellerimi, soğuk deri direksiyona kenetledim ve öylece kaldım. Islak kıyafetlerimin tenime yapışması dayanılmazdı. Paltomu çıkarmak için hareketlendiğim o sırada, telefonum çaldı.
Telefonun, kasıtlı ayarlanmış gibi sert ve rahatsız edici melodisi, arabanın sessizliğini paramparça etti. Sinirlerim daha da gerildi. Yerimden kıpırdamadım. Çalmaya devam etti. Sustuğunda, yerini daha da ağır bir sessizlik aldı. Sadece birkaç saniye sonra, inatla tekrar çalmaya başladı. Derin, titrek bir nefes aldım, yine açmadım. Telefon, üçüncü kez çaldığında, gözlerimi sıkıca kapayıp başımı koltuğun başlığına yasladım. Dayanacak gücüm kalmamıştı. Sonunda, öfkeyle telefona uzandım ve ekrana tıkladım, konuşmadan sadece bekledim.
Karşıdan gelen ses, beklediğim gibi soğuk ve resmiydi.
"Bayan John, sizi acilen ofise çağırıyoruz. Soruşturma var, siz olmadan ilerleyemiyoruz."
İçimi, buğulu camda birikmiş su damlaları gibi ağır bir şekilde çektim. Gözlerimi, arabanın tavanına doğru devirdim.
"Cidden?"
dedim, sesim içerideki boşlukta tınladı.
"Cidden, tam da şu anda mı?"
"Kusura bakmayın ama bu sizin işin, Bayan John. Toplanın ve buraya gel-"
"Ben gelmiyorum!"
diye bağırdım, sesim aniden yükselerek camları titretti.
"Bıktım artık! Bir şeyi de kendiniz halledin! İstifa ediyorum!"
Son kelimeleri, boğazımda bir yumru varmışçasına, öfke ve çaresizlikle haykırdım. Konuşmayı kapatmadan önce karşıdakinin
"Scarlett, bekle"
dediğini duyar gibi oldum, ama umursamadım. Telefonu öfkeyle yan koltuğa fırlattım.
İçeride yeniden, bu sefer daha yoğun bir sessizlik çöktü. Sadece sinirden hızlı hızlı soluyan nefesimin sesi ve kulaklarımda çınlayan, hızla atan kalbimin gürültüsü hariç tabii.
Gözlerimi kapattım. Burnumdan derin, sarsıntılı bir nefes alıp, yavaşça ağzımdan verdim. Islak paltomu ve ceketimi çıkardım, arka koltuğa fırlattım Arabayı çalıştırdım, motorun homurtusu bana bir nebze güç vermiş gibiydi. Vitesi takıp, debriyajı bıraktığımda, doğruca eve yol aldım.
.
.
.
Yol boyunca, sonbahar sabahının loş ve ıslak ışığı, ön camıma ince, titreşen bir perde gibi çöküyordu. Silecekler, ritmik bir hüzünle, sanki büyükannemin eskiden gözlerime yaklaşmasına izin vermediği yaşları silermiş gibi, camdaki suyu temizliyordu. Direksiyon başında, bir otomat gibi hareket ediyordum. Vites değiştiriyor, sinyal veriyor, dönüş yapıyordum. Fakat içimde, büyükannemin yokluğunun açtığı o kocaman boşluk, her hareketimi ağırlaştırıyordu. Kalbim, göğüs kafesimde anlamsız ve acı veren bir yük gibi atıyordu.
Karakolun önüne geldiğimde, yağmur nihayet hafiflemişti. Binaya adımımı attığım anda, o tanıdık, boğucu ve küf kokulu hava ciğerlerimi doldurdu. Koridorlar, her zamankinden daha karanlık, daha dar geliyor, beni yutmak istercesine üzerime kapanıyordu. Burada, genç yaşta elde ettiğim sadece bir kaç başarılardan ötürü birçok kişi tarafından kıskanılıyor, sevilmiyor, dışlanıyordum. Bu yüzden gerçek anlamda yakın olduğum kimse yoktu. Müdür Wilms'in odasına doğru ilerlerken, koridorun diğer ucundan, telefonuyla konuşan Grant ile göz göze geldim. Buradaki belki de bana karşı açıkça düşmanlık beslemeyen tek kişiydi. Göz temasımız kısa sürdü. Başımı önüme eğip, hızlı adımlarla yürümeye devam ettim.
Müdürün odasının kapısını çalmadan ittim. İçeri girdim. Wilms, devasa masasının ardında, gözlüğünün üzerinden bana baktı, irkildi. Hiç vakit kaybetmeden. Çantamdan, katlayıp zarfa koyduğum istifa mektubumu çıkardım. Büyükannemin bana lise mezuniyetimde hediye ettiği, gümüş dolma kalemle yazdığım o birkaç satır, avucumda anlamsız ve soğuk bir ağırlığa dönüşmüştü.
"Scarlett? Neden geldin buraya?"
diye sordu Wilms, kaşlarını çatarak.
