Güneş, Osmanlı’nın uçsuz bucaksız topraklarının üzerine kan kırmızısı bir ışık saçarak doğdu. Emir, o sabah gözlerini açtığında, içini tarifsiz bir huzursuzluk kaplamıştı. On yediyaşına girmesine sadece üç gün vardı. Ama hissettiği şey, bir yaş günü heyecanından çok farklıydı. Sanki görünmez bir el, kalbini sıkıyor, nefes almasını zorlaştırıyordu.
Yer yatağından doğruldu. Yanı başında, İnanov’un ona verdiği küçük cep saati duruyordu. Onu boynundan çıkarmış, her gece yastığının altına koyardı. Saatin kapağını açtı. İbreler sabahın beşini gösteriyordu.
Emir, saat kapağının iç kısmındaki oyulmuş yazıya parmağını gezdirdi. Geçen yıl, İnanov’un gelmeyi bırakmasından iki hafta önce, o gün sakura ağacının altında buluşmuşlardı. İnanov, her zamankinden daha sessiz ve dalgındı. Emir’e bir şey söylemek istiyor ama bir türlü cesaret edemiyormuş gibiydi. Gün batımına doğru, İnanov ayağa kalkmış ve Emir’in ellerini tutmuştu.
“Emir,” demişti mavi gözlerinde garip bir ışıkla. “Bir gün... bir gün her şeyi anlayacaksın. Benim neden böyle olduğumu, neden burada olduğumu. Ama şimdi değil. Lütfen, sadece şunu bil: Sen benim hayatımdaki en değerli şeysin.”
Sonra saati çıkarıp Emir’in avucuna koymuştu.
“Bunu sakla. Bir gün, belki çok uzak bir gelecekte, bu saat bize yol gösterir.”
Emir, o gün İnanov’un neden böyle konuştuğunu anlamamıştı. Sadece bir arkadaşının ona verdiği bir hediyeydi bu. Ama şimdi, yıllar sonra, o anın aslında bir veda olduğunu düşündükçe içi acıyordu.
Saat kapağının içinde, incecik harflerle kazınmış bir cümle vardı. İnanov’un ana dilindeydi. Emir, anlamını merak etmiş ama kimseye soramamıştı. Rusça bilen birini bulup sormak, zaten içinde büyüyen kini daha da körükleyecekti. O yüzden sadece harflere bakıp, onların bir anlam taşıdığını bilmekle yetinmişti. Saati yastığının altına geri koydu. Ayağa kalktı, uzandı ve esnedi. Oturma odasına geçti. Babaannesi, sobayı çoktan yakmış, üzerinde çaydanlığı kaynatıyordu. “Günaydın, evladım benim,” dedi babaannesi, Emir’in yanına gelip saçlarını okşayarak. “Bugün yüzün asık. Neden üzgünsün?”
Emir, başını iki yana salladı. “Bilmiyorum babaanne. İçimde tuhaf bir his var. Sanki bir şey olacakmış gibi.”Babaannesi, elindeki tahta kaşığı bırakıp Emir’in yanına oturdu. Onu kendine çekip alnına bir öpücük kondurdu.
“Korkma evladım. Ne olursa olsun, ben yanındayım. Hem bak, iki gün sonra on yedine basacaksın. Neredeyse bir yetişkine dönüşüyorsun. Annen baban da görse ne kadar gururlanırlardı.”
Anne ve ailelerin adı geçince, Emir’in içindeki huzursuzluk daha da arttı. onun gidişinin üzerinden neredeyse dört yıl geçmişti. Dört yıl boyunca ne bir mektup gelmişti, ne de bir haberci. Onların ölmeklerini düşünmek, Emir’in içini acıtıyordu. Ama ölü bilgiyi bilmek bile, sonuçlardan daha sağlıklı. En az bir kişinin kesin olacağı. Bu durumda, onu gün biraz daha kemiriyordu.
