Söz töreninin üzerinden iki gün geçmişti. Saray, hala kutlamaların yankısıyla doluydu ama benim içimde bir sessizlik vardı. Victor’la aramızdaki bağ güçlenmişti belki ama bu bağın ne kadarının görev, ne kadarının duygu olduğunu ayırt edemez hale gelmiştim. Gölge Vadisi’nde gördüklerimiz, içimizde hâlâ gömülüydü. Konsey sessizdi, kral temkinliydi. Ama ben biliyordum: Mühürlenmiş alan yalnızca uykudaydı, yok olmamıştı.
Sabah olduğunda, odama bir haberci geldi. “Prenses Lea, kral sizi konsey odasında bekliyor.”
Bir şeylerin değişmek üzere olduğunu hissettim. Zırhımı giymedim, ama resmi elbisemi de tercih etmedim. Sade ama asil bir kıyafet seçtim. Konsey odasına adım attığımda Victor oradaydı. Gözleri bana döndü ama bakışında alışık olduğum sıcaklık değil, endişe vardı.
Kral ciddi bir ifadeyle konuşmaya başladı: “Gölge Vadisi’nde olanları araştırmak üzere özel bir birlik gönderildi. Ancak oraya ulaşan ilk grup geri dönmedi.”
Kalbim sıkıştı. “Geri dönmedi mi?”
“Hiçbir iz yok. Ne ceset, ne haber. Sanki yutuldular.”
Konseyin yaşlı üyelerinden biri söze girdi: “Majesteleri, bu durumda bölgede bir lanet olasılığı yüksektir. Mühür bozulmuş olabilir.”
Victor kısık sesle konuştu: “O mühür eskiydi. Yasak büyüyle yapılmıştı. Eğer bir şey uyanıyorsa, zamanla daha da güçlenecektir.”
Kral, kararını açıkladı: “Yeni bir keşif görevi düzenlenecek. Bu sefer başında sen olacaksın, Lea. Ve yanında Victor da olacak.”
İtiraz etmedim. Zaten kaçamayacağımı biliyordum.
Odayı terk ettikten sonra Victor yanımda yürüdü. “Bu bir tuzak olabilir.”
“Olmasa bile tehlikeli olduğu kesin.”
“Bunu neden senin üstlenmeni istiyorlar? Konseyden biri de gidebilirdi.”
“Çünkü krallığın varisiyle sözlenmiş bir prenses olarak, sadakatimi sınamak istiyorlar. Babamın bana yüklediği sorumluluk da bunun bir parçası.”
Victor durdu. Bana döndü. “Bana yemin eder misin?”
“Ne için?”
“Eğer işler kontrolden çıkarsa… Eğer mühür açılır ve içinden bir kötülük yükselirse… Seni kaybetmek pahasına bile olsa durdurmama izin vereceğine.”
Bakışlarımız kilitlendi. “Bana yemin edemem, Victor. Ama krallığı korumaya yemin ederim. Gerekirse… seni bile durdururum.”
Bir an sessizlik oldu. Sonra başını salladı. “Bu da kabul.”
Hazırlıklarımız üç gün sürdü. Yanımıza seçilmiş on savaşçı alındı. Bu defa haritalar yeniden çizildi, geçitler işaretlendi. Ama içimdeki ağırlık geçmiyordu.
Yola çıkmadan önce babamla yalnız konuşmak istedim. Onu sarayın kütüphanesinde buldum.
“Baba.”
Başını kaldırdı. Gözleri yaşlanmıştı. “Gidiyorsun.”
“Evet. Bu sefer başka biri olmayacak. Komutan yok. Koruma yok. Sadece biz.”
“Biliyorum. Bu görevi özellikle senin üstlenmeni istedim.”
“Bana güveniyorsun.”
“Hayır, Lea. Sana değil, inşa ettiğim değerlere güveniyorum. Krallık için büyütüldün. Duygularınla değil, aklınla hareket edeceğini biliyorum. Victor’la arandaki bağ her neyse… görevini etkilememeli.”