"İzinliydin. Haber vermeden.."
Mektubu doğrudan masasının üzerine, tam da önüne bırakıp lafını yarıda kesmesine neden oldum.
"İstifa ediyorum,"
dedim.
Sesim, odanın ağır havasında soğuk, metalik bir tınıyla yankılandı.
"Dün söylemiştim. Bugün yazılı olanı getirdim."
Wilms, zarfı şöyle bir inceledi, sonra yüzüme baktı. Yüzündeki şaşkınlık ifadesi, yerini profesyonel bir ilgisizliğe bıraktı.
"Scarlett? Bu da ne? Dün sen burada değildin ki. Kimseyle de konuştuğunu sanmıyorum."
Eliyle, masanın karşısındaki deri sandalyeyi işaret etti.
"Her neyse, otur. Zaten seninle konuşmam gereken şeyler vardı."
İçimde bir şeylerin daha da sertleştiğini hissederek oturdum. Sandalyenin derisi soğuk ve kaygandı.
"Evet," dedim, gözlerimi ondan kaçırmadan.
"Dinliyorum."
"Bak,"
diye başladı, sesine yapay bir nezaket tonu kattı.
"Şehrin kuzeyindeki bölgede... küçük bir kasabada, dedektif sıkıntısı var. Ciddi bir sıkıntı. Ekip, emekliler ve transferler yüzünden fazlasıyla azalmış durumda. Acilen tecrübeli, işini bilen, olayları hızlı kavrayan birine ihtiyaçları var."
Duraksadı, bana derin, anlam yüklü bir bakış attı.
"Senin iyi iş çıkaracağını bildiğim için aday olarak seni seçtim."
Yüzüme, zoraki ve soğuk bir gülümseme kondurmaya çalıştı. Ben ise bakışlarımı masanın üzerindeki beyaz zarfa, o yazdığım birkaç satırın üzerine dikmiştim. O zarftan gözlerimi alamıyordum.
Müdür, bakışımı fark etti. Mektubu aldı, hafifçe salladı.
"Bak Scarlett, eğer buradan.. bir kaçış arıyorsan, orası mükemmel bir fırsat olabilir. Gidersin, görevin bitince de istersen orada kalırsın. Kimse sana bir şey demez. Bu senin içinde heni bir başlangıç olur."
Bir kaçış. Beni sevmeyen bakışlardan, sürekli tetikte olmanın yorgunluğundan, bu yapay nezaket oyunlarından bir kaçış. Başımı, evet anlamında iki kere, mekanik bir şekilde salladım. Konuşacak hiçbir şey yoktu. Belki de haklıydı.
Müdür Wilms, gülümsemesini biraz daha genişletti. Masasından kalın bir dosya aldı ve benim istifa mektubumu, o dosyaların en üstüne, bir damga gibi yerleştirdi. Sonra hepsini bana doğru itti.
"İşte tüm dosyalar. Yolun açık olsun."
Dosyaları ve altındaki 'belki de yeni kaderimi' aldım.
Ayağa kalktım. Tek bir söz bile etmeden kapıyı açtım ve o ağır, gürültülü koridora adımımı attım. Sırtımda, müdürün odasından sızan o yargılayıcı bakışları hissediyordum.
Kişisel odama varınca kapıyı kapattım, sırtımı dayadım ve derin, titreşimli bir nefes aldım. Dosyaları masanın üzerine bıraktım, kendimi de sandalyeye attım. Bitkindim. Göz kapaklarım kurşun gibi ağırdı. Kafamı geriye yaslayıp, tekrar derin bir nefes almaya çalıştım. O anda, boğazımda birikmiş olan gerginlik ve toz, şiddetli bir öksürük krizine dönüştü. Öksürüklerle sarsılırken, kapı pat diye açıldı.
Kolumdan kafamı çekip kapıya baktığımda, Grant'ın elinde iki karton kahveyle içeri girdiğini gördüm. Yüzünde, her zamanki samimi ama biraz tedirgin sırıtışı vardı. "Yakaladım seni. Kahve getirdim,"
dedi, sesi odaya yumuşak bir sıcaklık getirdi.
Sessizce bir şeyler mırıldandım, teşekkür etmeye çalıştım. Grant, ortalama boylu, zayıf, kumral saçlı ve her zaman düzgün tıraşlıydı. Otuzlu yaşlarının ortalarında görünüyordu. Hiçbir şey demeden, masanın üzerindeki dosyayı alıp incelemeye başladım. Ya da öyle görünmeye çalıştım.
Önüme bir kahve koydu.
"Demek yeni bir dava var, Scarlett. Kuzeydeki olay, değil mi?"
Hafifçe öksürdü.
"Yardıma ihtiyacın olursa, her zaman buradayım. Biliyorsun."
"Teşekkürler,"
dedim, sesim hâlâ öksürükten kısıktı. Konuşacak enerjim yoktu, bu yüzden kısa kesmeye çalıştım. Dosyanın sayfasını çevirdim, ama okuduğum hiçbir şey aklımda kalmıyordu. Onun bakışlarını üzerimde hissediyordum.