“Babaanne” dedi Emir, sesi titreyerek. “Sence onlar gerçekten öldü mü?”
Babaannesi, bir an için sessiz kaldı. Gözleri buğulandı. Ama sonra derin bir nefes aldı ve gülmeye çalıştı.
“Kim bilir? Sen nasıl düşünürsen onları da artık öyledir. Bazı şeyleri ölü düşünürsen senin için birer ölü sayılırlar.”
Emir, üyelerinin bu parçalarını bizzat söylerken aslında anne ve bildiklerini biliyordu. Ama yine de, bu yalan onu rahatlatıyordu. En az insanın durdurulmasını sağlıyordu. Umut olmadan yaşamak, ölmekten farksızdı.
Kahvaltılar yapıldıktan sonra Emir, her zamanki gibi pazara hazırlanmak için hazırlanır. Son birkaç tanesinin yaptığı oyuncakların satışları iyi bir şekilde dağıtılır. Hatta o kadar ki, artık sadece kendi yaptıkları oyuncaklar değil, köydeki diğer çocukların yaptığı oyuncaklar da toplayıp onların yerine satıyor, karşılığında küçük bir çalışma çalışıyordu. Bu sayede babaannesine daha fazla yardım edebiliyordu.
Bugün elindeki cephane dolmuşu, pazara doğru yola çıkmıştı. Ama yolda devam ediyor, bozulma gitgide artıyordu. Sanki biri onu izliyormuş gibi görünüyor. Birkaç kez dönüş kontrolü yapıldı ama kimse yoktu. Pazar alanı vardığında, her şeyin daha kalabalık olduğu görüldü. İnsanlar gruplar halinde bir şeyler fısıldaşıyor, ayrıntılarda bildikleri ifadeler vardı. Emir, bir pazarcıya yaklaştı.
“Ne oluyor? Herkes neden böyle telaşlı?”
Pazarcı, başını iki yana sallıyor. “Duymadığın çocuğu? Ruslar yine sınır geçmiş. Birkaç köy basmışlar. Padişah, yeni bir savaş ilanı çıkacakmış.” Emir’in gücü ağzına geldi. Rusya... O lanetli kelime. Annesini ve babasını elinden alan o büyük, soğuk ülke. Ona zalim insanların acısını tattıran.
“Ne zaman?” diye sordu, sesi boğularak.
“Kimsenin ne zaman öğrenildiği görülüyor. Ama geleceği kesin. Bak, herkes hazırlık yapıyor. Erkekler için silah olarak araştırılıyor. Sen de henüz çocuksun ama büyükleri sorarlarsa, duymadım de.”
Emir başını salladı. Oyuncaklarını tezgaha dizdi. Ama aklının fikri sürgündeydi. Rusya... O giderken, o giderken, belki de intikamını almak... Bu kişinin, içindekiler körleşmişti.
Oyuncakların çoğu satıldı. Kazandığı parayı cebine koydu. Tam pazardan ayrılacaktı ki, bir grup askeri atlarla köye doğru geldiğini gördü. Askerlerin başında, iri yapılı, sakallı bir subay vardı. Subay, atından indi ve meydanın ortasında duran taşın üzerine çıktı.
“Ey köylüler!” diye bağırdı. “Padişahımızın emriyle hepinize duyurulur: Rusya ile aramızdaki gerilim had safhaya ulaşmıştır. Savaş kaçınılmazdır. On dört yaşını doldurmuş tüm erkekler, orduya katılmakla yükümlüdür. Hazırlıklarınızı yapın. Üç gün sonra, bu meydanda toplanacaksınız.”
Emir, olduğu yerde donup kaldı. On dört yaşını doldurmuş tüm erkekler... İki gün sonra on yedinci doğum günüydü. Bu ne demekti? O da mı savaşa gidecekti?
Kalbi hızla çarpıyordu. Korku, heyecan ve intikam ateşi iç içe geçmiş, onu tarifsiz bir duygu seline boğmuştu.
