İçeriğe geç

Tutulmayan sözler

Bölüm 1 · 18 dk okuma

Tutulmayan sözler

Bölüm 1

KARŞILAŞMA

Güneş, uzak diyarların üzerinde doğarken, Emir için ışığın bir önemi yoktu. Onun dünyası, çoktan gölgelerin hükmüne girmişti. Yaşadığı küçük Osmanlı kasabasında, çocukların kahkahaları en çok da onun kulaklarını tırmalardı. Koşup oynayan, itişip kakışan yaşıtlarının arasına katılmak istediğinde, sanki görünmez bir duvara çarpardı. Ne zaman bir grup oyun oynasa, Emir’in varlığıyla birlikte oyunun neşesi kaçar, fısıltılar başlardı.

“Bak, yine gelmiş,” derdi biri kıs kıs gülerek.

“Annesiyle babası ne zaman dönecekmiş?” diye sorardı bir diğeri, alaycı bir merakla. “Yoksa hep büyükannesinde mi kalacak?”

Savaşın gölgesi, sadece sınır boylarına değil, Emir’in kalbine de çökmüştü. Annesi ve babası, onun ufacık dünyasının devleri, padişahın çağrısıyla ta uzaklara, adını bile duyunca içinin ürperdiği Rusya’ya karşı savaşmaya gitmişlerdi. Gidişlerinin üzerinden neredeyse bir yıl geçmişti. Her gelen haberci, Emir’in yüreğini ağzına getiriyor, ama ne iyi ne de kötü bir haber geliyordu. Bu belirsizlik, taşınması en zor olan yüktü. Arkadaşlarının zorbalığı da cabasıydı. Sanki ailesinin yokluğu, onu eksik, korunmasız ve itilip kakılmaya müsait kılıyordu.

O gün de farklı olmadı. Bir grup çocuk, kasabanın meydanındaki büyük çınarın altında toplanmış, çelik-çomak oynuyordu. Emir, elleri cebinde, uzaktan onları izliyordu. İçinden bir ses, “Gitme, yine aynı şey olacak,” diyordu ama ayakları onu oraya doğru sürüklüyordu. Çocuklardan biri, iri yapılı ve çilli bir oğlan olan Turgut, Emir’i gördü ve oyunu durdurdu.

“Ooo, misafirimiz gelmiş!” diye bağırdı alaycı bir sesle. “Ne o Emir, bugün de mi bizimle oynamak istiyorsun? Baban sana oyuncak kılıç göndermedi mi Rusya’dan?”

Diğer çocuklar kıkırdadı. Emir’in yüzü kızardı, elleri yumruk oldu ama sesini çıkarmadı. Susmak, onlarla baş etmenin en kolay yoluydu. Turgut, elindeki sopayı sallayarak Emir’e doğru bir adım attı. “Baksana, biz burada Osmanlı’nın gelecekteki yiğit askerleriyiz. Sen ise… Sen daha annesinin eteğinin dibinden ayrılamamış bir bebesin. Haydi, yolun açık olsun!” Bir çocuk arkadan seslendi. “Onun annesi bile yok! Nasıl saklanabilir ki?” Kahkaya attı. Diğer çocuklar da buna katıldı.

Son cümleyi kurarken, elindeki sopanın ucuyla Emir’in göğsüne hafifçe ittirdi. Bu, fiziksel bir darbeden çok, ruhuna vurulan bir tokattı. Kahkahalar yükseldi. Emir, başını öne eğdi ve koşarak uzaklaştı. Gözlerinden akan yaşları kimsenin görmesini istemiyordu. Kasabanın dar sokaklarından, evlerin arasındaki patikalardan geçerek kendini, her zamanki sığınağına attı: Tepedeki yaşlı sakura ağacının altındaki düzlük.

Burası, kasabadan uzak, sessiz ve huzurluydu. İlkbaharın son günlerinde sakura ağacı, sanki gökyüzüne pembe ve beyaz bir bulut gibi uzanırdı. Hafif bir rüzgar estiğinde, narin çiçek yaprakları usulca süzülür, yere ipek bir halı sererdi. Emir, ağacın kalın gövdesine sırtını yaslayıp oturdu ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Annesini, babasını, onların sıcak kollarını, masal anlatan seslerini o kadar çok özlemişti ki… Neden gitmek zorundaydılar? Ruslar neden onları alıp götürmüştü? İçindeki öfke, tıpkı bir tohum gibi, o gün kalbinin en derinine ekildi.