"Pekala,"
dedi sonunda, sesi sanırım normaldi.
"Sessizliğin bazen çok gürültülü. Sana kolay gelsin."
Kapının ardından kapanma sesi geldiğinde, elimdeki dosyayı masaya bıraktım. Ayıp etmiştim, biliyordum. Grant iyi niyetliydi. Ama bu gün, sahte gülümsemelere, boş nezaketlere katlanacak halim yoktu. Okuduğum şeylerden de hiçbir şey anlamamıştım. kelimeler gözlerimin önünden kayıp gidiyordu.
Kafamı geri yaslayıp tekrar derin nefesler aldım. Gözlerimi açtığımda, önüme koyduğu kahveyi gördüm. Hâlâ buhardan tütüyordu. Telefonumu açıp saate baktım.
Sabahın onu geçiyordu. Kendimi toparlamaya çalışarak dosyayı tekrar elime aldım ve dikkatle incelemeye başladım.
Dosya, kasabada bulunan bir erkek cesediyle ilgiliydi. Yaklaşık otuzlu yaşlarının başında olduğu tahmin ediliyordu. Olay yerinde hareketsiz halde bulunmuştu. Göğüs kafesinin sol tarafında, kalbe isabet eden tek, temiz bir bıçak darbesi vardı. Maktulün kanında yüksek dozda bir yatıştırıcının bulunmuş ve sol kolunda belirgin bir enjeksiyon izi görünüyordu. Tahminlere göre, önce bayıltılmış, sonra acısız bir şekilde öldürülmüştü. Cesette herhangi bir boğuşma veya savunma izine rastlanmamıştı. Olay yerinde de parmak izi, ayak izi veya diğer fiziksel delillerden eser yoktu. Üzerinde sadece beyaz bir atlet ve diz boyu siyah bir eşofman altı vardı. Bu da olayın başlangıcının muhtemelen evi olduğunu düşündürüyordu. Saldırganı gönüllü olarak içeri aldığı, belki de tanıdığı biri olduğu için tedbirsiz davrandığı, ardından bayıltılıp öldürüldüğü değerlendirilmişti. Ölümün birkaç saat içinde gerçekleştiği düşünülüyordu.
Sağ üst köşede, maktulün yüz fotoğrafı vardı. Siyah-beyaz olmasına rağmen, yüzündeki ifade netti. Güneşte yanmış, hafif buğday bir teni, kısa, düzgün kesilmiş kahverengi saçları ve aynı renkte, derin bakışlı gözleri vardı. Yüzü bana acayip derecede tanıdık geliyordu. Ama tam olarak yakalayamıyordum. Kimdi bu adam?
Elimdeki dosyayı yavaşça kapattım ve masanın üzerine bıraktım. Bakışlarım, kapaktaki görev yerinin ismine takılı kaldı 'Pine Creek'. Telefonumu açtım, harita uygulamasına girip o ismi aradım. Küçük, ücra bir kasaba işareti belirdi ekranda. Yakınlaştırdığımda, kalbim bir an durdu. Burası, çocukluğumun geçtiği, tüm anılarımı ve kabuslarımı geride bıraktığımı sandığım o kasabaydı. Boğazımda, aşılması imkansız bir yumru oluştu. Anaannem için temizlettiğim ev bana nasip olmuştu. Telefonun ekranını karartıp, derin, sarsıntılı bir nefes verdim. Kader, benimle acımasız bir oyun oynuyordu.
Gitmeli miyim? Gitmemeli miyim? Oraya bir daha dönmek istemiyordum, ama buradan da uzaklaşmak istiyordum. Kararsızlık beni boğarken aklıma Anaannem yaşasaydı ona yapacağım haksızlık geldi o da oraya gitmek istemezdi zaten ben sadece lanet olası kısık gelirim yüzünden onu orada yaşatmak istemiştim. Bakıcıyla. Evet bakıcıyla. O zamanında beni hastalıklarından arındırırken bakıcı tutmamıştı. Ama ben kendimi düşünmüştüm. Oraya gitmek istemiyordum, sırf geçmişim yüzünden. O an kendime olan sinirim beni kararsızlıktan çekip çıkardı.
Hızla geriye çekilip masamın altındaki karton kutuyu alıp masamdaki kişisel eşyalarımı aceleyle, kutuya doldurmaya başladım. Kalemler, not defterleri, masanın çekmecesindeki küçük eşyalar...
En son, o ince dosyayı da kutunun üzerine yerleştirdim. Odadan son kez çıktım, kapıyı arkamdan çekmeden baktım. Burası, hayatımın son birkaç yılında sık bulunduğum yerdi.
Arabaya ulaştığımda kutuyu ön koltuğa koydum ve direksiyona geçtim. Doğruca evime, apartmanıma sürdüm.
