“Jimin aradı.”Sözler dudaklarımdan dökülürken odanın içindeki ağır sessizlikte yankılandı. O hâlâ yatakta uzanmış, titreyen nefeslerini bırakıyordu. İncecik göğsü bir inip bir kalkıyor, her nefesi sanki hayatla ölüm arasındaki sınırı zorluyordu. Gülümseyip elimi onun eline götürdüm. Soğuktu, ama yine de bana aitti.“Bu ilaçlar seni sakinleştiriyor sevgilim…”Parmak uçlarına küçük öpücükler bıraktım. Dudaklarımın değdiği her noktada teni taş gibi hareketsizdi. Kıkırdayıp elini bıraktım, çünkü onun bu hâli bana daha da tatlı geliyordu. Dudaklarını aralamıştı; göz bebekleri solmuş, boşluğa sabitlenmişti. Gözlerinin arkasında bir şey vardı, düz duvara bakarken orada bir şey görüyordu. İşte bu yüzden suskundu. Ve bu sessizlik hoşuma gidiyordu, çünkü istediğim buydu: Aklını kaybetmesi, bana sarılacak kadar çaresizleşmesi, beni güvenli limanı olarak görmesi.Evet… Bu ilaçlarla olacak. Onu yavaşça, adım adım kendime döndüreceğim. Eskisi gibi beni sevecek. Kim olduğumu hatırlayacak. Kollarımı açtığımda koşarak geleceğini biliyorum. Bana sarılacak, beni göğsüne saklayacak, saçlarımı okşayıp eskisi gibi masallar fısıldayacak. Ve işte o zaman her şey yeniden başlayacak.Sandalye de daha fazla oturamadım. Ayağa kalktım, yavaş adımlarla yanına yaklaşarak saçlarını gözlerinden çektim. Teller alnına yapışmıştı, terden nemlenmişti. Gözleri… kan çanağına dönmüştü, kıpkırmızı olmuştu. İrislerini kırmızı damarlar kaplıyordu, sanki canlı bir ağacın kökleri gibi gözlerine yayılmıştı. Kör gibiydi, ama hayır. O hâlâ görüyordu.Görüyor.(:Parmaklarımın tersiyle yüzüne dokundum. Buz gibiydi. Yanaklarına değdiğimde hiçbir tepki vermedi. Ne kaşını oynattı ne gözünü kırptı. O an anladım ki bu odada onunla ilgili olan tek şey, varlığı ve nefesiydi. Ama benim için bu kadarı bile yeterdi. Çünkü o nefes aldığı sürece ben vardım, biz vardık.Dizlerimin üzerine çöküp yüzüne daha yakından baktım. Dudaklarının kenarında kurumuş bir çizgi, dişlerinin arasından kaçan küçük bir inilti… Ve ben o iniltiyi duyduğumda içimde tatlı bir sevinç kabardı. Onu hâlâ benden koparamamışlardı. İlaçlar, zincirler, odalar… hiçbir şey onu benden uzaklaştırmayacak. Çünkü ben buradayım. Çünkü ben onun tek gerçeğiyim.Gözlerimi kapatıp alnımı onun göğsüne yasladım. Kalbi yavaş ama düzenli atıyordu. O kalp hâlâ bana aitti. Her vuruşu bana ait bir sır gibi yankılanıyordu. Ve ben sabırla bekleyeceğim. Bir gün o gözler yeniden bana bakacak, o dudaklar yeniden adımı fısıldayacak.Ve işte o zaman, hiçbir ilaç gerekmeden, kendi iradesiyle bana ait olacak. Göğsüne yumuşak bir öpücük kondurdum ve uzaklaştım, kapıya doğru ilerledim çünkü jimin ile konusmam lazımdı. Kapının kolunu yavaşça kavradım. Metalin soğuğu avucuma işledi. İçimde küçük bir huzur vardı; odadan çıkıp Jimin’i kontrol etmek, şüphelerini dağıtmak gerekiyordu. Taehyung güvenliydi. İlaçlar işliyordu. Ses yoktu. Sadece onun yavaş nefes alış verişleri.Fakat içime dolan bir anda…Bir kıpırtı.Sanki hava ağırlaştı. Odayı bir anlık ürperti kapladı. Bedenim, istemsizce, bir şeyin değiştiğini fark etti. Başımı çevirip yatağa baktım.Taehyung.Az önce cansız bir kukla gibi yatan bedeni, şimdi başını yana çevirmişti. Gözleri… Tanrım, o gözler. Kırmızı damarlarla dolu, puslu ve boş bakışlar. Ama bana baktığını hissettim. Evet, bakıyordu. Kör değildi. Gördü.Kalbim göğsüme sertçe vurdu. Parmaklarım kapı kolunda kasıldı.