Ağlamaktan gözleri şişmiş, burnu tıkanmış halde, başını dizlerine yaslamıştı. Tam o sırada, ne kadar süre geçtiğini bilmediği bir anda, kulağına hafif bir çıtırtı geldi. Hemen arkasındaki çalılıklardan geliyordu. Emir, nefesini tuttu. Bir tilki miydi, yoksa daha büyük bir şey mi? Korkuyla doğruldu ve sesin geldiği yöne dikkatlice baktı. Çalılar aralandı ve karşısına, çamur içinde kalmış pahalı görünümlü ama yırtık bir pantolon giyen, sarı saçları birbirine karışmış, mavi gözlü bir çocuk çıktı. Çocuk, en az Emir kadar şaşkın ve korkmuş görünüyordu. Yüzü solgundu, dudakları titriyordu. Belli ki o da ağlamıştı.

İlk kez bu kadar yakışıklı, bu kadar farklı yüzlü birini görüyordu Emir. Gözleri denizin derinlikleri gibiydi. İki çocuk, bir an için sessizce birbirlerini süzdüler. Ormanın tüm sesleri kesilmiş, sadece rüzgarın fısıltısı ve dökülen çiçek yapraklarının hışırtısı duyuluyordu. Emir’in içindeki korku yerini büyük bir meraka bıraktı. Daha önce hiç yabancı bir çocukla karşılaşmamıştı.

“S-sen kimsin?” diye sordu Emir, sesi hâlâ ağlamaktan çatallıydı. “Burada ne arıyorsun?”

Sarı saçlı çocuk, bir adım geri çekildi. Belli ki Emir’in fiziksel olarak ondan daha yapılı olması onu ürkütmüştü. Ama kısa süre sonra daha fazla dayanamadı ve o da hıçkırarak ağlamaya başladı. “Ben… ben kayboldum. Babamla… babamla geziyorduk. Bir anda ayrıldık. Her yer aynı… yolu bulamıyorum.”

Dili farklıydı, aksanı tuhaftı, ama derdini anlatabiliyordu. Emir, çocuğu dikkatle inceledi. Kıyafetlerindeki yırtıklara ve çamura rağmen, onlardan yayılan tuhaf bir ihtişam vardı. Altın rengi ipliklerle işlenmiş bir ceketi, ince deriden çizmeleri vardı. Bunlar, Emir’in kasabasındaki çocuklarda gördüğü türden şeyler değildi. Ama şu an en önemli şey, bu çocuğun ağlıyor olmasıydı. Hem de tıpkı kendisi gibi, yapayalnız ve çaresiz.

Emir, az önce kendisine yapılan zorbalığı, alay edilmeyi unuttu. Kendi acısını bir kenara itti. Ayağa kalktı ve yavaşça çocuğa yaklaştı. “Korkma,” dedi, sesini mümkün olduğunca yumuşatmaya çalışarak. “Ben sana yardım ederim. Adım Emir. Senin adın ne?”

Çocuk, hıçkırıklarının arasında cevap verdi: “İ…nanov.”

Emir gülümsedi. Bu, bugün ettiği ilk gülümsemeydi. “İnanov mu? Güzel bir isim. Nerelisin? Seni nereye götürmem gerekiyor?”

İnanov, sorusuna cevap vermek yerine başını iki yana salladı. “Ben kaldığımız yerin adını bilmiyorum ki. Babam ‘Sen burada bekle, ben etrafa bakıp geleceğim,’ dedi, ama o gideli çok oldu. Ben de onu aramak için yürümeye başladım ve kayboldum.”

Emir, bir an için bu çocuğun babasının kendi babası gibi savaşa gitmediğini, onun yanında olduğunu düşündü ve içini bir kıskançlık kapladı. Ama çocuğun mahzun halini görünce bu his kaybolup gitti. “Merak etme,” dedi kararlı bir sesle. “Burası benim sığınağım. Bu ağaç, sihirli bir ağaçtır. Burada kimse bize zarar veremez. Bak, şimdi biz seni aramaya başlarlar. O zamana kadar burada bekleriz, olur mu?”

İnanov, Emir’in sakinliği ve güven veren tavrı karşısında biraz olsun rahatladı. Hıçkırıkları dinmeye yüz tuttu. Emir, onu ağacın altına oturttu. Cebinden, büyükannesinin belki diğer çocuklarla kaynaşır ve onlarla paylaşması için eline tutuşturduğu, bez bir mendile sarılı bir parça kuru üzümlü ekmeği çıkardı. Ekmeği ikiye böldü ve büyük parçayı İnanov’a uzattı.