Eve koşarak gitti. Babaannesi, onun bu halini görünce ne olduğunu sordu. Emir, soluk soluğa, askerlerin söylediklerini anlattı. Babaannesi’nin yüzü, bir anda bembeyaz kesildi. “Olmaz,” dedi fısıltıyla. “Olmaz Emir. Sen daha çocuksun. Onlar seni alamaz.”
“Ama babaanne,” dedi Emir, sesi kararlı çıkıyordu. “Gitmek istiyorum. Ruslardan nefret ediyorum. Annemi babamı onlar elimden aldı. İntikamımı almak istiyorum.”
Babaannesi, Emir’in yanaklarını elleriyle kavradı. Gözlerinin içine baktı. Uzun, çok uzun bir süre öylece durdular. Sonra babaannesi, sessizce ağlamaya başladı. “Ama seni kaybedemem evladım. Sen de olmaz. Lütfen…” Emir ise Babaannesine sarıldı ve şunları söyledi.
“Sen nasıl düşünürsen ben de artık öyleyimdir. Beni ölü düşünürsen senin için bir ölü sayılırım.” Bu sözleri babannesi Emir’e söylemişt. Babannesi ise durdu ve sadece kabullendi.
O gece, babaannesiyle birlikte oturma odasında, sobanın yanında oturdular. Hiçbiri konuşmuyordu. Sadece ateşin çıtırtısını dinliyorlardı. Emir, babaannesine bakıyordu.
Tam uyumaya hazırlanırken, babaannesi ayağa kalktı ve yine sandığa gitti. Bu kez, içinden küçük bir kutu çıkardı. Kutuyu Emir’in eline tutuşturdu.
“Ne bu?” diye sordu Emir.
“Senin için,” dedi babaannesi. “Doğum günü hediyen. Erken oldu biliyorum. Ama belki... belki savaşa gidersen, yanında bir hatıram olur.”
Emir, kutuyu açtı. İçinden, yepyeni bir çift ayakkabı çıktı. Siyah, deri, sağlam bir ayakkabı. Emir’in gözleri doldu.
“Babaanne... bunu nereden aldın? Paramız yoktu ki...”
Babaannesi gülümsedi. “Biriktirdim biraz. Her gün biraz biraz. Senin için ne yapmazdım ki evladım?”
Emir, ayakkabıları giydi. Tam oturmuştu. Hiç alışık olmadığı kadar rahattı. Sevinçle babaannesine sarıldı.
“Teşekkürler babaanne. Hediye için değil, her şey için teşekkürler.”
Gece yarısına doğru, Emir gözlerini kapattı. Rüyasında, sakura ağacını gördü. Ağacın altında, İnanov oturuyordu. Mavi gözleri, her zamankinden daha parlaktı. Emir’e sesleniyor, bir şeyler söylüyordu. Ama sesini duyamıyordu. Sadece dudak hareketlerini okuyabiliyordu. İnanov şöyle diyordu: “Söz veriyorum, en kısa zamanda tekrar geleceğim.”
Emir, bu sözleri duyunca uyandı. Kalbi hızla atıyordu. Başucundaki saate baktı. Saat, gece yarısını çoktan geçmişti. İç çekti. Tekrar yer yatağına uzandı. Babaannesinin huzurlu yüzünü izledi. Ardından tekrar gözlerini kapattı ve uyumaya çalıştı. Anında uyuyakaldı. Sonunda uyandığında babaannesi çoktan uyanmıştı.
Emir’de kalktı ve gerindi. Babaannesi ile kahvaltı yaptılar. Dünkü kötü his bugün daha da ağırlaştı. Anne ve babasını Rus askerlerinin götürdüğü günkü rahatsızlık ile aynısıydı. Emir biraz korktu. Umarım kötü bir şey olmaz diye içinden defalarca dua etti. Emir pazara oyuncak satmak için evden çıktı.