“Se-sevgilim.” Dudaklarımdan fısıltı gibi döküldü. Ama o tepki vermedi. Tek yaptığı, göz kapaklarını kırpmadan bana bakmaktı. Sessiz, hareketsiz, nefesini bile belli etmeden.O an odanın duvarları üzerime kapandı sanki. Sessizlik boğazıma yapıştı. İçimde bir şey kıpırdadı; korku muydu? Hayır, ben korkmam. Ama neden parmaklarım titriyordu? Neden gözlerimi onunkilerden ayıramıyordum?Geriye küçük bir adım attım.Gözleri hâlâ üzerimdeydi. Kıpırdamıyor, konuşmuyor, ama beni delip geçiyordu. O bakışların ardında bir şey vardı. Belki hatırlıyordu. Belki de sadece nefret ediyordu.Kapının kolunu daha sıkı kavradım, zorla kendimi çevirdim. Çıkmak zorundaydım. Jimin beni bekliyordu.Ama kapıyı kapatırken bile hissettim: o bakış hâlâ sırtımdaydı. Sanki adımlarımı sayıyordu, sanki ruhumu kemiriyordu.Ve ilk defa, küçücük bir ihtimal de olsa, içimde şunu düşündüm:Belki de kontrol bende değil.___Kafamın içinde hâlâ o bakış yankılanıyordu. Sanki gözbebeklerimin arkasına kazınmıştı. Nereye baksam, kapalı gözlerimin ardında bile o vardı: kırmızı damarlarla dolu, boş ama aynı zamanda her şeyi bilen gözler.Adımlarımı hızlandırdım. Rüzgâr serin esiyordu ama ensemde hâlâ o odanın havasını taşıyordum. Nefesim ağırdı. Nihayet, köşedeki küçük kafeye vardım.Camın kenarındaki masada Jimin’i gördüm. Her zamanki gibi sırtı dikti. Elleri kahve fincanının etrafında, gözleri dışarıya dönüktü. Sanki beni görmemiş gibi yapıyordu ama gördüğünü biliyordum.İçeri girdim, kafe kapısının zili çaldı. Başını çevirip göz göze geldik. Gülümsedi, ama gülümsemesinde bir sertlik vardı.“Geç kaldın,” dedi.Omuz silktim, masaya oturdum. Sesimi olabildiğince hafif tuttum. “Biraz işlerim vardı. Biliyorsun…”Başımı öne eğmemek için kendimi zorladım. O evin içinde hâlâ o gözler vardı, bana bakıyordu. Neden bakışları aklımdan çıkmıyordu, beni domine ediyordu…durduramıyorum kendimi. Jimin, fincanından küçük bir yudum aldı. Uzun süre suskun kaldı. Benim gözlerime bakmıyor, masanın kenarına, dışarıya kayıyordu. Bu sessizlik beni gerdi. Konuşmak zorunda hissettim.“Ne için çağırdın beni?”“Özledim,” dedi aniden. Ses tonu sakindi, ama gözlerinde hafif bir gölge gezindi. “Uzun zamandır oturup doğru düzgün konuşmadık. Hani… eskiden her şeyi paylaştığımız günler vardı ya?”Yutkundum. Boğazımda bir düğüm hissettim. Geçmiş. Biz birlikte büyümüştük. Taehyung da oradaydı. O gülüşler, o yaz akşamları, masumiyet… Hepsi çoktan gömülmüş şeylerdi. Ama Jimin’in sesinde onları kazıyan bir ton vardı.