Cam bir fanusun içinde hayatınızı idame ettirdiğinizi düşünün. Üstelik evrende bizleri özelliklerimiz bakımından ayrı ayrı yerlere kapatıp başımıza da liderin konulduğu bir hayat. Evet bunlar gerçekler. Yirmi üç yıldır her şey normal iken günlük, sıradan hayat temposunun dışına çıkmış ve kuralları çiğnemiştim. Yaptığım hata sayılabilir ama farkındalık yarattığı için kendimi nefes alamayacak gibi hissediyordum. Aldığım her nefes gerçek değilmiş gibiydi. İçime soluduğum bu hava da ya onların ürünüyse... Düşüncesi bile beni boğarken bu gerçeklere nasıl ulaşacağımı, gözü kapalı yaşayan bu insanları nasıl gerçeklere inandıracağımı bilmiyordum.
2 HAFTA ÖNCESİ
Sabahın ilk ışıkları kovuğuma dolarken hafif hafif atıştıran yağmur yuvarlak korkuluklu pencereme vuruyordu. Yağmur sesleri beni kendime getirirken yatağımdan uykulu gözlerle kalktım. Her zamanki gibi yine ilk olarak penceremin kenarına gelmiş ve yağmurun toprakla buluştuğu kokuyu içime çekmek için pencereyi açmıştım. İçime dolan hava beni kendime getirirken dudaklarıma da hafif bir tebessüm yerleştirmişti. Dışarıyı birkaç dakikalığına seyre daldım. Pencerenin alt kısmından geçen evimin kökleri mosmordu. Yağmurun etkisi ile daha güzel bir renge bürünen evim, her baktığımda içimi huzurla dolduruyordu. Çevre evlerin renkleri ise bölgemizi güzelleştirirken en sevdiğim evin kendi evim olduğunu her seferinde hatırlıyordum. Mor, aşık olunacak bir renkti. Huzurluysam huzurlu gelen, hüzünlü isem de içime buruk bir sevinç katan evim benim konfor alanımdı. Pencereden içeri dolan sabah rüzgarının titrememe neden olduğunu hissettiğimde üşüdüğümü bile fark etmemiştim. Düşüncelerimden uzaklaşıp pencereyi kapattım.
Dünkü yorgunluğumu üzerimden atmak için lavaboya ilerledim ve yüzümü olabilecek en soğuk suyla yıkadım. Etraftaki dağınıklığı toplamam gerektiğini düşününce yaptığım partiden pişman olmak üzereydim. Ama insan kaç kere yirmi üç yaşına basardı ki? Her yaşımın bana yeni şeyler kattığının bilincindeydim. Yaş aldıkça olgunlaşıyor ve kendimi daha iyi tanır hale geliyordum. Acaba hangi yaşımda "İşte şimdi kendimi çok iyi tanıyorum" diyeceğimi bilmiyordum. Kendimi yapılması gereken bir puzzle gibi hissediyordum. Yeni yaşlar aldıkça bir puzzle ekleniyordu benliğime, ama sorun şurdaydı ki bu puzzle kaç parçalıydı onu bilmiyordum. Ne zaman tamamlanacağımı ben bile merak ediyordum. Ki herkesin benim hakkımda kararsızlığımın her şeyin üstündeymiş gibi görmesi çok normaldi. Bazen neyi sevdiğimi bile fazlasıyla düşünüyor, sonucunda ise ya bir karara varıyor ya da daha sonrasında yine düşünmek için zihnimin raflarına kaldırıyordum o düşünceleri.
Küçük evimde adım atacak yer kalmadığından en sevdiğim şarkıyı söyleyerek işe koyuldum. Tahtadan yapılma tüm mutfak eşyalarımı silip pakladıktan sonra yerlerine yerleştirmiş, etraftaki sandalyelerin bazılarının ayaklarının kırıldığını fark edip daha sonra tamir etmek üzere bir kenara koymuştum. Yerdeki renkli balonlar ise kendi kendime gülmeme neden olmuştu. Sanırım ne kadar büyürsem büyüyeyim bir şeylerin sade ve net rengini asla sevemeyecektim. Her zaman ciddiyetten uzak ve rengarenk bir kişiliğe sahip olmuştum. Tüm mıntıka da benim gibiydi, kişilikleri olmasa da evleri öyleydi. Çünkü yan komşum Eliot'ın evi gibi diğer tüm evler bir renge sahipti. Eliot'ın evi maviydi. Onun hemen yanındaki hiçbir zaman sevemediğim Finn denilen adamın evi ise beyazdı. Çok sade olmasına karşın bazen göz zevkimi bozduğunu da düşünüyordum. Düşünülebilecek bütün renkleri taşıyan evlerimiz dışarıdan bakıldığında hayran olunacak cinstendi.