Yutkundum. “Etkilemeyecek.”
“Güzel. O zaman git ve ne gerekiyorsa yap.”
Yolculuk sessiz geçti. Öncekinden farklı olarak, bu defa sessizlik bizi rahatlatmıyordu. Savaşçılar bile fısıltıyla konuşuyordu. Gölge Vadisi’ne yaklaştıkça ormanın rengi değişiyordu. Toprak koyulaşmış, ağaçlar gölgeleriyle bizi izliyormuş gibi hissettiriyordu.
Sonunda mühür alanına vardık. Alan bu defa uyanıktı. Taşlar yerlerinden oynamıştı. Merkezde siyah bir çatlak oluşmuştu. Victor yaklaştı ama onu durdurdum.
“Bu çatlak bir geçit gibi. Ama nereye açılıyor bilmiyoruz.”
Savaşçılardan biri öne çıktı. “Girelim mi, prensesim?”
“Hayır. Önce çevreyi kontrol edin. Tuzak var mı, iz var mı bakın. Geriye bir yolumuz olmalı.”
Ama o an, yer bir kez daha titredi. Ve çatlak büyüdü. İçinden karanlık bir sis yükseldi. Bir figür, silüet halinde ortaya çıktı. Gözleri yoktu ama hissediyordum: Bizi izliyordu.
Victor kılıcını çekti. “Lea, bu bir yaratık değil. Bu bir zihin.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Bizi görüyor. Düşünüyor. Ama beden değil. Bir… irade.”
Silüet konuştu. Sesi rüzgârın içinden gelen bir uğultu gibiydi.
“Yemin bozuldu… Taşlar sustu… Artık ben özgürüm…”
Savaşçılar geri çekildi. İçlerinden biri panikledi ve kaçmaya çalıştı. Ama sis onu sardı. Gözlerimizin önünde yok oldu. Ne çığlık attı ne iz bıraktı.
Victor bana döndü. “Kaçmalıyız.”
“Hayır. Bu defa kaçamayız. Bu varlık mühürle tutuluyordu. Eğer şimdi onu durdurmazsak, krallığın üstüne çökecek.”
Victor elimi tuttu. “O zaman birlikte yapalım.”
Ve birlikte, karanlığın kalbine adım attık.Victor’un odasından çıktıktan sonra uzun koridor boyunca sessizce yürüdüm. Duvarda asılı kılıç ve sancaklara gözüm takıldı. Hepsinin altında aynı simge vardı: Bir taç ve onun etrafını saran yedi yıldız. Krallığın kudretini temsil ediyordu, ama ben o gece ilk defa o taç sembolünün altında kendimi bir mahkûm gibi hissetmiştim.
Odamın kapısını araladığımda, içeride beni bekleyen biri olduğunu fark ettim. Hizmetçi değil, muhafız değil... Babamdı.
“Baba?”
“Konuşmamız gerek.”
İçeri girdi. Üzerindeki zırh parlaktı ama yüzü yorgundu. Oturmadı. Pencerenin önünde durdu, ay ışığı yüzünü kısmen aydınlatıyordu.
“Bu gece yaptıkların... Kraliyet adına gurur vericiydi,” dedi.
Teşekkür etmedim. Sadece onu izledim.
“Sana o mühürlü alan hakkında daha fazlasını söylemeliydim.”
“Biliyordun,” dedim. Bir suçlama gibi çıkmadı sesim, ama öyle hissettirdi.
“Evet. Bilgim vardı. Ama seni korumak istedim. O büyü... o mühür... yıllar önce kapatıldı. Oraya yaklaşmak bile yasaktı.”
“Bizi neden oraya gönderdiniz o zaman?”
“Tehlikenin boyutunu öğrenmek zorundaydık. Senin gözlem gücüne güveniyordum. Victor’un kılıcına da.”
Başımı eğdim. “Bizi harcadın.”