“Evet,” dedim, dudaklarımı ısırarak. “Eskiden…”Jimin başını eğdi, elindeki ince çöple kahvesini karıştırdı.“Bazen düşünüyorum da… senin gözlerinden o masumiyeti okumak kolaydı. Şimdi… sanki başka bir şey var orada.”Kalbim göğsüme çarptı. O anda masanın altına bakmak istedim; elim titriyordu. Ama kendimi toparlayıp gülümser gibi yaptım.“Ne diyorsun sen Jimin?”Omuz silkti. Gözlerini bana çevirdi. Derin, delici bir bakış.“Bilmem. Belki de fazla düşünüyorum. Belki de bana öyle geliyor.”Ama hayır. O bakış bana Taehyung’un gözlerini hatırlattı. İkisi birleşti kafamda. İkisi de sanki içimi okuyordu. Sanki ruhumun en derin köşelerini kazıyordu.Gözlerimi kaçırdım, dışarıya baktım. İnsanlar geçiyordu, kahkahalar vardı, arabaların sesi. Ama tüm bunların ardında hâlâ hissediyordum: Taehyung’un odadaki bakışı sırtımda, Jimin’in karşımdaki bakışı yüzümdeydi.Ve ilk defa, iki taraftan da kuşatılmış gibi hissettim.Masada sessizlik ağır ağır uzadı. Kahveler çoktan soğumuştu ama ikimiz de fincanlara dokunmuyorduk. Jimin ellerini kenetlemişti, parmak eklemleri beyazlaşana kadar sıkıyordu. Sonra birden gülümsedi.“Hatırlıyor musun?” dedi. “Çocukken saklambaç oynardık. Taehyung hep seni bulurdu. Nereye saklansan, sanki kalbinin attığı yerden seni duyar gibi…”İçimden bir şey düştü. Gözlerim bir anlık boşluğa kaydı. Çünkü odada hâlâ öyleydi: ben ne yaparsam yapayım, Taehyung beni buluyordu. O gözlerimden, nefesimden, gölgemden.Jimin devam etti.“Sen de hep ona kızardın. ‘Beni nasıl buluyorsun?’ diye sorardın. O da gülüp geçerdi. Ama ben bilirdim… siz birbirinizi başka türlü görüyordunuz.”Yutkundum. Boğazımda düğüm büyüdü. Dudaklarımı ısırdım.“Geçmişten konuşmak istemiyorum, Jimin.”“Tam da geçmiş yüzünden buradayız, Jungkook.” Sesini alçalttı. Gözleri, ilk defa bana kilitlendi. “Geçmişini inkar edemezsin. Ne kadar saklarsan sakla, o hep karşına çıkar.”Birden çantasına uzandı. Siyah deri defter çıkardı. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Baktığım şey çok tanıdıktı. Taehyung’un günlüğü.“Bu…” Sesim titredi.Jimin ağır ağır sayfaları çevirdi. Yazılar tanıdıktı, eğri büğrü harfler, çizilmiş küçük notlar, kenarlara sıkıştırılmış tarih parçaları. Ve… adım. Defalarca. Çizilmiş, yazılmış, karalanmış.“Son günlerde hep senden bahsetmiş,” dedi Jimin. Gözlerini bana kaldırmadan, satırlara odaklanmıştı. “Seni gördüğünü yazmış. Bazen geceleri odasının dışında seni hissettiğini.”Kalbim göğsümü yumrukladı. İçimde bir uğultu yükseldi. Taehyung’un bakışı. O kırmızı gözler. Sanki bu satırların içinden bana fırlamıştı.Jimin derin bir nefes aldı, sonunda gözlerini bana çevirdi.“Jungkook… bana doğruyu söyle. Onunla ne oluyor? Taehyung nerede?”Bir an dilim tutuldu. Gözlerimin önüne kapalı odada başını çevirişi, sessizce bana bakışı geldi. O gözler hâlâ üzerimdeydi, Jimin’in gözleriyle birleşip ruhumu kemiriyordu.“Ben…” dedim, sesim kısık çıkıyordu. “Sen… yanlış anlıyorsun.”Jimin’in dudaklarında küçücük bir gülümseme belirdi, ama gözleri soğuktu.