Apartmana girdiğimde, asansörün kapısına yapıştırılmış, el yazısıyla yazılmış "ASANSÖR ARIZALI" kağıdı, sinir uçlarımın gerildiği son noktaydı. On yedi kat...
Merdivenleri hızlı adımlarla çıkmaya başladım. Sportif yapımdan ötürü kondisyonum iyiydi, ama bu günkü soğuk algınlığı ve yorgunluk, her adımda bacaklarıma kurşun gibi ağırlık bindiriyordu. Ciğerlerim yanıyor, boğazım acıyordu. Nihayet kapıma ulaştığımda, nefes nefese kalmıştım.
Eve girer girmez, yatak odasına geçip valizleri yatağın üzerine serdim. Vakit kaybetmeden, sadece en gerekli kıyafetleri ve kişisel eşyalarımı içine tıkıştırdım. Hızlıca toparlandım.
Valizimi bir elimle çekiştirip oturma odasına geçtiğimde anaannemin yokluğu tabiikide çok fark edilirdi. Ona güzel günler yaşatamadan ölmüştü. Gözlerim anında dolup, burnum sızlayınca hemen aklındakileri dağıtıp akan yaşı sildim. Aceleyle yerde unuttuğum silahımı almak alıp belime yerleştirdim ve dış kapıya yöneldim.
Şalterleri indirip, kapıyı son kez kilitlediğimde, geride sadece boş bir daire değil, hayatımın bir dönemini, belki de son normal dönemimi bırakıyordum.
Bir büyük, bir küçük valizle merdivenlerden aşağı inerken, bir alt kattan çıkan komşularla karşılaştım. Hiçbirinin yüzünde yardım teklif edecek bir ifade yoktu.
Sadece meraklı ve uzak bakışlar vardı. İhtiyacım da yoktu zaten.
Bugüne kadar her şeyi tek başıma halletmiştim, bunu da yapabilirdim. Son merdiveni de titrek bacaklarımla indim. Dışarı çıkıp valizleri arabaya taşırken, soğuk terler şakaklarımdan süzülüyor, titriyordum.
Bagajı kapatıp direksiyon başına geçtiğimde, nefes nefeseydim. Camı sonuna kadar indirdim. Kış rüzgarının keskin, temiz darbesi yüzüme çarptığında, gözlerimi kapadım. O soğuk, içimdeki yangını söndürmeye yetmese de, en azından bir anlığına zihnimi berraklaştırdı. Gaza bastım. Önümdeki uzun ve karmaşık yol, doğruca geçmişime, kaçtığım her şeye doğru uzanıyordu.
Kasabaya yaklaştıkça, hava değişmeye başladı. Şehrin kirli sisinin yerini, ormanların ve toprağın ağır, tozlu ama bir o kadar da tanıdık kokusu aldı. Bu koku, ciğerlerimi doldururken, için için bir tedirginlik de uyandırıyordu. Sokağın başındaki parkın önünde toplanmış, örgü ören birkaç yaşlı kadın, arabanın sesiyle başlarını kaldırdı. Ellerindeki işi bırakmış, sanki bir yabancıyı değil de, uzun zaman önce gitmiş bir hayaleti izler gibi gözlerini üzerime dikmişlerdi. Epey sesli olan fısıldaşmaları, rüzgarın hışırtısıyla birlikte kulağıma kadar geliyor, ama hiçbir kelimeyi ayırt etmek istemiyordum. Bakışları, beni yargılıyor, hatta yok etmek ister gibiydi. Başımı önüme eğip sadece yola odaklandım. İçimdeki sıkıntıdan dolayı ister istemez direksiyonu sıkarken, tırnaklarımın avuç içlerime battığını hissettim.
Eski evimizin önüne geldiğimde, arabayı yol kenarında durdurdum. Burası, çocukluğumun hem cenneti, hem de mezarlığıydı. Tuğladan yapılma, iki katlı, küçük bahçeli ev, hâlâ ayaktaydı ve bakımlı görünüyordu. Bahçe kapısının paslı kilidini anahtarla zorlayarak açtım. Kapının gıcırtısı, sanki geçmişten gelen bir çığlık gibi, beynimin en derin yerinde yankılandı. Bahçedeki otlar biçilmiş, çiçek tarhları düzenlenmişti. Sanki içinde yaşayan biri vardı. Ama biliyordum ki, boştu.
Derin bir nefes aldım. İçimdeki o yumru, daha da büyüyerek boğazıma oturdu. Eskiyi hatırlamak, iyileşmemiş bir yaraya dokunmak gibiydi. Aceleyle bahçeye girip dış kapıyı açtım. Işıkları yakmak amacıyla arkamı döndüm. Bir kaç insan toplanmış bana doğru bakıyordu. Ve o topluluğun uzağında, evimin çaprazında olan sokak lambasının altında, karanlığın içinden belli belirsiz bir silüet göründü. Tepeden tırnağa siyahlar giyinmişti ve elinde, kırmızı bir kor gibi yanan, ağır ağır tüten bir sigara vardı. Yüzü, uzaklık ve karanlık yüzünden seçilmiyordu, ama bakışlarının üzerimde olduğunu biliyordum. Hafif bir ürperti, omurgamdan aşağı süzüldü. Dişlerimi sıktım, hızla içeri girip kapıyı kapattım, ardından ışığı açtım.