“Hayır,” dedi. Gözleri karanlıktaydı şimdi. “Sizi hazırladım.”
“Neye?”
“Yaklaşan fırtınaya. O mühür açılırsa... krallık yıkılır.”
Kalbim hızlandı. Gölge Vadisi’nde hissettiğim karanlık şimdi daha anlamlıydı.
“Sana bir şey daha söylemem gerek,” dedi. “Victor, o mühürün varlığını daha önceden biliyordu. Ama susmayı seçti.”
Ne demekti bu?
“Neden?”
“Bilmiyoruz. Ama annesi o mühürün ilk kurbanlarından biriydi. Belki bir bağ var. Belki kendi geçmişine iniyor.”
Gözlerim karardı. Victor’un geçmişi bir sırdı. Ama artık bu sır, benim görevim haline gelmişti.
Babama döndüm. “Ne yapmamı istiyorsun?”
“Onu izle. Yakınında kal. Ama asla tamamen güvenme.”
Bu, bir yemin gibi oldu.
Ertesi sabah, tören sonrası ilk görev dağılımı yapılacaktı. Konsey salonunda toplandık. Kral, konsey üyeleri ve Victor... hepsi oradaydı. Ben de.
“Lea ve Victor,” dedi kral, “Artık birlikte hareket edecek. Kuzey Sınırı’ndaki sorun büyüyor. İsyancı gruplar mühürlenmiş alanlarla bağlantılı olabilir. O bölgeye gidip araştırma yapacaksınız.”
Birlikte başımızı salladık. Ama göz göze gelmedik.
Yeminler verilmişti. Şimdi yük taşınacaktı.Tören sonrası konsey salonundan çıktığımızda, hava hâlâ erken sayılırdı. Saray avlusunda görevli askerler, eğitim alanında kılıç talimi yapıyordu. Benimse zihnim hâlâ babamın sözlerinde takılıydı: “Onu izle. Yakınında kal. Ama asla tamamen güvenme.”
Victor birkaç adım önümdeydi. Konsey çıkışındaki sessizlik hâlâ üzerimizdeydi. Ne o konuşuyordu, ne de ben. Sanki kelimeler artık yeterli değildi.
“Yola çıkmadan önce konuşmalıyız,” dedim sonunda.
Başını çevirdi. Yüzündeki gergin ifade kısa sürede kayboldu, yerine daha ölçülü bir bakış yerleşti. “Konuşalım. Ama burada değil.”
Kısa bir süre sonra sarayın kuzey bahçesindeydik. Burası halktan uzak, sadece kral ailesi ve üst düzey komutanların kullanabildiği bir alandı. Sessiz, serin ve güvenliydi.
“Sen o mühürlü alanı daha önceden biliyordun,” dedim. “Bunu neden konseyde dile getirmedin?”
Bir anlığına duraksadı. Gözlerini yere çevirdi. “Evet, biliyordum. Ama oraya gerçekten ulaşabileceğimizi sanmıyordum. Ve... babamın bana verdiği emre karşı gelmek istemedim.”
“Yani kral sana orası hakkında konuşmamayı mı emretti?”
“Hayır. Kral değil,” dedi. Gözlerini bana çevirdi. “Annem.”
Sözleri içimi titretti. Victor’un annesi yıllar önce ölmüştü. Onun adını sarayda neredeyse hiç anan olmazdı. Trajik bir ölümdü; herkes öyle derdi. Ama şimdi işler başka bir hal alıyordu.
“Annen mühürle ilgili ne biliyordu?”
“Annem oranın ilk mühürleyicisiydi.”
Dizlerimin bağı çözüldü sandım. “Ne?”
“Bir zamanlar, bu topraklarda yaşayan kadim büyü kullanıcısı bir topluluk vardı. Krallık onları tehlikeli buldu. Güçleri sınırlandırıldı. Ama içlerinden bazıları kaçmayı başardı. O mağara... onların en son sığınağıydı. Ve orada bir varlıkla anlaşma yaptılar. Bedelini annem ve diğer büyü koruyucuları ödedi. O gün mühürlendi. Ama tam olarak kapanmadı.”