“Yanlış mı anlıyorum? Yoksa sen sonunda açığa mı çıkıyorsun?”Bir an nefesim kesildi. Kafamın içinde tek bir şey vardı: Taehyung hâlâ hayatta, hâlâ bana bakıyor. Ve şimdi, Jimin de bakıyordu. İkisi de beni sıkıştırıyordu.O an anladım ki geçmişten kaçış yoktu. Ne çocukluktan, ne sevgiden, ne de o kırmızı gözlerden. Alayına guldum nefes vererek, gözlerimi kaçırdım, ama içimdeki his odadaki Taehyung’u hatırlattı. Kırmızı gözleri, sessiz bakışı… hâlâ beni izliyordu, hâlâ her hareketimi ölçüyordu. Kalbim hızla çarptı, ama dışarıya yansıtmadım.“Biliyorsun,” dedi Jimin, masaya hafifçe eğilerek. “Bazı şeyler kafamı kurcalıyor. Eskiden… çocukken, siz… işte…”Ben hafifçe gülümsedim, bakışlarımı ona kilitledim. “Evet, geçmişimiz var. Ama Jimin, şunu bilmelisin… ne olursa olsun, geçmiş geçmişte kaldı. O benim eski sevgilimdi, evlerimiz bile yakın…beni görmesi çok mu sıradışı.”“Ama-”“Ama ne jimin? Sen böyle birisi değilsin…beni suçlayacak dereceye ne getirdi seni? Jin mi yoksa ha?” Jimin kaşlarını çattı ama bir cevap vermedi. Sadece bakışlarını bana dikti. Bir şey hissettiğini biliyordum, ama emin değildi. İşte tam da bu benim işime geliyordu. Sessiz, sakin ve masum duruşumla onu kendime çekiyordum.Bir an için masaya uzandım, kahvemi hafifçe karıştırdım, gözlerimi yukarıya kaldırdım. “Bazen çok düşünmek yorar,” dedim. “Ama bil ki… sana ve Taehyung’a zarar verecek hiçbir şey yapmadım. Hiçbir zaman da yapmam.”Jimin bir an sessiz kaldı. Dudaklarını ısırdı. Şüphe vardı, ama kesin bir kanıt yoktu. Bu bana yetti. Sırıtıp ayağa kalktım.“Artık gitmem lazım,” dedim, sakin ama kararlı bir sesle. “Ama unutma, o günlükte adım geçiyor evet fakat ona zarar verseydim…kendime de verirdim.” Dedim sessizce. “Ve bunu iki sene sonra yapacak kadar sabırlı değilim…”Kafamda hâlâ o bakışlar dönüyordu…kırmızı gözleri…“Her şey kontrolüm altında, eskisi gibi değilim jimin. Onu bir an önce bulup konuşmak istiyorum…umarım bulunur…”“Görüşürüz.” dedim ve kahvelerin parasını bırakıp uzaklaştım. Kapıdan çıkarken bir adım geri baktım. Jimin hâlâ masada oturuyordu, gözleri kafasında bir soru işareti, dudakları sıkılmış. Ama masum olduğuma inanmaya meyilliydi._______Tüm günün o iş ağırlığı ve yorgun bedenimi umursamadım. Kapıyı açar açmaz içeriye ağır, soğuk bir sessizlik yayıldı. Oda karanlıktı, sadece pencere kenarından gelen soluk ışık Taehyung’un yatakta hareketsiz yatan siluetini çiziyordu. Kalbim hızla çarptı. Ama bu sefer sadece korku değil, aynı zamanda bir tür tatmin de vardı; çünkü biliyordum, artık tamamen benim alanımdaydı.Yavaşça adım attım, parmak uçlarım zemine değdikçe hafifçe tıkırdadı. Onun gözlerine bakmak istemedim, çünkü o bakış hâlâ aklımda dönüyordu; kırmızı damarlar, puslu irisler… Her şeyi biliyor gibiydi. Ama şimdi sıra bendeydi.Sandalye kenarına oturdum. Elleri yatağın kenarına doğru sarkmıştı. Nefes alışları düzensiz, ama hâlâ vardı. Bu yetiyordu. O an düşündüm: Bu ilaçlarla, bu sessizlikle, onu yeniden bana bağlayabilirdim.Parmaklarımı yavaşça uzattım, yüzüne dokundum. Buz gibi yanakları, titreyen dudakları… Tepki yok. Ama gözlerimle onu izliyorum; her minik hareketi, her nefes alışını… Kontrol bende olmalıydı.