Hiçbir zaman çiçek tutmayan bu evler yaz, kış yapraklıydı.
Belki de çiçeklerin renklerinden yoksun olduğumuz için boyuyorduk evlerimizi... Yapraklar üç köşeli ve beyaz çizgileriyle beni hayran bırakmalarının yanında yatağımın baş ucundaki düzenek ile yaprakların rengini değiştirebiliyordum. Yattığım yerden gözüken yaprakların istediğim renge bürünüşleri içimi kıpır kıpır ederken geceleri mıntıkamızın rengarenk oluşunu çok seviyordum öyle ki en büyük planlarım arasında mıntıkayı tepeden bir yerlerden izleme zevkini tatmak istiyordum.
Mırıldandığım şarkının son nakaratını söylerken etraf daha düzgün gözüküyordu. Son olarak dün aldığım hediyeleri de dolaba yerleştirme işi kalmıştı. Tanıdığım herkesin davetli olduğu partideki hediyeler de fazlaca gelmişti. Hepsi işime yarayacak şeyleri hediye etmişti. Eliot'ın kızı ise verdiği hediyelerle her seferinde beni güldürmeyi başarıyordu. Bir tek Finn'in hediyesine anlam getirememiştim. Sona kalan paketler arasında onunki de kalmıştı. Paketin beyaz oluşu bile hediyenin ona ait olduğunu gösteriyordu. Paketi açıp baktığımda içinde bir büyütecin olduğunu gördüm. Ne işime yarayacağını bilmememle birlikte ilk defa böyle bir büyüteç görüyordum. Merceği avuç içi büyüklüğünde olan bu büyüteç ateş kırmızısı çerçevesi ile oldukça güzeldi. Masamdaki kalemlikte duruyordu şimdi.
Sandalyelerin kırık ayaklarını yapmak için hamle yaptığım sırada birinin Levi diye seslendiğini duydum. Olduğum yerden kalkıp kapıya doğru ilerledim. Kapı ben açmadan dıştan açıldı ve karşımda tanımadığım bir kadın belirdi. İsmimi nerden bildiğini bilmemekle birlikte yaşının büyük olmasına rağmen üstündeki siyah elbise ile oldukça şık bir hali vardı. Şemsiyesini indirene kadar yaşının büyük olduğunu fark etmemiştim. Soluk soluğa kalmış bir hali vardı. Bir elini evin kapısına yaslamış, diğer elini ile nefesini düzene sokmak için kalbine götürmüştü. İçeriden bir koşu soğuk su getirip eline tutuşturdum. Suyu içerken beni süzdüğünü hissedebiliyordum. Birkaç dakikalık sessizliğin ardından konuşmaya başladı. "Beni içeri davet etmeyecek misin ?" Diye sordu daha ben cevabımı vermeden içeri girdi. Etrafa şöyle bir göz gezdirdikten sonra geçen yaz bana hediye gelen kar deseni işlemeli sandalyeye oturdu. Daha fazla bekleyemeyeceğimi bilerek söze başladım;
- Pardon sizi tanıyor muyum acaba ? Parti için gelmişseniz kaçırdınız demektir.
Bana şöyle bir baktıktan sonra "Parti için gelmedim." Dedi
- O halde? Evime ben davet etmediğim sürece misafir gelmez de eğer davet etmişsem de mazur görün hatırlayamadım.
"Ben" dedi ve sustu.
- Ben davetsiz geldim. Beni buralarda görmediğine eminim. Yeni geldim. Çok uzaklardan. Ya da uzak gibi görünen yakınlardan.
Kadının söyledikleri aklımı karıştırırken bir yerlere oturma hissiyatı duydum.
Cebinden siyah bir paket çıkarıp bana uzattı. Şaşkınlıkla bir ona bir kutuya baktım. Özensiz bir şekilde siyah hediye paketine sarılan kutuyu elinden aldım.
- İyi de, doğum günüm dündü dedim.
-Hediye vermek için doğum gününe ihtiyaç yoktur.
dedi ve ayağa kalktı. Kapıya doğru ilerlerken elimde dikdörtgen kutu ile şaşkınlıkla onu izliyordum.