Evin içi, temizlik kokuyordu. Toz yoktu, yerler parlıyordu. Babaannem buraya taşınmayı ne çok istemişti.
"Son günlerimi ağaçların arasında, kuş sesleriyle, huzur içinde geçireyim,"
derdi hep. Ama ömrü, temizliğin ve tadilatın bitişini görmeye yetmemişti. Salonun ortasında durup etrafa baktım. Onun hayalleri, şimdi benim ağır pişmanlıklarımla kesişmişti.
Valizimi almak için tekrar dışarı çıktığımda, gözlerimi etraftan kaçırdım. Komşuların pencerelerinden, ağaçların arasından, hatta yerdeki çatlak kaldırım taşlarından bile bana hesap sorulacağını düşünüyordum. Eskiden olanlardan dolayı, bu kasabada yüzüm yoktu. Her bir köşe, işlediğim o sessiz günahın, o çocukluk ihmalkarlığımın canlı bir tanığı gibiydi. Valizleri hızla içeri taşıdım arabanın kapısını unutmadan kilitledim ardından eve girerek kapıyı iki kez kilitledim.
Yavaşça, her adımı bir iç çekişe dönüşen o gıcırtılı merdivenlerden yukarı tırmandım. Ahşap basamaklar, üzerine bastıkça sanki geçmişten gelen iniltilerle doluydu. Valizi koridora bırakıp, sırtımı soğuk duvara dayadım. Soluk alıp vermeye çalıştım ama ciğerlerime dolan evin havası ağır, durgun ve yabancıydı. Midemde, açlıktan kaynaklanan boşluk hissiyle, soğuk algınlığının kemiklerime işleyen ağrısı birleşiyor, beni yavaş yavaş tüketiyordu. Bir şeyler yemeliydim. Kabanımı çıkarıp dışarı çıktım. Arabanın yanına geldiğimde, sokağın köşesini bir anlık göz attım. O siyah silüet yoktu. Belki de bir hayaldi. Ya da değildi. Bakışlarımı asfaltın ıslak, karanlık yüzeyinden ayırmadan, kontağı çevirdim.
Market yoluna saptığımda, gökyüzü bir kez daha çatladı. İlk damlalar ön cama, küçük, sert taşlar gibi vurdu. Sonra, bir anda, sanki tüm gökyüzü yarılmışçasına bir yoğunlukla yağmur indirdi. Silecekler, çaresizce bir o yana bir bu yana savruluyor, ancak cama akan su selini zar zor temizliyordu. Önümdeki yol, karanlıkta kayboluyordu. Tam o sırada, arabanın sağ arka tarafından gelen keskin ses ve ardından gelen sarsıntıyla direksiyon kontrolümü kaybettim. Araba bir sağa bir sola yalpalayarak ilerlerken, küfürler ederek sağa, yol kenarına çekmeye zorladım.
Kapıyı açıp dışarı fırladığım an, buz gibi yağmur, ince kazağımın ardından tenimi delip geçti. Saniyeler içinde sırılsıklam oldum. Saçlarım, yüzümde ıslak bir perde oluşturdu. Tekerleğin yanına çömelip baktığımda, bunun sıradan bir patlak olmadığını fark ettim. Lastiğin yere değmeyen kısmında, kasıtlı, öfke ile atılmış, derin bir bıçak darbesi vardı. Kesiğin kenarları düzgündü. Yapan, ben eve çıktığım anda yapmıştı.
"Cidden mi? Siktir ya! "
diye bağırdım, öfke ve çaresizlikle tekerleğe tekme attım. Hiçbir şeye yaramayan bir eylemdi. Soğuk ve ıslaklık, öfkemle birleşiyor, beni çıldırtıyordu.
Bagajı açıp yedek tekerleği ve krikoyu çıkardım. Ellerim çamur ve yağmurla kayganlaşmıştı. Dizlerimin üzerine çöküp, jant kapağını sökmeye, vidaları gevşetmeye çalıştım. Soğuk, parmaklarımdaki hissi alıp götürüyordu. Uyuşuyordu.
Tam o sırada, yağmurun ve rüzgarın uğultusu arasında, asfaltta su birikintilerine basan ritmik, yavaş adım sesleri duydum.
Şap... Şap... Şap...
Sesler yaklaşıyordu. Kalbim, göğüs kafesimde, çırpınan vahşi bir kuş gibi hızla atmaya başladı. Ensemde, sanki karanlıkta beni izleyen birinin nefesi varmış gibi bir his oluştu. İç sesim, saçma şeyler düşünerek daha da geriyordu. Elim titreyerek vidaları çevirmeyi bıraktı. Yavaşça, kaslarım gergin bir şekilde doğruldum. Ayağa kalktım.