“Merak etme,” dedim fısıltıyla, sesimi sadece odanın içine yayılan bir titreşim gibi yaptım. “Her şey yolunda. Sadece bana bak. Sadece beni hisset.”Bir adım daha yaklaştım, başımı hafif eğip alnına yapışmış saçlarını öptüm. “Bakıyorum sana,” fısıldadım, dudaklarımın ucuyla omzuna değerek. Kokusunu içime aldım. “Ama korkmana gerek yok. Her şey kontrolüm altında. Ben buradayım. Sen… yalnız değilsin. Sadece bana güven.”O anda bir nefes sesi, tüylerimi diken diken etti. Onu tamamen manipüle edene kadar, her küçük adımı, her nefesi benim oyun alanımdı. İlaçlar, sessizlik, bakışlar… hepsi birer tuğlaydı. Ben de sabırla, sessizce, onu yavaş yavaş kendi dünyama çekecektim.Ve ben orada otururken, kalbimde bir tatmin vardı: Taehyung hâlâ hayattaydı, hâlâ direniyordu. Ama biliyordum… çok yakında, her şey benim kontrolüm altında olacaktı.Sandalyeye oturdum, nefesini dinledim. Her nefesi, her titremesi… kontrolüm altında olmalıydı. Parmaklarımı yavaşça uzattım, bileğine dokundum, birden elini kavradım. Tepki yok.“Merak etme, sevgilim,” fısıldadım. “Sana zarar vermeyeceğim. Sadece sana iyi geleceğim.”Ayağa kalktım ve dolabın üzerindeki çantayı aldım. Çantadan küçük şişeyi çıkardım. İçindeki sıvı, soluk ve berraktı. Taehyung hâlâ boş duvara bakıyordu, ama gözleri yavaşça dalıyordu, nefesi düzensizleşiyordu. Bir damar, kolunun içinde belirginleşti.İğneyi hazırladım, titizlikle bileğine yerleştirdim. O anda başını hafifçe çevirdi, bana baktı. Kırmızı damarlar gözlerinde hâlâ parlıyordu. O bakış… hâlâ direniyordu.Ama ben sabırlıydım.“Bak, sadece sana iyi gelecek,” dedim. “Sadece güven.”İğneyi yavaşça bastım. Bir an için hafif bir acı belirdi, ama sonra nefesi hafifledi, kasları gevşedi. Gözleri kısmen kapandı, bakışları artık daha bulanıktı, direnç kırılmaya başlamıştı. İğneyi teninden çıkarınca parmakları bir an gevşedi ve bende iğneyi kenara biraktim. Yanaklarına dokundum, parmak uçlarımda soğuk teni hissettim. Titremesi azalıyor, nefesi yavaşlıyordu. O an içimde bir tatmin kabardı: kontrol benim elimdeydi.Ama hâlâ aklımda o bakış vardı… o kırmızı gözler, dirençli ve dolambaçlı. Şimdi etkisiz gibi görünüyordu, ama biliyordum… bilinç altındaki savaş hâlâ devam ediyordu.“İyi,” fısıldadım. “Sadece bana bak, sevgilim. Hepsi yolunda. Artık ben buradayım.”Elini kavradım, o cansız parmakları avuçlarımın içine aldım. Sıcaklık giderek artıyordu, damarlarında dolaşan ilacın etkisiyle mi, yoksa hâlâ içindeki o küçük direnç kıvılcımından mı bilmiyordum. Yine de bana ait bir şeymiş gibi hissettim.Sırtımı kamburlaştırıp eğildim, ellerini yüzüme bastırdım. Yanaklarım, dudaklarım avuçlarına değdi. Nefesim hızlanıyor, saçlarım alnıma düşüyor, gözlerim yanıyordu. Dudaklarımı parmaklarının arasına bastırıp öptüm, defalarca, hırsla.