Yorkshire'ın doğusunda, küçük bir kulübede yaşayan, günlerce çalışmaktan zayıf düşmüş, saçı ve sakalı birbirine karışmış yaşlı bir adam vardı.
Adam her gün Yorkshire'ın dümdüz ovalarında ve eşsiz platolarında gezintiye çıkar, şehirden uzak yaşayanları bulur, yiyecek bir şeyler bulabilme umuduyla onlara türlü hikayeler anlatır, gezinir dururdu.
Serin bir sonbahar sabahı güneş henüz doğmamışken, yaşlı adamın yaşadığı taştan yapılma derme çatma kulubenin kapısı biri tarafından olanca kuvvetle vurulmaya başlandı. Yaşlı adam tek kişilik sert yatağından omzunu ovalayarak doğruldu. Yatağı oldukça rahatsızdı ve yaşlılığın getirdiği ağrılara bir de boyun omuz ve bel ağrıları ekleniyordu sürekli.
Adam sabahlık niyetiyle eline geçirdiği delikli hırkasını alelacele giydi ve kapıyı açtı. İlk başta sabahın sert esen rüzgarının tenine değmesiyle ürperse de bu kısa sürdü. Kapıda kimseler görünmüyordu ancak kapı eşiğinde birkaç kat battaniyeye sarılmış bir şey duruyordu. İlk önce bunun hayır niyetiyle konulmuş yiyecek olabileceğini düşünse de battaniyenin hareket etmesiyle bir adım geriye sıçradı. Artık ne olduğunu görebiliyordu. Küçücük pembe bir yüz... Yavaşça bebeği kucağına aldı aynı zamanda doğru yapıp yapmadığını bilmediği için tedirgindi. Bebek oldukça hafifti. Yüzünün rengine bakılırsa sağlıklı görünüyordu. Yaşlı adam bahçeye doğru birkaç adım atarak etrafına bakındı. Kimsecikler görünmüyordu ufukta. Bebekle beraber eve geri girdi. Bebeği sert zeminli yatağına nazikçe bıraktı ve battaniyeleri yavaşça açarak bir not veya onun gibi bir şey var mı diye bakınmaya başladı. Ancak her yerine bakmasına rağmen hiçbir şey bulamadı. Yalnızca battaniyenin iç kısmına nakışla işlenmiş olan F harfi çekti dikkatini. Muhtemelen bu bebeğin isminin baş harfiydi ancak F ile başlayan o kadar çok isim vardı ki doğru olanı bulması imkansız görünüyordu. Bebek yaşananlara tezat bir şekilde uyuyordu. Yaşlı adam ne yapacağını bilemeyerek düşünmeye başladı. Bebeği nereye götürebileceğini veya neden kendi kapısına konulmuş olabileceğini düşündü. Ama aklına en ufak bir ihtimal dahi gelmedi. Oturduğu yatağın yanındaki pencereden baktığında güneşin doğmakta olduğunu gördü. Tam o esnada bebek, sanki sabah olduğu hissetmiş gibi uyandı. Gözlerini açtı ve nerede olduğunu anlamaya çalışır gibi etrafa bakmaya başladı. Yaşlı adam bebeğin gri ve güzel gözlerine bakarak gülümsedi. Bebek oldukça güzeldi. Küçücük güzel bir burnu ve kül sarısı ince telli saçları vardı. Erkekti ve sağ elinin küçük parmağında küçük bir leke vardı. Yaşlı adam bu güzel bebeğe bir isim verme sorumluluğu hissetse de hemen bu fikirden vazgeçti. Bebeği kabullenemezdi. İlk işim onu bir yetimhaneye bırakmak olacak, dedi kendi kendine.
Ama tahmin edersiniz ki bu pek de onun düşündüğü gibi olmadı. İşte hikayemizdeki ikinci tuval bu güzel bebekti.