“Al, ye. Acıkmışsındır.”

İnanov, ekmeğe ve Emir’in kirlice eline baktı. Hayatında ilk defa böyle bir şey görüyordu. Sarayın altın tabaklarında sunulan en nadide yemekleri yemişti ama hiçbiri bu kadar davetkar ve sıcak görünmemişti gözüne. Ekmeği aldı ve ısırdı. Şekerli ve tarçınlıydı. Yüzünde küçük bir şaşkınlık ifadesi belirdi. “Çok güzelmiş,” diye mırıldandı.

“Büyükannem yaptı. Sihirli elleri vardır onun,” dedi Emir gururla. “Yediğim en güzel şeylerin hepsini o yapar.”

O an, karşılıklı oturmuş ekmeklerini yerken, aralarında kelimelerin ötesinde bir bağ kuruldu. İkisi de yalnızdı, ikisi de birer sebepten ağlamıştı ve şimdi, koca bir dünyada birbirlerini bulmuş iki küçük noktaydılar. Emir, İnanov’a ağacı, gökyüzünü, bulutların şekillerini anlatmaya başladı. Coşkun bir nehir gibi konuşuyordu. Yıllardır biriktirdiği sessizliği, sonunda dinlemeye hevesli bir kulak bulmuşçasına dökülüyordu. İnov ise, hayatında ilk defa birisi ona bir prens gibi değil de, sıradan bir arkadaş gibi davrandığı için büyülenmiş, sessizce ve merakla dinliyordu. Aralarındaki en büyük farkı, İnanov’un gerçek kimliğini söylemeye çekinmesi ve sadece “İnanov” demesi oluşturdu. Emir için o, sadece kaybolmuş bir yabancıydı. Ve Emir, zorbalığa uğramış bir çocuk olarak, bir başkasına ilk defa kucak açıyordu.

“Peki senin çok arkadaşın var mı? Çünkü benim ilk arkadaşım sensin. Arkadaşı olan insanları her zaman kıskanmışımdır.” İnanov başını çimenlerden kaldırıp Emir’e baktı.

“Aslında hayır. İlk arkadaşım sensin.” Emir’in gözleri heyecanla açıldı yerinden heyecanla ve hızla kalktı.

“Gerçekten mi?! Vay canına! İlk arkadaşın ben miyim? Benim de ilk arkadaşım sensin!” Emir hızlıca konuştuğu için İnanov bazı kelimeleri anlamadı ama çoğunluğunu anladığı için kıkırdadı. “Sakin konuş biraz. Çok anlayamıyorum.” Emir hatasını anlayıp hafasını sallayıp tekrar yerine oturdu.

“Ah, üzgünüm benim hatam.” Emir başını kaşıdı. Gün ilerledikçe Emir hayatı hakkında konuştu. Ancak İnanov kendi hayatı hakkında hiç konuşmadı.

Güneş yavaş yavaş alçalırken, ormanın derinliklerinden sesler duyulmaya başladı. “Majesteleri! Majestelerim neredesiniz?” diye bağıran yetişkin sesleri. Sesler panik ve telaş doluydu. İnanov, sesleri duyunca irkildi ve ayağa fırladı. Yüzüne bir anda hem sevinç hem de garip bir burukluk yayıldı.

“Beni arıyorlar!” dedi. “Gitmem gerek!”

Emir de ayağa kalktı. İçini tuhaf bir sıkıntı kaplamıştı. İlk kez bir arkadaşı olmuştu ve şimdi gitmek üzereydi. “Ama… bir daha gelir misin?” diye sordu, sesinde yalvaran bir titreme vardı.

İnanov, Emir’in elini sıktı. Minik elleri birbirine kenetlendi. “Gelmeye çalışırım. Söz veriyorum,” dedi mavi gözleri parlayarak. “Sen burada bekle, en kısa zamanda tekrar geleceğim.”

Ve gelen seslere doğru koşarak uzaklaştı. Emir, sakura ağacının altında öylece kalakaldı. İnov’un koşuşunu izlerken, kalbinde daha önce hiç hissetmediği bir sıcaklık vardı. Yalnız değildi artık. Bir arkadaşı olmuştu.Emie’in yüzünde istemsizce bir gülümseme oluştu. Emir gülümseyerek evine gitti. Eve vardığında kapıyı çaldı. Babaannesi hızla kapıyı açtı. Emir’in her zamanki gibi yüzündeki umutsuz ve mutsuz bir ifadeyle yıpranmış ayakkabılarını çıkarmak yerine yüzündeki mutlu ve memnun olmuşifadeyle yıpranmış ayakkabılarını çıkardığını görünce şaşırdı. Babaannesi konuştu.

