.
.
.
Sabah yine aynı şekilde başlamıştı.
Alarmı kapatıp beş dakika daha uyumakla, hayatımı düzeltmek arasında varoluşsal bir savaş vermiştim ama her zamanki gibi alarm kazanmıştı. Bazen diyorum git bir dil çalış, git bir ülke değiştir, git bir ders çalış, git bir kursa yazıl falan ama dinleyen yok ki. Üşengeçtik işte.
Lavabodaki aynaya baktığımda yüzüm "ben bugün insanlarla muhatap olmak istemiyorum" diyordu bir de. 6.40'ta evden çıkmam gerektiği için bunları düşünmeyi bıraktım çünkü atla kovalanıyormuş gibi hareket etmem gerekiyordu.
Bir şekilde trene yetişsem de tren yine doluydu; Bir adam çantamı sıkıştırdı, bir kadın dirseğini kaburgama yerleştirdi, bir lise öğrencisi ise dünyanın en yüksek sesli videosunu izliyordu. İnsanlığın ortak noktası sabahları daha agresif olmasıydı sanırım. Herkes birbirini öldürecek gibi bakıyor, yer kapma savaşına giriyordu.
Neyse ki o savaşı da ben kazanmıştım. Oturur oturmaz kulaklığımı taktım ve gözlerimi kapadım, zaten yolum da uzundu.
Kokulu tren sefası bitince hastaneye girdiğimde koku değişmedi. Ulan hastanesin lan sen, özel hastanede beni sinekler karşılıyordu.
Kartımı okuttum, asansör bekledim, -2ye indim ve çalışanlar ile samimiyetsizce günaydınlaşıp ofise girdim.
"Günaydın." şiş gözlerimle ikiliye bakış atarak masama oturdum.
Özüm çantasından sirkeli suyunu çıkarırken bana baktı.
"Bugün niye bu kadar depresif görünüyorsun?"
"Depresif değilim." dedim. Ahmet abi araya girdi: "Bu kız depresif değil, premium sürüm yalnızlık." derken gözlerimi devirdim. Yine z kuşağı olmak için çabalanan +50 şaka bombardımanları.
Özüm başını iki yana sallayarak bakışlarıyla abimizi aşağılıyordu. "Abi sen niye her şeyi netflix kategorisi gibi anlatıyorsun?"
"Çünkü hayat dizi gibi. Ama senin dizin 3. sezonda iptal edilmiş."
"Abi ben anlayamıyorum seni."
"Yok bak ciddiyim. Dora'nın dizisi var ama yayın saati sabit değil. Bazen dram, bazen belgesel." Ahmet abi kahkaha atarken istemsizce ben de güldüm. Çantamdan makyaj malzemelerimi çıkarırken mırıldandım.
"Abi lütfen sabah sabah varoluşumu analiz etme..." Sabahları makyajımı yapıyordum. Eeee bizim öyle evde vaktimiz yoktu. Diğer idari birimlerde insanlar kahvaltısını yapıyor kahvelerini içiyordu. Ne olmuş ben makyaj yapıyorsam? Clean girl olduğunu düşündüğüm makyajım bittiğinde işler başlamıştı. Dosyaları kontrol et, eksik dosyaları haber et, başhekim tarafından azarlan, mail geldiyse mailleri hallet...
Gün klasik işlerimizle birlikte Ahmet abinin sitcomdan çalıntı cümleleri ve Özüm'ün köpeğinin fotolarını herkese göstermesi ile geçti.
Bir ara yazı işlerinin istediği hasta dosyası kayboldu sandık, meğersem Ahmet abi onun üstünde konfor niyetine oturuyormuş.
Öğlen de kuru tavuğumuzu ve yağda süzen pilavımızı yedik. En azından hava alacak bir saatim vardı, onda da elmalı sodamı içiyordum. Özüm, ben ve üç arkadaşımız daha hastanenin yanındaki fırından bir masayı talan ediyorduk.
Masada herkes kendi halinde bir şeyler anlatıyordu. Biri geçen gün gittiği kafeyi anlatıyordu, biri eşinin triplerini, biri de direkt "ben artık istifa edeceğim!" diye kendini gazlıyordu. Klasik öğle arası tiyatrosuydu.
Çıkışa doğru ise yazı işlerinden mailler yağmıştı. Üst kat arada böyle sürprizler yapmayı seviyordu. Özüm hastanın dijital belgelerini indiriyor, ben de ıslak imzalı belgeleri buluyordum. Birkaç onam için arkaya gitmem gerekiyordu. Notlarımı alıp ayağa kalktım ve arka ofise gitmek için odadan çıkarken Ahmet abi seslendi;
"Bize de çay al."
Elimdeki kağıtları gösterdim. "Abicim diğer ofise gidiyorum ben."
"Ama sonra gidip al." dedi. Derin bir nefes vererek odadan çıktım. Arkaya gitmem için yemekhane kısmından geçmem gerekiyordu. Öyle de sağlıklı ve bilinçli bir hastaneydi. Yemekhanenin hemen yanında arşiv deposu vardı... Hiç su basar mı korkuları da yoktu padişahların.
Yemekhaneden geçerken bir ses duydum ve sesin geldiği yere baktım. Kart okuma cihazının altında kalan elektronik paneli açılmıştı. Biri orada diz çökmüş çalışıyordu.
Turuncuya kaçan saçları görebiliyordum. Floresan ışığında daha belirgin olmuştu. Beyaz tenliydi. Üstünde beyaz oversize bir sweat vardı. Gözlük takmıştı ve o gözlük düştü düşecek gibiydi. Küçük duruyordu ama omuzları şaşırtıcı derecede genişti.
Bir kabloyu ağzına almış, kendi kendine söyleniyordu.
Ben bu çocuğu niye bu kadar süzdüm lan? Geçsene kızım şuradan..
Ama aklımdan çalan müziği de susturamıyordum.
Benim şu an kafamda neden "Lilith" çalıyor? çünkü bu çocuk bilgi işlem cosplayi yapan bir hamstera benziyordu! Hayatımda bu kadar tatlı bir çocuk görmemiştim!
Kafamı iki yana salladım tam geçip gidecektim ki o ayağa kalktı.
Ve birden kafasını cihaza vurdu.
"Ananı-"
Dudaklarımı gülmemek için birbirine bastırırken hızlıca yemekhaneden geçtim ve ofise koşuştururmuşcasına gittim. Çocuğa iki dakikada nazar değdirmiştim, iki dakikada!
Son üç senedir sadece tek bir kişiye monoton bir şekilde atan kalbim, onu görünce hızlanmıştı. Çocuğu neden bu kadar süzmüştüm ki?
Küçük duruyordu aslında, stajyer falan mıydı acaba?
Küçül de cebime gir, bana ne küçükse?
.
.
.