Arkama dönmedim.
Adımlar tam arkamda, belki bir metre ötemde durdu.
O anda, belimdeki tabancanın ağırlığı, bir güven kaynağı gibi hissettirdi. Bir saniye bile tereddüt etmeden, bir hamlede silahı kılıfından çekip, emniyetini tek parmakla açarak, hızla arkamı döndüm ve namluyu doğrudan karanlığın içindeki o silüete doğrulttum.
"Kımıldama! Kimsin sen?!"
bağırırken, sesim yağmurun gürültüsüne rağmen çatallı ve titrek çıktı.
Hayır, korkudan değildi. Hastalığım yüzünden sesim titrek çıkıyordu.
Namlunun ucunda, sokak lambasının soluk ışığı altında gördüğüm o siyah giysili adam duruyordu. Beklemediğim şekilde sakin, neredeyse kayıtsızdı. Yavaşça, hiç acele etmeden ellerini başının hizasında, avuç içleri bana dönük şekilde kaldırdı. Bir elinde, siyah, büyük bir şemsiye vardı. Şemsiye, yüzünün üst kısmını gölgeliyor, sadece keskin çene hattı ve ince, sıkılı dudakları görünüyordu.
"Sakin ol,"
dedi adam, sesi derin, pürüzsüz ve sakin geliyordu.
Yağmurun sesini neredeyse bastırıyordu.
"Sadece yardım etmek istemiştim. Silahını indirirsen, o tekerleği senden daha hızlı takabilirim."
Parmağım tetiğe yakın duruyordu, silahı sallamadan tutuyordum.
"Kim olduğunu sordum!"
Diye tekrarladım.
"Sen misin arabamın lastiğini bıçaklayan?"
Adam, kafasını hafifçe yana eğdi. Şemsiyenin gölgesi altından, keskin ve dikkatli bir çift göz göründü.
"Hayır,"
dedi yalın bir şekilde.
"Sadece yağmurda yardıma muhtaç birini gördüm. Hepsi bu."
Gözlerindeki o garip, tanıdık bakışı gördüğüm an, içimdeki korku yerini tuhaf, rahatsız edici bir sezgiye bıraktı. Ama gardımı indirmedim. Yavaşça, silahın emniyetini kapattım, ama namluyu tam olarak aşağı indirmedim.
"Seni daha önce gördüm. Evimin karşısında, beni izliyordun."
"Yeni komşumu merak ettim," dedi sakince.
"Bunu ben yapsaydım, şu an karşında ellerim havada duruyor olmazdım. Ya kaçardım, ya da.."
Cümlesini tamamlamadı, ama anladım. Klasik suçlu lafı.
"Yardım istiyor musun, istemiyor musun?"
Yağmur, şiddetini artırarak üzerime yağıyordu. Soğuk, artık dayanılmazdı. Sonunda, yavaşça silahı belime geri taktım.
"Gerek yok,"
dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
"Kendim hallederim"
Adam bir şey söylemedi. Ama geri de çekilmedi. Silahımı yerleştirirken, elindeki siyah şemsiyeyi uzatıp, benim üzerime doğru eğdi. Yağmurun omuzlarıma vuran sert darbeleri bir anda kesildi. Yerini, şemsiyenin kumaşına vuran boğuk, ritmik bir tıkırtıya bıraktı.
Başımı kaldırıp ona baktım.
"Gerek yok dedim. Kendine tut."
Cevap vermedi. Sadece şemsiyeyi tutmaya devam etti. Israrcıydı. Sinirle elimi uzatıp, şemsiyeyi tutan elini ittim. Parmaklarımız bir anlığına temas etti. Soğuk ve ıslaktı. O an, sokak lambasının cılız, sarı ışığı adamın tam olarak yüzünü aydınlattı. Çok bakmadan tekrar tekerliği yöneldim. Yağmurun hızlı damlaları eşliğinde tekerliğin son vidalarınıda gevşettim Yağmurun omuzlarıma, başıma inen sert darbeleri kesilmişti. Yerini, kumaşa vuran yoğun, ritmik bir tıkırtı almıştı. Öfkeyle kafamı kaldırdım, yaptığı şey çok rahatsız ediciydi.
Sert bir nefes verip gözlerine baktım. Amacını anlamaya çalışıyordum.
Ve dünya, o an durmuş gibi hissettim.
Bu gözler.. Bu sima... Hafızamın en karanlık, en derin, en çok sakladığım köşesine gömülü olan bir yüz canlanıverdi. Bu, çocukken kardeşinin ölümüne neden olduğum kişiydi. Lily'nin abisi.
Gözlerim kocaman açıldı. Boğazıma kocaman, geçit vermez bir yumru oturdu. Nefes alamıyordum. Yutkunmaya çalıştım, ama dilim damağıma yapışmış gibiydi. Kalbim, göğüs kafesimi parçalarcasına hızlı ve güçlü atmaya başladı. Bakışlarım, onun yüzüne kilitlenmişti. Elimdeki bijon anahtarı, parmaklarımdan kayıp ıslak asfalta düştü,
sessiz sokağa ses oldu.