“Bugün güzel bir şey mi oldu Emir? Sonunda çocuklar seni aralarına aldı mı oyun oynamak için?” Emir içeri girdi ve babaannesi kapıyı kapattı. Emir başını sağa sola salladı. “Her zamanki gibi Sakura ağacının altında otururken bir çocukla karşılaştım. Çok güzel bir erkek çocuğu. Gözleri hep görmek istediğim deniz gibi derin ve maviydi. Saçları da tıpkı altın sarısıydı. Güneşin altında neredeyse parlıyoprdu!” Diye hızla ve heyecanla abarta abarta tanıştığı yeni arkadaşını betimledi. Babaannesi Emir adına sevindi.

“Bu çok iyi Emir’ciğim. Umarım arkadaşlığınız uzun sürer. Hadi, tüm gün acıkmış olmalısın. Yemek hazır. Gel de yemek ye.”

Emir hızla mutfağa koştu. Tahta yer Emir’in ayaklarının altında gıcırdadı. Ahşaptan yapılmış oldukça eski bir masanın üzerindeki sıcak yemekleri görünce, Emir’in ağzı sulandı. Babaannesi ile birlikte yemeği yemeye başladılar. Emir için bugün çok özel bir gündü. Yemek yedikten sonra babaannesi ile birlikte oturma odasında yere serili minderlerin üzerinde sobanın yanında oturuyorlardı. Babaannesi örtü örüyor, Emir ise dışardan önceden toplamış, ıslak olduğu için kuruması için bir kenara bıraktığı odunlardan birini almış bıçak ile dikkatlice oyarak kendine bir oyunca araba yapmaya çalışıyordu. Babaannesi bir düre sonra örtüyü yanına bırakıp Emir’e seslendi.

“Emir, bugün annen ve babanı ziyaret etmek ister misin? Onların kayboldukları gün. Üstelik doğum günün. Anne ve babanı görmek seni mutlu edebilir.” Emir bunu hatırlayınca yüzü biraz asıldı. 4 yıl önce tam bugün anne ve babasını Rus askerleri götürmüştü. Emir’in anne ve babası geri dönmeyince onlar için bir mezar yapmışlardı. Ve bu mezar sakura ağacının arkasındaydı. Emir’in her dışlandığında, zorbalandığında ve üzüldüğünde gittiği yer bu yüzden sakura ağacıydı. Orası Emir’e huzur ver şans getiriyordu. Ne şans ki anne ve babasının kayboldupu yıl dönümünde İnanov ile anne ve babasının mezarlığında karşılaşmıştı. Emir gerçekliğe geri döndü. Sonra sessizce başını salladı.

“Olur. Hadi gidelim.” Emir ayağı kalktı. Üzerindeki tahta parçalarını nazikçe sofra bezine sirkeledi. Bıçağı ve yarı oyulmuş tahtayı dikkatlice kenara bıraktı ve sonra babaannesinin elini tuttu. Babaannesi askılıktan Emir için ördüğü kışlık hırkayı çıkardı. Emir’e nazikçe giymesi için yardım etti. Sonra kendisi de üşümemek için bir hırka aldı ve giydi. Ardından tahta kapıyı gıcırdayarak açtı. Kendi terliklerini giydi ve Emir’de yıllardır kullandığı, kendisine oldukça küçülmüş ve yıpranmış ayakkabısını giydi. Artık Emir’e yeni ayakkabı alınması gerekiyordu. Emir’de bu durumdan rahatsızdı ancak maddi durumlarının olmadığını bildiği için sesini çıkarmıyordu. Babaannesi, Emir ayakkabısını giydikten sonra elini tuttu ve yarım saatlik uzaklıkta olan sakura ağacının yanına doğru yürümeye başladılar. Köyleri zaten Rus sınırına oldukça yakın bir yerdeydi. Sakura ağacı ise Rus sınırının ortasındaydı. Sessiz süren yürüyüşün ardından sonunda sakura ağacının ay ışığında parladığı yaprakları ikisinin de gözüne çarptı. 7 Mayıs. 7 Mayısta her zaman nedense ay her zamankinden daha parlak oluyordu. Gece 11 civarlarında yağmur başlıyordu. Kimse bunu fark etmemiş olsa da emir bunu fark etmişti. Ve bu yağmur damlalarının kendi anne ve babasının göz yaşları olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden 7 Mayıs’ta yağan yağmuru hiç bir zaman sevmemişti. Ama bugün farklıydı. Bugün nedense bu yağmur bile ona bir umut ışığı gibi geliyordu. Anne ve babasının her zaman kendisini izlediğini biliyordu. Sonunda sakura ağacına vardılar. İkili sakura ağacının arkasında çalılıklarla çevrili boş bir araziye geldiler. İşte orada iki mezar taşı dikiliydi.