Her bir adımda içindeki rahatsızlık, huzursuzluk büyüyor ve arkasında 2 çift göz hissediyordu. Sanki 2 kişi onu izliyordu. Ama arkasına her döndüğünde orada kimse olmuyordu. Emir bir süre oyuncakları sattı. Artık bu huzursuzluğa dayanamadı ve eve erkenden dönmeye karar verdi. Eve geldi anahtarla kapıyı açtı, içeri girdikten sonra kapıyı kapattı. Oturma odasına girdi ve babaannesini örgü örerken gördü. Biraz olsa da rahatladı. Babaannesi kafasını örgüden kaldırdı.
“Evladım? Çok erken gelmedin mi?” Emir kovayı bir köşeye bıraktı ve babaannesinin yanına oturdu. “Bugün pazarda çok kişi yoktu. Erkenden eve geleyim dedim.” Emir’in babaannesi gülümsedi. Onu omzuna çekti.
“İyi etmişsin evladım.” Emir gülümsedi. O akşamı birlikte sohbet ederek geçirdiler. Akşamında sonunda uyumadan önce babaannesi Emir’in doğum gününü kutladı.
İyi geceler evledım.” Emir teşekkür edip babaannesinin yanaklarını öptü. Ardından ikisi de uyudular. Emir rüyasında yine sakura ağacının altında oturan İnanov’u gördü. Ama bir anda arkasında anne ve babasını da gördü. Yanında babaannesi de vardı. Emir korkarak rüyasından uyandı. Sabah saat 05.27 idi. Emir bir korkuyla babaannesine baktı. Babaannesi hala uyuyordu. Ancak dünkü histen daha yoğun ve rahatsız edici bir his vardı. Bugün Emir’in doğum günüsüydü. Ayrıca anne ve babasının da ölüm yıl dönümüydü. Peki bu rahatsız edici his ve babaannesini rüyasında görmesi… Emir’in kalbi göğsünde rahatsızlıkla atıyordu. Yutkundu. Bir korku ile bir parmağını babaannesinin burnuna doğru götürdü. Ardından nefesini kontrol etti. Emir biraz bekledi.
Parmağında herhangi bir serinti veya sıcaklık hissetmedi. O an Emir için dünya durmuş gibi oldu. Babaannesine baktı. Ona bakarken görünüşü bulanıklaştı. Gözleri doldu. Parmağı titredi.
“Hayır… Hayır… Babaanne… Babaanne… N’olur ses ver. N’olur…” Emir biraz bekledi. Ancak ses gelmedi. Ne bir ses ne bir hava. Emir başını önüne eğdi. Gözyaşlarını tutamadı. Emir hıçkırarak ağladı. Omuzları titredi. Babaannesinin soğuk ellerini tuttu. Emir, sesi titreyerek. “Babaanne, kalk. Doğum günün kutlu olsun de bana.” Ses gelmedi. Emir’in omuzları titredi. Burnunu çekti.
“Özür dilerim… Sana iyi bakamadığım için özür dilerim babaanne…” Emir sessizce ağladı. Dakikalarca göz yaşlarının akmasına izin verdi. Artık kendi doğum gününün lanetli olduğuna inanıyordu.
O günün ilerleyen saatlerinde, Emir’in doğum günü, aynı zamanda en büyük acısının da yaşandığı gün oldu. Annesini, babasını, şimdi de babaannesini kaybetmişti. Yapayalnızdı artık. Ama bu yalnızlık, onu güçlendirecek, ona bir amaç verecekti: İntikam.
Babaannesinin cenazesini, köyün imamı kıldırdı. Cenazeye, neredeyse tüm köy halkı katılmıştı. Emir, başında siyah bir yazma, gözleri kan çanağı gibi, sessizce duruyordu. Kimseyle konuşmuyor, kimsenin taziyesini kabul etmiyordu. Sadece toprağa bakıyor, babaannesinin tabutunun karanlık toprağa gömülüşünü izliyordu.