“Taehyung…” dedim, sesi neredeyse kendi boğazımda kaybolarak. Dudaklarım, avuçlarının soğuk çizgilerinde dolaştı. Ama o hâlâ hareketsizdi, tek yaptığı şey sıcaklığını bana bırakmaktı.Yanaklarımı ıslatan damlalar avuçlarına akıyordu. Sanki günahlarım gözyaşlarıma karışıyor, ellerine bulaşıyordu. O suskun hâliyle bile bana ceza veriyor gibiydi.“Ben… sana çok aşığım Taehyung,” dedim titreyerek. “Çok… aşığım… yemin ederim.”Ama o kıpırdamadı. O an fark ettim: ben ne kadar bağırırsam bağırayım, ne kadar yalvarırsam yalvarayım, karşımdaki sessizlik bana aitti. Bu sessizlikten kurtuluş yoktu.İçimdeki ses bağırıyordu: O benim. Benden başkasına ait olamaz. Ne geçmiş, ne Jimin, ne dünya… Sen sadece benim Taehyung’umsun.Ellerini sıkıca tuttum, parmak eklemlerim beyazlayana kadar. Avuçlarının ısısı yanaklarıma geçtikçe içimde bir delilik kabarıyordu. Gözlerimi kapattım, yüzümü sürttüm, kokusunu içime çektim.“Sen bana aitsin…” diye fısıldadım, neredeyse tehditkâr bir şefkatle. “Benim olacaksın eskisi gibi olacağız…”O an, göz kapaklarının hafif bir titremesini gördüm. Bir anlık hareket, bir kasılma. Kalbim boğazıma dayandı. Hâlâ oradaydı. Hâlâ bana direniyordu. Ve bu… bana hem korkunç bir haz, hem de dayanılmaz bir öfke verdi.“Artık çocuk değiliz…ama yine saklambaç oynarız…” Güldüm…aklıma onunla baş basayken oynadığımız o oyun geldi. Jimin yoktu o zamanlar tabi…Ama sesim içimdeki boşluktan kopup gelmiş gibiydi, gerçek bir kahkaha değil, boğuk bir uğultu gibi. Dudaklarım kıvrıldı, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye devam etti.“Saklambaç…” diye tekrarladım fısıldayarak, başımı yana eğip Taehyung’un yüzüne baktım. “Sen hep kaçtın benden, ben de seni buldum. Hep buldum.”Parmak uçlarım saçlarının arasından kaydı, alnının kenarını okşadım. Gözleri yarı kapalıydı, ama sanki derinlerden bana bakıyordu. Gözbebeklerinin pusunda hâlâ o eski günlerin gölgesi vardı.“Biliyor musun, çocukken seni bulduğumda hep kızardın bana. ‘Adil değilsin Jungkook, sen hep beni buluyorsun’ derdin.” Sesim titredi, kahkaha ile hıçkırık arasında bir şey çıkıyordu artık. “Ama adil olmayı hiç istemedim Taehyung. Ben seni hep bulmak istedim.”Bir an sessizlik oldu. Nefesinin hırıltısını dinledim, sonra kendi nefesimi. Odanın duvarları daralıyordu sanki, nefeslerimiz birbirine karışıyordu.“Elini tutuyorum şimdi,” dedim, avuçlarını yeniden kavrayarak. “Yine buldum seni. Yine saklanmaya çalıştın… ama ben seni yakaladım.” Dudaklarımda kısık bir gülümseme vardı. “Ve bu sefer… oyun hiç bitmeyecek.”Başımı göğsüne yasladım, gözlerimi kapadım. Kalbinin atışlarını hissetmeye çalıştım; yavaş, yorgun, ama hâlâ atan bir kalp. Bu bana yetti.“Saklambaç artık bitti Taehyung,” dedim, boğuk bir sesle. “Artık hep benimlesin. Hep.” _____ BÖLÜM SONU nasildi
Bölüm 12
12
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.