***
–1942.02.27
–1976.05.07

Olga Sergeyev

***

***
–1939.06.09

–1976.05.07

Yekta Albay
***

Emir bir süre durdu ve mezar taşlarına baktı. Sadece taşları izledi. Şu anda anne ve babası yanında olup sıcacık evlerinde mutlu mutlu sohbet eden çocuklar vardı köyde. Ancak Emir kendi anne ve babası ile soğuk havanın altında yaşadıklarını bile bilip bilmeden soğuk birer taş parçalarının önünde duruyordu. Kendi anne ve babasını ölü olarak görmekten nefret ediyordu. Ancak yıllardır ortalıkta yoktular. Bazen bu konuda çok kıskanç oluyordu. Diğer çocukların aileleri onların yanındaydı ancak Emir’in yoktu. Bu yüzden kıskanıyordu. Babaannesi elini Emir’in omzuna koydu. Ona cesaret ve güven verircesine baktı.

“Umudunu kaybetme Emir’ciğim. Annen ve baban sana dönecekleri konusunda söz veriler. Eminim ki seni yanlız bırakmayacaklardır ve ellerinden geleni yapıp sana geri döneceklerdir.” Emir babaannesine baktı. İçinde hala umut ışığı sönmemişti. Biliyordu. Annesi ve babası ölmemişti ve kendisine geri gelecekti. Bir süre ikis de orada kaldı ve dua ettiler. Ardından babaannesi Emir’e döndü.

“Eve gidelim mi Emir’ciğim? Çok geç oldu ve soğuk bastırdı. Yakında yağmur yağacak gibi.” Emir başını salladı. Arkasını dönüp babaannesi ile birlikte eve döndüler. Tam eve gireceklerdi ki yağmur yağmaya başladı. İkisi hızla ıslanmadan eve girdiler. Ayakkabılarını içeri aldılar ve ayakkabılığa koydular. Ardından ateşi biraz hafiflemiş olan sobanın hala yanıl olduğu oturma odasına girdiler. Emir’in babaannesi odanın bir köşesinde keğenin içine konulmuş odunlardan bir kaç tanesini sobanın içine attı. Ardından mutfaktan bir çaydanlığa su koyup 2 çay bardağı getirdi. Bir tanesi boştu bir tanesinin içinde yaklaşık bir buçuk kaşık dem vardı. Emir’in babaannesi çaydanlığı sobanın üzerine koydu. Çay bardaklarını da bir kenara bıraktı. Emir anne ve babasının mezarına gitmeden önce bir kenara bıraktığı daha tamamlanmamış ahşapı oyarak yapmaya çalıştığı oyuncak arabasını ve bıçağı aldı. Tekrar tahtayı oymaya başladı. Bir süre sonra su kaynayınca babaannesi çay bardağının içindeki demleri çaydanlığa bıraktı. ardından çayın demlenmesi için biraz bekledi. Yaklaşık 5 dakika sonra demlenmiş çayı çay bardaklarına döktü. Bir tanesini yarıdan biraz daha fazla kadar doldurdu ve normal çeşme suyu ekledi biraz üzerine. Ardından çeyme suyu eklediği çayı Emir’e uzattı. Çünkü Emir çayı çok sıcak çemiyordu, ağzı yanıyordu. Emir, babaannesi ona çay getirince gülümsedi ve teşekkür etti. Bir yudum aldı.

“Teşekkürler babaanne.” Emir’in babaannesi Emir’in kafasını okşadı. Ona gülümsedi. Emir oyuncağını yapmaya çalışırken, Emir’in babaannesi de bir yandan satıp geçimlerini sağlamak için patik örüyordu. Bir kaç saat sonra Emir sonunda oyuncak arabasını bitirdi. Saatler boyunca kambur oturmaktan sırtı ağırdığı çin gerindi ve esnedi. Ardından babaannesine sevinçle oyarak yaptığı tahta oyuncak arabasını gösterdi.