Tören bittikten sonra, herkes dağıldı. Sadece Emir, mezarın başında kaldı. Diz çöktü, ellerini açtı ve dua etti. Sonra ayağa kalktı. Mezar taşına baktı. Babaannesinin adı ve doğum-ölüm tarihleri kazınmıştı. Babaannesinin de mezarını sakura ağacının altına anne ve babasının yanına yapmıştı.
***
-1919.03.24
-1986.05.07
Zübeyde Albay
***
Emir, mezar taşına dokundu. “Seni seviyorum babaanne,” dedi fısıltıyla. “Seni hep seveceğim. Affet beni. Ama gitmeliyim. Annemle babamın intikamını almalıyım. Belki bir gün, onların yanına gelirim. O zamana kadar, bana dua et.” Emir mezardan uzaklaşıp köy meydanına doğru yol aldı. Bugün Osmanlı Rusya’ya savaş açacaktı.
Emir sonunda evine döndü. Ancak artık onun için kapıyı açıp ona hoşgeldin diyebilecek birisi yoktu. Bu boşluk hissi çok acıtıyordu. Emir bu sefer gerçekten yanlız olduğunu hissetti. Ne onu teselli edecek bir arkadaşı ne de ona moral verecek bir yakını, ailes, vardı. Emir oturma odasına girdi ve kapıyı kapattı. Dün geceden babaannesinin uyumadan önce ısınmak için attığı odunlar neredeyse sönecek derecedeydi. Oda hala sıcaktı ancak eski sıcaklık yoktu. Artık odada kendisinin kalbini ısıtacak biri yoktu. Onu mutlu edecek, ona moral verecek veya onu zorbalardan koruyup kollayacak biri yoktu. Emir küçülmeyi diledi. Eski yıllara geri dönmeyi denedi. Anne ve babası ile birlikte uyudukları yılları, birlikte kahvaltı yaptıkları yılları geri istedi. O zamanlara gitmeyi diledi. Ama nafile. Emir sessizce mırıldandı.
“İyiki doğdum ben…” Bu sözlerin bile kendisinin gülünç olduğunu gösterdiğini düşündürüyordu. Emir hala yerde olan minderlere uzanıp kıvrıldı. Bir kaç saat orada uzandı. Sonra kapısı çalındı. Emir ayağı kalkıp kapıyı açtı. Orada Osmanlı askeri duruyordu. Emir’in bilgilerini aldı ve kendisinin savaşa katılmak zorunda olduğunu söyledi . Emir ise hızla kabul etti. Zaten bunu bekliyordu.
Köyün meydanına geldiğinde, askerlerin toplanma çağrısı yaptığını gördü. On dört yaşını doldurmuş tüm erkekler, sıraya dizilmişti. Emir de aralarına katıldı. Subay, bir listeyi elinde tutuyor, isimleri tek tek okuyordu. Emir’in adı okunduğunda, yüksek sesle “Emir Albay!” dedi.
“Buradayım,” dedi Emir, sesi gür ve kararlı çıkıyordu.
Subay, başını kaldırıp Emir’e baktı. Onun yaşını sorgular gibi baktı, sonra başını salladı. “Tamam. Sıraya geç.”
Emir, sıraya girdi. Diğer asker adaylarının arasında duruyordu. Kimi ondan büyüktü, kimi küçük. Kimi heyecanlı, kimi korkuydu. Emir ise sadece kararlıydı. Ne korkuyordu, ne heyecanlıydı. Sadece intikam düşüncesiyle yanıp tutuşuyordu.