Bize ses oldu.
Dengemi kaybedip çömeldiğim yerden geriye düştüm.
Sarsıldığımı fark etti. Yüzünde,
karmaşık, okunması güç bir ifade belirdi. Nefret mi, acı mı, yoksa sadece derin bir yorgunluk mu, anlayamadım. Hiçbir şey söylemeden, elindeki şemsiyeyi, benim elime tutturdu. Tekerliği bagajıma atıp kenarda duran yenisini takmaya başladı.
Tekerleği takıp vidaları sıktığında, ayağa kalktım. Adam, hiçbir şey söylemeden, kriko ve eski lastiği alıp bagaja yerleştirdi.
Malzemelerin düşüşünün tok sesi kulağımda yankılandı. Yutkundum. Boğazımda cam kırıntıları varmış gibi acıdı.
Üstüm başım çamur ve yağmur içindeydi, perişan haldeydim. Hızla ayağa kalktım. Ona döndüm, ama gözlerine bakamıyorum. Ağzımı açtım. Belki bir 'teşekkür ederim', belki 'neden yardım ettin?' diyecek, soracaktım.
Bende bilmiyordum.
Kelimeler boğazımda takılı kaldı.
Gözlerine baktım.
"Bir şey söylemene gerek yok"
Dedi, sesi ilk kez yağmurun seslerinden daha yumuşak, ama yine de o mesafeli tonunu koruyarak.
Kafamı yere eğdim. Eğer bir kelime daha ederse ya da ben konuşmaya çalışırsam, orada, o çamurlu asfaltın üzerinde hıçkıra hıçkıra ağlayacağımı biliyordum. Dudaklarımı birbirine bastırıp şemsiyeyi ona uzattım. Şemsiyeyi geri alırken eli elime çarptı ama bu kez bakmadım.
Hızla çamurlu botlarımla arabaya bindim, kapıyı kapattığımda dışarıdaki dünya sessizliğe gömüldü. Direksiyonu sıktım. Dikiz aynasından son kez baktım. Yağmurun altında, sokağın ortasında tek başına durmuş, uzaklaşan arabamın arkasından bakıyordu.
Ellerim direksiyonda titrerken vitese taktım ve gaza bastım. Market yoluna saptığımda, sadece karnımın değil, ruhumun da ne kadar aç ve darmadağın olduğunu hissedebiliyordum.
Marketin otomatik kapısı açılırken, bir yandan da ciğerlerimi yırtarcasına öksürüyordum. İçeri adım attığımda, floresan ışıkların acımasız aydınlığı, hastalıktan acıyan gözlerimi sızlatıyordu. Başım zonkluyordu, vücudum titremeye devam ediyordu. Bir sepete tutunarak ilerledim. Bacaklarımın kontrolü gitmiş gibi hissettim,
bir reyona yaslanmak zorunda kaldım. Dişlerim birbirine çarpıyor, üşüme dalgaları kemiklerime işliyordu. Süt reyonuna uzandığımda, parmaklarımdaki titreme o kadar şiddetliydi ki, şişeyi neredeyse düşürüyordum.
Tam o sırada, göğsümün derinliklerinden gelen, boğazımı tırmalayan şiddetli bir öksürük nöbetiyle iki büklüm oldum. Ağzımı kolumla kapadım, öksürük sesimi bastırmaya çalıştım. Yanımdaki reyonda, konserveleri inceler gibi yapan iki orta yaşlı kadın, konuşmalarını kesti ve bana baktı. Bakışları, sırtımda bir diken gibi batıyordu.
Süt şişesinin etiketindeki yazıları okur gibi yaptım.
"Baksana.. Gelmiş işte. Geçen gün temizlikçileri görüp şaşırmıştım,"
diye fısıldadı biri, sesini alçaltmaya çalışsa da her hece netti. Diğeri,gözlerini üzerimden ayırmadan, dudaklarını kıpırdattı
"Rossi'lerin kızı değil mi o? Küçük Scarlett? Ailesinin başına gelenlerden sonra, nasıl cesaret edip de geri döner? Yüzünde utanma olmalı."
"Utanma mı?"
diye önceki kadın alaycı bir tıslamayla karşılık verdi.
"O ailede utanma diye bir şey olduğunu sanmıyorum. Hele ki bu kız.. Küçükken de çok sinsiydi. Arkadaşını bilerekten eve çağırıyordu."
Her kelime, bıçak gibi saplanıyordu. Yüzümünden kan çekildiğini hissedebiliyorum. Tam onlara dönüp bir şey söyleyecektim ki, boğazımda yeniden bir yanma ve öksürük dürtüsü yükseldi. Konuşamadım. Sadece, sepetime attığım birkaç temel ihtiyacı alıp, başımı öne eğerek kasaya yürüdüm. Kasadaki genç adam, ürünleri okuturken bile bakışlarını benden kaçırıyor, garip bir rahatsızlık içindeydi. Para üstünü uzatırken parmak uçlarımızın temas etmemesine özen gösterdi.