“Babaanne bak! Çok güzel oldu!” Emir’in babaannesi örgüden başını kaldırıp Emir’in yapmış olduğu oyuncak arabaya baktı.

“Çok güzel olmuş evladım.” Diyerek Emir’i övdü. Emir gururla mimik göğsünü şişirdi. Ardından babaannesi örgüsünü bir kenara bıraktı. Artık boş olan çay bardaklarını ve çaydanlığı alıp mutfağa götürdü. Sonra geri dönüp kapıyı kapattı. Emir az önce yaptığı tahta arabasıyla oynuyordu. Babaannesi minderleri birleştirip Emir ve kendisinin yatağını hazırladı. Ardından köşedeki yorganları ve yastıkları da getitip yerleştirdi.

“Hadi evladım, çok geç oldu. Yatalım bakalım.” Emir oyuncağını da alıp hızla yatağa doğru koştu. Sonra arabasını hemen baş ucuna koyup yatağına uzandı. Babaannesi de başındaki yazmayı çıkarıp yer yatağına uzandı. Emir’in babaannesi hem kendi hem de Emir’in üztünü kaplayacak büyüklükteki yorganı ikisini de üzerine örttü. Emir, sobanın ateşinin turuncu renge boyadığı tavana baktı. odunların yanma sesi ona huzur verdi. Gözlerini kapatıp anne ve babasını düşündü. Onlar olmasa da sonuçta babaannesi vardı. Bunun için şükretti. Babaannesinin uyumak için gözlerinikapalı tuttuğu yaşlı ama huzurlu suratına baktı. Babaannesi, ikisine de bakmak için çok çalışıyordu. Emir kendisinin de bir şeyleri feda etmesi gerektiğini düşündü.

***

Ertesi sabah Emir babaannesi ile kahvaltı yaptıktan ve ona biraz yardım ettikten sonra dışarı çıktı. Emir’in dün tanıştığı arkadaşı İnanov dün ona geri geleceğine dair söz verdiği için Emir hızla tekrar sakura ağacının yanına gitmek için yolunu tuttu. Yarım saatin sonunda sakura ağacının altında oturuyordu. Arkadaşı orada yoktu. Emir arkadaşını beklerken yanında taşıdığı minik bıçağı çıkardı ve etraftan uygun bir odun parçası alıp oyuncak araba yapmak için oymaya başladı. Emir 2 saattir orada bekliyordu. Ancak İnanov hala gelmemişti. Ancak bir aksilik çıkmıştır diye geçiştirip oyuncak arabayı oymaya koyuldu. 1 saat geçti, 2 saat geçti ve 3 saat geçti. Emir oyuncak arabayı bitirmişti. Ancak İnanov ortalıkra yoktu. Emir biraz şüpheye düştü. Ancak umudunu kesmeyi reddetti. Sonuçta İnanov Emir’in ilk arkadaşıydı ve umudunu bu kadar çabuk kesemezdi. Emir yakınlardaki bir çalılıktan mor bir çiçek kopardı sonra çiçeğin suyu ile bir çubuk yardımıyla tahta arabanın üzerine Emir ♥ İnanov yazmıştı. Eninde sonunda bir şekilde kötü yazsa da yine de yazabilmişti. Çünkü okul okumamıştı. Bazen zengin çocukların gittiği okulun penceresinden sınıfı izler ve birkaç şey öğrenmeye çalışırdı. Zor olsa da yazmayı ve okumayı öğrenmişti. Ancak çokta iyi değildi. Emir oyuncak arabayı oturduğu taşın yanına bıraktı. Ayaklarına baktı. Biraz daha bekledi. Birkaç dakika donra çalılıkların arkasından sesler yelmeye başladı. Emir hızla yerinden kalktı ve sesin geldiği yöne doğru baktı. Çalılıkların arasından, güneş gibi parlak saçlara sahip, okyanus gibi derin ve mavi gözlere sahip, o ilk arkadaşı çıktı. Emir hızla koştu ve sevinçle arkadaşına sarıldı. İnanov Emir’in burada olduğunu görünce şaşırdı ama sevindi. İlk defa biri ona sarılıyordu. Bu çok yabancı bir duyguydu.

“Sonunda geldin arkadaşım!” Emir İnanov’dan geri çekildi. Ardından ikisi de Emir’in birkaç saniye önce oturmakta olduğu taşa oturdular. İnanov konuşmaya başladı.