Eğitimler, hemen başladı. Sabahın erken saatlerinde kalkıyor, gece geç saatlere kadar çalışıyorlardı. Emir, kısa sürede yeteneklerini gösterdi. Hızlı koşuyor, iyi saklanıyor, kılıç ve bıçak kullanmada diğerlerinden üstündü. Ama asıl yeteneği, yemek yapmaktı. Askeriye’nin mutfağında çalışan aşçılara yardım ederken, onların bile yapamadığı yemekleri yapıyor, herkesin takdirini kazanıyordu. Bu yeteneklerini babaannesinden ve annesinden küçük yaşta öğrenmişti.
Eğitimlerin bir ayı geride kalmıştı ki, bir gece subay, Emir’i çağırdı. Odasına gittiğinde, subayın yanında başka bir adam olduğunu gördü. Adam, siyah bir pelerin giymiş, yüzünü gizlemişti.
“Emir,” dedi subay. “Bu adam, padişahın özel elçisidir. Seninle konuşmak istiyor.”
Elçi, başlığını çıkardı. Yüzü, yara izleriyle kaplıydı. Bir gözü camdı. Emir’e baktı ve gülümsedi. Ama bu gülümseme, onu rahatlatmadı. Aksine, içini ürpertti.
“Emir Albay,” dedi elçi, sesi boğuk ve korkutucuydu. “Senin hakkında çok şey duydum. Ailenin Ruslar tarafından saklandığını-kaçırıldığını ya da her ne yaptılarsa ailenin başına gelenleri biliyorum. Senin intikam ateşiyle yandığını biliyorum. Sana bir teklifim var.”
“Ne teklifi?” diye sordu Emir, tedirgin bir şekilde.
Elçi, bir adım yaklaştı. “Rusya’ya casus olarak gitmeni istiyoruz. Padişahımız, Rus çarını ve veliaht prensini öldürmek için bir operasyon başlatıyor. Ama bu operasyonun başarılı olması için, içeriden birine ihtiyacımız var. Bir casusa. Bunu yapabilecek misin?”
Emir’in kalbi, bir an için durdu. Rusya... Çar... Prens... Onların canına kast etmek... İntikamını almak... Bu, onun için bir fırsattı. Belki de hayatının en büyük fırsatı.
“Yapabilirim,” dedi kararlı bir sesle. “Ne gerekiyorsa yaparım.”
Elçi, başını salladı. “Güzel. O halde hazırlıklarına başlayalım. Rusça öğreneceksin. Rus adetlerini, geleneklerini öğreneceksin. Ve en önemlisi, sabretmeyi öğreneceksin. Çünkü bu iş, zaman alacak. Belki aylar, belki yıllar. Ama sonunda, amacımıza ulaşacağız.”
Emir, başını salladı. “Anladım. Ne kadar zamanım var?”
“Çok değil. Birkaç ay içinde, savaş başlayacak. O zamana kadar, hazır olmalısın. Şimdi git ve dinlen. Yarın, ilk dersinle başlıyoruz.”
Emir, odadan çıktı. Yürürken, içinde yine o huzursuzluğu hissetti. Ama bu kez, huzursuzluğun sebebini biliyordu. Bu, onun kaderinin dönüm noktasıydı. Bundan sonraki hayatı, asla eskisi gibi olmayacaktı. Emir evine doğru yürüyordu. Ay ışığı etrafı aydınlatıyordu. Emir sessiz eve girdi. Babaannesinin onun için aldığı yeni ayakkabıları içeri aldı ve özenle yerine koydu. Her zaman babaannesi ile birlikte uyudukları yer yatağını yaptı ve Yorganı üzerine örtüp uyumak için tavana baktı. Annesini, babasını, babaannesini ve İnanov’u düşündü. Acaba İnanov şu anda ne yapıyordu? diye düşündü.
“Umarım mutludur…” Diye mırıldandı Emir. Ardından Soğuk odanın içerisinde yorganın altında ısınmaya çalışarak uyumaya çalıştı. Gözlerini kapattı ve babaannesinin yokluğu ile uykuya daldı…
___________________________________
Sizce Emir ve İnanov olsun mu😖😖
Karar veremiom😓