“Sen… bunu biliyordun ve bana anlatmadın?”
“Koruman gereken sırların olduğunu sen de biliyorsun, Lea. Ben de korumak zorundaydım. Özellikle sana zarar vermesinden korktuğum bir sırsa…”
Sustuk. Çünkü artık aramızda sadece sözler değil, savaşın gölgesi de vardı.
Ertesi sabah yola çıkmaya hazırlandık. Görev kâğıtları mühürlenmiş, muhafız birliği belirlenmişti. Kuzey Sınırı’na doğru beş gün sürecek bir yolculuk bizi bekliyordu. Atlar hazırlanmıştı. Zırhlarımız hafif ama dayanıklıydı.
Yola çıkarken saray halkı uğurlamak için toplanmıştı. Ama ne ben ne Victor, onlara göz attık. İkimizin de gözleri ileriye, kuzeye dönmüştü.
Victor atını sürdü, ben yanındaydım.
“Sana yemin ederim,” dedi sessizce. “Ne olursa olsun, seni yarı yolda bırakmayacağım.”
“Ben de yemin ettim,” dedim. “Ama halk için. Krallık için. Kalbim için değil.”
“Belki bir gün... kalbin de bana güvenir.”
Cevap vermedim. Çünkü içimde bir ses, bunun asla olmayacağını söylüyordu.
Yolculuğun ikinci gününde dağ yolları baş gösterdi. Etrafta giderek daha az köy vardı. Gölge Vadisi'nden farklı bir karanlık vardı burada. Sessiz, gizli bir tehdit gibi.
Üçüncü gün, bir haberci atlı bize yetişti. Kraldan gelen acil bir ferman: Kuzey Sınırı’nda büyüyle mühürlenmiş yeni bir alan keşfedilmişti. İsyancıların oraya ulaştığı ve mühürü çözmeye çalıştığı bildiriliyordu.
Victor yüzünü buruşturdu. “Bu iş çok hızlı ilerliyor.”
“Birileri bizi bilinçli olarak geciktirmiş olabilir,” dedim.
Artık sadece gözlem görevi değildi bu. Bir savaşa gidiyorduk.
Beşinci gün, sınır kalesine ulaştık. Duvarlar harap haldeydi. Kumandan bizi içeri aldı. Raporunu sundu:
“Mühürlü alan buradan üç saatlik mesafede. Ama oraya giden her devriye... ya geri dönemedi, ya da aklını yitirmiş halde döndü.”
Victor'la göz göze geldik. Bu, sıradan bir tehdit değildi.
“Yarın ilk ışıkla oraya gideceğiz,” dedim.
Kumandan başını salladı. “Tanrı yardımcınız olsun.”Günün ilk ışıklarıyla harekete geçtik. Yanımızda yalnızca üç muhafız vardı; kalenin en deneyimli olanları. Geri kalan birlik, sınırı korumakla yükümlüydü. Dar patikalar boyunca ilerledik. Hava soğuktu ama sis yoktu bu kez. Her adımda bir şeylerin bizi izlediğini hissediyordum.
Victor önümde ilerliyordu. Kılıcını sırtına asmıştı, ama eli sürekli kabzasına gidiyordu. Sessizdi. Belki korkuyordu. Belki de sadece hazırlıklıydı.
Bir süre sonra, ağaçlar seyrekleşti. Toprak, taşlık bir düzlüğe dönüştü. Ve işte oradaydı: yeni mühür alanı.
Bu kez taşlar dağınıktı. Bazıları kırılmıştı. Ortada çökük bir zemin vardı. Sanki içeriden bir şey çıkmaya çalışmış da başarılı olamamış gibiydi.
Victor alçak sesle, “Bu mühür açılmak üzere,” dedi. “Ama dışarıdan değil… içeriden zorluyor.”