“Üzgünüm arkadaşım. Biraz geç oldu ama sonunda gelebildim. Sözümü tuttum.” Emir gülümsedi. “Hayır sorun değil. Ben seni beklerim. Her zaman beklerim.” İnanov gülümsedi. “Teşekkürler.” Emir’de buna karşılık olarak ona gülümsedi. Sonra Emir yanındaki, İnanov’u beklerken yaptığı oyuncak aarabayı aldı ve İnanov’a uzattı. Al bakalım. Seni beklerken sana yaptım.” İnanov Emir’in elindeki oyuncağa baktı ve Emir’in elinden aldı. Oyuncağı inceledi. “Sen mi yaptın? Gerçekten mi?” İnanov inanmazlıkla sordu.

“Evet. Kendi ellerimle yaptım.”

“Bu inanılmaz! Çok etkileyici.” Emir’in yanakları iltifat ile kızardı. Başının arkasını kaşıdı.

“Hahahaha, teşekkürler. Aslında bence çokta etkileyici değil. Benim için sıradan bir şey. Sürekli sıkıldığımda bu tür oyuncaklar yaparım.” İnanov arabayı sıkıca elinde tuttu.

“Bunu saklayacağım arkadaşım.” Emir bununla mutlu oldu. Ardından bir süre boyunca bu konu hakkında konuştular. konu sürekli değişti, farklı konular açtılar, hayatları hakkında konuştular. Ancak İnanov anlatırken özet geçiyordu, detaylara inmiyordu.

Saatler geçti. İkili gün batımına kadar sohbet ettiler. İnanov havanın artık mavi değil de turuncu olduğunu fark edince ayağı kalktı.

“Emir, benim gitmem gerk. Çok geç oldu. Yarın söz veriyorum tekrar geleceğim.” Emir’de İnanov ayağı kalkınca, ayaklandı.

“Peki sorun değil. Snei tekrar bekleyeceğim.” İnanov başını salladı. Emir’in kendisi için yaptığı oyuncak arabağı alıp koşarak uzaklaştı. Emir’ de evinde dönmek için uzaklaştı. Evinin yakınlarına gelince etraftan birkaç odun toplayıp evin önüne geldi. Babaannesi kapıyı açtı ve Emir yıpranmış ayakkabılarını çıkarıp eve girdi kucağındaki odunlarla birlikte. Babaannesi, Emir sürekli eve odunla geldiği için sorgulamadı. Emir odunları oturma odasında genellikle oyuncak yapmak için biriktirdiği kovanın içine koydu. Babaannesi kapıyı kapatıp Emir’e seslendi.

“Emir’ciğim, ellerini yıkayıp ta gel, yemek hazır sıcak sıcak soğumadan yiyelim. Emir hızla banyoya koşup ellerini yıkadı ve mutfağa koştu. Yemekte tarhana çorbası vardı. Emir babaannesinin zaten oturduğu yemek masasına yöneldi. Sandalyeye oturup hızla yemeğini yemeğe başladı. Babaannesi konuşmaya başladı.

“Sana yeni bir ayakkabı almamı ister misin Emir?” Emir ani teklif ile şaşırdı. Ağzındaki çorbayı yuttu. “Aslında gerek yok, Henüz yırtılmadılar.” Babaannesi Emir’in zaten yeni bir ayakkabıya her halükarda ihtiyacı olduğunu biliyordu. Ancak zaten yeterli oarası olmadığı için başını salladı. Yeterli parası olunca Emir’e ilk iş olarak yeni bir ayakkabı alacaktı. Bu, kendi yemeğinden ve giyiminden kısılcak anlamına gelse bile. İkisi yemeklerini yediler. Ardından her akşam yaptıkları gibi emir oyuncak yapıyordu Babaannesi ise örgü örüyordu. Saatlerce uğraşıp Emir oyuncak işledi. Bunları yapıp satacak ve babaannesine yardımcı olacaktı. O gün bu şekilde geçti.

Ertesi sabah Emir kahvaltısını yaptıktan sonra her gün kalabalık olan pazara koştu. Elindeki kovanın içinde önceden yaptığı tüm oyuncaklar ve dün akşam yaptığı oyuncak ta vardı. Emir pazar alanına gittiğinde orada gelen geçen ailelere “Oyuncak ister misiniz?” Diye soruyordu. Bazı aileler ikişer, üçer tane alıyordu bazıları ise Emir’i çocuk olduğu için tersliyordu.