Poşetleri kavrayıp, botlarımdan çıkan pislikler eşliğinde hızla dışarı çıkarken, market sahibinin arkamdan söylendiğini duyabiliyordum.
Arabaya atladım, kapıları kilitledim. Güvenli hissetmedim. Öksürük krizleri, göğsümü acıtana kadar devam etti. Alnımı, soğuk direksiyona dayadım ve bir süre öylece, nefes almaya, sakinleşmeye çalıştım.
Doğruca eve döndüm. İştahım tamamen kaybolmuştu. Doğrudan banyoya girdim. Üzerimdeki çamurlu, ıslak giysileri, bir an önce çıkarıp attım. Sıcak suyu açtım, buhar hızla yayılmaya başladı.
Ve anı, buğulu aynanın üzerinde tekrar canlandı...
Koşuyorduk. Lily ile. Sokak köpeğinden korkup evimize doğru nefes nefese kaçmıştık. Bahçe kapısına dayandığımızda, korkumuz kahkahalara dönüşmüştü. Ayakkabılarımızı çıkarırken, Lily'nin yüzündeki gülümseme aniden silinmiş, yerini solgun, tedirgin bir ifade almıştı. Ben, onu sadece evimize ilk kez gelmenin utangaçlığı sanmıştım. Onun kolundan çekiştirerek
"Hadi ama, daha kaç kere geleceksin buraya, ne diye böyle ürkek davranıyorsun!" demiştim onu içeri çekip,
"Sen yukarı çık, ben mutfaktan bir şeyler alıp geliyorum,"
diye telkin etmiştim. O ise,
"T-tamam... ama lütfen çabuk gel, olur mu?"
diye fısıldamıştı, sesi titriyordu.
Ben ise sadece gülümseyip mutfağa koşmuştum.
Kurabiye tepsisini ve süt bardaklarını hazırlayıp merdivenleri koşarak çıkıyordum ki, babamla çarpmıştım. Az kalsın düşecektim.
O, elindeki video kamerayı kaldırıp bana bağırmıştı.
"Dikkatli ol, Scarlett! Kendini öldürüp, paramı da beraberinde almak mı istiyorsun?"
"Özür dilerim..."
diye mırıldanmıştım.
"Cevap verme! Odana git!"
diye gürlemişti.
O sırada, odamın yanındaki tuvaletin kapısı açılmış ve Lily çıkmıştı. Yüzü bembeyazdı, gözleri kocaman açılmıştı.
Ona,
"Babamı takma, hep böyledir,"
Deyip odama sokmuştum. Kurabiyeleri önüne koyduğumda, pantolonunun üzerindeki beyaz, lekeyi fark etmiştim.
"Bu ne? Eve gelirken yoktu böyle bir şey,"
diye sormuştum. Lily, bana bakmadan, yere bakarak,
"S-süt döktüm, yanlışlıkla,"
diye kekelemişti. Ben ise,
"Oh, önemli değil,"
deyip oyuncaklarımı çıkarmaya başlamıştım. O, sessizce, olduğu yerde büzülmüştü.
Bu anıyı düşünmek, duştaki sıcak suyun bile eritemediği bir soğukluk yaydı içime. Öfkeyle, yumruğumu fayans duvara vurdum. Acı, bileğimden yukarı yayıldı. Gözlerimi kapattım, ama kapattıkça Lily'nin o korkmuş, ürkmüş çocuk yüzü daha net beliriyordu zihnimde.
Ve ben...
ben hiçbir şey anlamamıştım.
Sadece kendi mutlu küçük dünyamda yaşamaya devam etmiştim.
Göz yaşlarım, sıcak suyla karışıp aşağı aktı. Yavaşça, duşun tabanına çöktüm. Dizlerimi kollarıma sarıp, başımı duvara yasladım.
Nasıl bu kadar kör olabildim?
Onun titreyişini, sessiz çığlığını nasıl göremedim?
Ama o zamanlar ben de sadece bir çocuktum. Suçlu hissetmemem gerektiğini biliyordum, ama suçun sınırlarını çizemiyordum. Sadece, her şeyin yanlış gittiği o zamanların ağırlığı, şimdi, yıllar sonra tekrar tüm yoğunluğuyla üzerime çökmüştü.
Avuçlarımı yüzüme kapadım. Hepsi benim yüzümden değildi. Ama onunla arkadaş olmasaydım, belki de her şey farklı olurdu. Bu düşünce, içimdeki acıyı daha da katmerli hale getiriyordu.
kasabaya dönüşüm sadece bir görevden ibaret olmayacaktı. Bir yüzleşmeye dönüşecekti. Ve ben, buna hazır değildim.
Hiç olmayacaktım.