Bir muhafız öne çıktı. “Majesteleri, içeride bir ses var. Nefes gibi. Kesik kesik.”
Sanki bir yaratık soluyordu. Ya da… biri.
Victor bana döndü. “Burada kalırsan, kimse seni suçlamaz.”
“Sana göre ben hâlâ korunmaya muhtacım demek?”
“Hayır,” dedi, bakışları yumuşadı. “Ama ben senin yanında ölmek istemem. Seni yaşarken görmek istiyorum.”
Bu sözlerin altında ne yattığını bilmiyordum. Ama artık geri çekilmenin bir anlamı kalmamıştı. “Beraber gireceğiz. Ne çıkarsa çıksın.”
Alanın merkezine doğru ilerledik. Taş halkayı geçer geçmez ayaklarımızın altındaki toprak titredi. Victor bir adım öne çıktı, kılıcını çekti.
Ve sonra… çatlaklardan biri yarıldı.
İçeriden gri dumana benzeyen bir şey yükseldi. Ardından bir çift göz… ama insan değil. Ne tamamen yaratık ne de tamamen canlı. Sanki büyüyle var olmuş bir gölgeydi.
“Geri çekilin!” diye bağırdı Victor.
Ama çok geçti. Duman bir anda yayılıp muhafızlardan birinin üstüne çullandı. Adam çığlık bile atamadan yere yığıldı.
Diğer ikisi onu geri çekmeye çalıştı. Ama Victor’un sesi daha keskin çıktı:
“DOKUNMAYIN! Büyü bulaşmış olabilir!”
Ben eğildim. Adamın gözleri bembeyaz olmuştu. Nabzı vardı ama… gözlerinde yaşam yoktu.
“Bu mühür,” dedim, “sadece bir hapishane değil. Bu şey… bağlı olduğu kişiyi arıyor.”
Victor bana baktı. “Ne demek istiyorsun?”
“Annem yıllar önce bana bir masal anlatmıştı,” dedim. “Bir karanlık ruhun, büyüyle bağlandığı kan bağı sayesinde beden bulduğunu. Eğer bağlandığı kişi yakınlardaysa… o kişiyi çağırır.”
Victor’ın sesi çatallaştı. “Sana ne anlatıldı Lea?”
Gözlerimi kapattım. Artık söylemek zorundaydım.
“Annem bana bunun bizim ailemize bağlı olduğunu söyledi. Bu ruh… atalarımızdan birine mühürlenmişti. Ama onun kanı benim damarlarımda da var.”
Victor’ın nefesi kesildi. “Yani… seni çağırıyor?”
Başımı salladım. “Beni değil. Beni taşıyan geçmişimi.”
O an, mühür tamamen çatladı. Ve içeriden gölge şeklinde bir varlık yükseldi. İnsan biçiminde değildi ama konuştu. Sesi tıpkı binlerce yankı gibi:
“Kanımı taşıyan… sonunda geldin…”
Victor önümde durdu. “Lea’ya dokunamazsın!”
“Ben dokunmam… sadece çağırırım… Seçim onun.”
Başım zonkluyordu. Sanki içimde bir şeyler parçalanıyor, yeniden birleşiyordu.
“Lea! Savaş bununla!” diye bağırdı Victor.
Ama ben yalnızca mırıldandım: “Ben değil… annem…”
Çünkü o anda annemin sesini duydum. Geçmişten gelen bir yankı gibi: “Eğer mühür çökerse, onunla sadece kan değil, irade savaşır. Güçlü olan kazanır.”
Gözlerimi kapadım. Ruhun fısıltısı etrafımdaydı. Ama ona teslim olmadım.
“SENİN YERİN BURASI!” diye bağırdım.
Ellerimle taş halkayı işaret ettim. Dudaklarımdan dökülen kelimeler tanımadığım bir dildeydi. Ama içgüdüsel olarak doğru olduklarını biliyordum.
Victor arkamdan bana güç verdi. Ellerimi tuttu. Beraber haykırdık:
“Mühür devam etsin. Kan yenilmesin.”