Emir 1 saatte oyuncakların bir kısmını sattı ve bu oyuncaklardan toplam 4,32 akçe toplamıştı bununla 3 günlük yemek ihtiyaçlarını yeterince rahat karşılayabilirlerdi. Emir paralarıcebine koydu ve kobayla birlikte İnanov’la buluşacağı yere sakura ağacının yanına gitti. Oraya gittiğine İnanov henüz yoktu. Daha fazla oyuncak yapmak için bıçağını çıkardı ve yeterli boyutta bir odun buldu.

Saatler geçti. İnanov yine biraz geç geldi. Ancak Emir bunu sorun etmedi. İnanov sonunda geldiğinde İnanov’la birlikte oyuncak yaptılar. Emir İnanov’a nasıl oyuncak yapılır onu öğretti. Emir’in günleri bu şeklide geçiyordu. Emir yaklaşık 1 ayda biriktirdiği tüm parayı sonunda, 1 ay sonraki gece babaannesine gururla uzattı. Babaannesi bu kadar parayı Emir’de görünce şaşırdı. Aklına kötü şeyler geldi.

“Bu ne Emir? Nereden geldi bu paralar?” Emir Gururla göğsünü şişirdi.

“Kendim yaptığım oyuncakları satıp biriktirdim.Sen çok yoruluyordun bu yğzden sana yardımcı olmak istedim.” Babaannesi Emir’in bu düşünceli hareketi karşısında eridi. Emir’e sıkıca sarıldı.

“Benim güzel kalpli torunum… Eminim ki annen ve baban da burada olsaydı onlar da oldukça gurur duyarlardı.” Emir kafasını salladı ve babaannesinin yanaklarını öptü. O gece babaannesi örgü örerek Emir ise oyuncak yaparak birlikte konuşarak geçti. Emir’in hayatı İnanov onunla arkadaş olduktan sonra daha da renklendi. Artık bir arkadaşı vardı. Bir de çok sevdiği babaannesi. Başka bir şey istemek ona bencillik etmek gibi geliyordu.

Emir ve İnanov’un tanışmasının ardından yaklaşık 1 yıl 3 ay geçti. Emir ve İnanov her zaman buluşuyorlardı, konuşuyorlardı. Konuşacak bir şeyleri olmasa bile birbirlerine bakıp yüzlerini inceliyorlardı. Bu bile onlara yeterliydi. Saklanbaç, körebe, beştaş, üçtaş, seksek, topaç çevirme, aşık oyunu, uzun eşek, parmak oyunu veya bunun gibi bir sürü oyun oynarlardı. İnanov bile artık, Emir ile tanıştığı günden beri çok mutluydu. İkisi de birbirinin hayatına renk katmıştı.

İnanov bir gün Emir’e Hediye niyetine bir saat getirdi. Minik bir cep saatiydi, kolye yerine de kullanılabiliyordu. Açılıp kapanabiliyordu. Bu çok pahalı bir hediye olduğu için Emir kabul etmedi ama en sonunda İnanov’un ısrarı ve draması ile kabul etmek zorunda kaldı. Bunu sürekli boynunda taşıdı.

Emir her günkü rutinini tekrarlıyordu. Ancak Emir ve İnanov’un tanıştıklarından 1 yıl 3 ay sonra Emir’in rutini değişmeye başladı. İnanov, o günden sonra bir daha gelmedi. Ancak Emir günler boyunca bekledi. Çünkü İnanov’a güveniyordu. Ama gelmiyordu. Emir üzüldü. Neden bir anda İnanov Emir ile buluşmayı kesmişti?

İnov bir daha asla gelmedi. Söz verdiği halde, en kısa zamanda tekrar geleceğini söylediği halde, yok olup gitmişti.

Emir, bir kez daha yalnızdı. Ama bu seferki yalnızlık, bir öncekinden çok daha acı vericiydi. Çünkü sahip olmanın, bir başkasıyla birlikte gülmenin ve sonra onu kaybetmenin ne demek olduğunu öğrenmişti. İnov’un hatırası, zamanla zihninde silikleşmeye başladı. Tıpkı bir rüyayı hatırlamaya çalışmak gibiydi. Ona dair anılar, acı vermeye başlayınca, kalbi onları derin ve karanlık bir mahzene kilitledi. Emir, bir daha hayatı boyunca yalnız kalacağını düşündü. Ve bundan sonraki yolculuğu, işte bu derin yalnızlık ve kaybetme korkusuyla şekillenecekti…

Emir korkuyordu. Yanlız kalmaktan.

________________________________________

Evvett ilk bölüm bitti nasıldı umarım güzel olmuştur çünkü yazmak için tüm beyn hücrelerimi kullandım…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.