İçeriğe geç

Trauma Town

Bölüm 2 · 2 dk okuma

Trauma Town

Bölüm 2

Bir bilinmeze doğru

Telefonumu tekrar elime aldım. Iş ilanlarına baktım... baktım.. ve yine baktım.

En son, bir pastane ilanı buldum. Detaylarını inceledim. Pastanenin bir üst katında boş bir çatıkatı varmış. Çalışma karşılığında orada kalmak ücretsiz olacakmış. Fakat orada yarızamanlı değil de tamzamanlı çalışacağım yazıyordu.

Başka ilan baktım. Ama en mâkulu oydu.

Ilan sahibini aradım. Uzunca konuştuk. Sonucunda da müsait olduğunu ve benimle iki saat sonra görüşebileceğini söyledi. Pastanede görüşecekmişiz. Ve eğer uygunsam hemen işe başlayacağımı söyledi.

Hayatımda doğru düzgün bir gelir kaynağı olmasının sevinci ile; birbirine dolanmış kulaklığımı çıkardım. Telefonuma taktım ve dinlemeye başladım.

Genellikle yoğun duygular içerisindeyken müziğe sığınırım. Kimseye dökemeyeceğim, anlatamayacağım, ve sadece içimde biriktirmekten başka çaremin olmadığı duygularımı müzikle özgürleştiriyordum. Bu tutsak ruhun biraz olsun özgür hissetmesini sağlıyordu, diyebilirim.

Hani derler ya, insan unutur diye; aslında bunun gerçeklik payının olmadığını düşünüyorum. Insan unutmaz, unutamaz. Her ne kadar unutmak istese de unutamaz. Çektiği acılara alışır, evet. Ama unutamaz. Içinde bir yerlerde o yaraların, yaşanmışlıkların izi kalır. Ve asla geçmez.

Hangisini unutayım ki?

Unutmam gereken onlarca gün, an, diyalog, sesler ve görüntüler vardı. Bunlardan detaylıca bahsetmek istesem, Sanırım bu kitabın bitimine kadar anlatmam bitmez. O yüzden; arada bir yerlerde anlatacağım.

Öylece beklerken, yolun başında beliren otobüsü görünce, kartımı almak için çantama uzandım. Kısa bir arayışın ardından hemen onu elime alıp ayaklandım. Kartımı basıp cam kenarına geçtim.

Yansımam.. fazla kötüydü.

Betim benzim atmıştı. Dudaklarım renksiz; gözaltlarım morarmış; yüzüm solmuş durumdaydı.

Üzerimde, siyah sade bir tişört ve mavi bir kot vardı. Yanımda da iki-üç parça kıyafet vardı. Sanırım maaşımı elime alır almaz kendime bir şeyler almalıydım.

Aslında planım belliydi önceden. Yani çantamdaki diş fırçası, tarak, şampuan ve birkaç parça kiyafet yeni yeni konmuş değildi. Bunun için de tebrik ediyorum kendimi. Yoksa beş parasız hiçbir halt edemezdim.

Myeong-dong'a varınca indim. Ve ilan sahibinin attığı konumdan bakarak, oraya yürümeye başladım. Hava inanılmaz sıcaktı. Kaymış tipim daha da kaymadan kendime çeki düzen vermeliydim.

Geçerken seyyar bir satıcıda, el vantilatörü gördüm.

"Abi! Kolay gelsin. Bana bundan bir tanesini 2000 wona verme şansın var mı?"

"Sağol da oğlum, bunlar 6000 won sana nasıl vereyim o fiyata?"

"Öğrenciyim. Iş bulmaya çalışıyorum. Birazdan buraya yakın bir pastanenin sahibiyle görüşeceğim hatta."

Biraz düşündükten sonra bana bakarak iç çekti.

"Peki al bakalım. 2000 wona. Adın ne senin?"

"Jimin efendim. Park Jimin."

"Hadi bakalım başarılar."

"Sağolun"

diyerek saygıyla eğilip yoluma devam ettim. Vantilatörü çalıştırdım. Ve yoluma devam ettim. Konumun gösterdiği yere varınca etrafı incelemeye başladım. Bir pastanenin önünde dikilen yaşlı bir adam fark edince yanına koştum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.