Uzaklaştığı an elimdeki kutuyu açmaya koyuldum içinden ucu olmayan bir kalem çıktığında şaşkınlığım daha da artmıştı. Nereye koyacağımı pek fazla düşünmeden onu da büyütecin yanına, kalemliğin içine koydum. İkisi yan yana gelir gelmez büyütecin ateş kırmızısı çerçevesi parıldamaya başladı. Kalemi elime aldığım an kesilen parıltı yine kalemliğe koyduğumda tekrar ediyordu. İki nesneye de anlam veremeyerek baktım. Bir elime büyüteci diğer elime ise kalemi aldım. İki elimin uzaklığı arasındaki mesafe ile ışığı sönen büyüteç eski haline dönmüştü. Tekrar yan yana getirdim. Yine parıldadı. Kalemi veren kadını bulamazdım ama büyütecin kimden geldiğini biliyordum. Finn'in evine gitmek üzere kapıya doğru ilerledim. Ellerimdekilerin ne anlama geldiğini bir türlü kestiremiyordum. Bahçe kapısını da kapattıktan sonra Finn'in evi uzaktan bembeyaz gözüküyordu. Taşlı uzun patikalı yoldan ilerledim ve her zamanki gibi onu avluda otururken yakaladım. Kapıda beni görünce yüzünde görmek istediğim o şaşkınlık duygusunu alamamıştım. "Hoş geldin" diyerek beni yan tarafındaki sandalyeye oturmam için davet etti. Hiç tereddüt etmeden oturdum ve yüzüne baktım. O ise ellerime bakıyordu. Ellerime baktığı gözlerinden gözlerimi ayırmadan "Bunların anlamı ne?" diye sordum. Birkaç saniyelik suskunluğun ardından "Her şey olacağına varır." dedi. Ne demek istediğini anlayamayarak yüzüne bakmaya devam ettim. Ellerimden ayırdığı gözleri gözlerime tırmandı. "Sen" dedi parmağı havaya kalkıp beni işaret etti. "Bütün gerçekleri gözlerinle gördüğüne inanıyor musun?" Düşünme gereği duymadan. "Evet" dedim. Ve ekledim "Eğer görüyorsam gerçektir."
- Peki ya görmediklerin?
"O zaman da benden başkaları o gerçekleri görmüştür."
- Ya hiç gören olmamışsa? diye sordu bu sefer de neyin gerçekliğinden söz ettiğimizi bilmiyordum. Gözlerime diktiği gözleri bir şeyi çözmem gerekiyormuş gibi ısrarla bakıyordu. Düşündüm, "O zaman gerçek değildir ya da hiç var olmamıştır." dedim. Yanıtımı duymazdan gelerek ellerimdeki büyüteç ve kalemi aldı. Ucu olmayan kalemi, büyütecin merceğine doğru yaklaştırdığı an kalemin uc kısmı sivri bir hale bürünüp hafif sarı bir ışık belirdi. Büyüteci ve merceğinden ayırmadığı kalemi havaya kaldırdı. Ellerinden ayırdığım gözlerim, gözlerine bakınca bana baktığını fark ettim. Ben bakamam dedi. Sen bak. Büyüteci alıp havaya doğru kaldırdım. Baktığım gökyüzü normal iken kalemi merceğe dokundurduğum an büyüteçteki görüntü hızla büyüdü, büyüdü. Bu büyümenin uzaya kadar gidebileceğine inanıyorken bir noktada büyüme durdu. Kapalı tuttuğum tek gözümü açarak etrafa baktım Finn hala yanımdaydı ve her şey normaldi. Tekrar bakma hissiyatı duydum. Gözlerimi kısıp baktığım mercekteki görüntü ürpermeme neden oluyordu.
Bir noktada kilitlenen görüntü yansıma yapıyormuş gibi gözüküyordu. Gözlerim hala aynı noktadayken. Finn, "görüyor musun?" diye sordu gözlerimi ayırdığım yerden ona baktım ve "Neyi görmem gerekiyor?" diye sordum. "Gerçekleri" dedi. Gerçek olan neydi anlayamıyordum. "Bildiğini sandıkların ile yaşamaya devam etmek mi istersin yoksa öğreneceklerin ile mi?" Eğer bilmem gereken şeyler varsa bilmeliydim. Hem bildiğimi sandıklarım da ne oluyordu. Günüm daha da kötüye giderken cevap vermemi bekleyen gözlerine baktım ve "Her şeyi bilmek istiyorum." dedim. "Emin misin? öğreneceklerinin yükümlülüğü sana aittir." dedi. Emindim. Her ne ise artık bir son bulmalıydı.
"Eminim." dedim. Bunu söylememi bekliyormuş gibi içeriye girdi ve elinde eski bir kağıt parçası ile geri döndü.
Kağıtta sadece "Renklere aldanma, hepsinin birleşimi bile en sade rengi oluşturur." Yazıyordu. En sade renk, beyaz.
"Her şeyin kurmaca olduğunu iddia ediyor üstelik tek gerçeğin kendin olduğunu mu savunuyorsun ? Nedir bu şimdi?" Diye sordum. "İddia etmiyorum, Öyle." Dedi ama anlayamıyordum elindeki kağıdı katlayıp cebine koydu ve derin bir nefes aldıktan sonra anlatmaya başladı.