Gölge varlık bir çığlık attı. Taşlar yeniden ışıldamaya başladı. Toprak titredi. Ve sonra… sessizlik.
Varlık yok olmuştu. Mühür yeniden kapanmıştı.
Kale sessizdi dönüşümüzde. Muhafızlardan biri kurtarılamadı. Diğeri hâlâ uyuyordu. Kumandan bizi karşılamak için geldiğinde yüzündeki ifade donuktu.
“Ne gördüğünüzü soramayacağım. Ama mühür yeniden aktif. Bunu görüyoruz. Size borçluyuz.”
Victor başını salladı. “Krallık için yaptık.”
Kale duvarlarının tepesine çıktık. Güneş batmak üzereydi. Sessizce izledik.
“Bana söyle Lea,” dedi Victor. “Eğer bir gün... bu görev senden çok daha fazlasını isterse... ne yaparsın?”
Yüzüme döndüm. Artık cevabım netti.
“Yapmam gerekeni yaparım. Sevgiyi, güveni, dostluğu... her şeyi geride bırakmam gerekse bile. Çünkü ben bir liderim.”
Gözleri bir an parladı. “Ve ben de senin yanında olacağım. Her ne olursa olsun.”
O gün yemin etmiştik. Ama yükümüz de artık aynıydı. Ve bu, asıl savaşın daha yeni başladığı anlamına geliyordu.Günler geçtikçe, sarayın içinde görevler ve törenler arasında sıkışıp kalmıştım. Her köşede dedikodular fısıldanıyor, her bakışta hesaplar yapılıyordu. Victor’la aramızdaki sözleşme, sadece iki aileyi değil, krallıkların kaderini de bağlamıştı. Bu, benim sorumluluğumdu; aşk veya kişisel duygular değil.
Ancak ne kadar çok denesem de, Victor’la geçirdiğimiz anlarda bu görev ve resmi rolün ötesinde bir şeyler olduğunu inkar edemiyordum. Onun gözlerinde, o soğukkanlı varisin altında gizlenen insanı görebiliyordum. Bazen o bakışlar, sarayın duvarları kadar soğuk, bazen de baharın ilk günlerindeki ılık güneş gibi huzurlu oluyordu.
Bir akşam, kraliyet bahçesinde yürürken Victor aniden durdu. “Lea,” dedi, sesi daha önce hiç duymadığım kadar yumuşaktı, “biliyorum ki bu evlilik sadece bir görev. Ama seni tanımak istiyorum. Gerçekten.”
Cevap vermekte zorlandım. “Victor, bu bizim yükümüz. Duygularımız değil.”
“Yine de seninle geçirdiğim her an, bu yükü hafifletiyor.”
O an kalbimin hızlı attığını fark ettim. Ama geri çekildim. “Gelecekte ne olursa olsun, bugün görevimizi tamamlamalıyız.”
Ertesi sabah, sarayın kuzey kanadında gizli bir toplantı vardı. Kral ve konsey üyeleri, Gölge Vadisi’ndeki tehlikelerle ilgili yeni stratejiler üzerinde tartışıyordu.
“Oradaki mühürler, sadece bir kapı değil,” dedi kral, “aynı zamanda bir kilit. Eğer o kilit açılırsa, eski güçler serbest kalacak.”
Victor yanıt verdi: “O yüzden buradaki en önemli görev, o mühürleri korumak ve gerekirse yeniden güçlendirmek.”
Ben de ekledim: “Ayrıca Gölge Vadisi’nde olanları halktan gizlemeliyiz. Panik, krallığı zayıflatır.”
Konseyden bazıları bu duruma karşı çıkıyordu. “Gerçekler halk tarafından bilinmeli!” diye bağıranlar oldu.
Ama kral soğukkanlıydı. “Bilgi, doğru zamanda ve doğru kişilerle paylaşılmalıdır. Aksi halde felaket olur.”
Toplantı sonrası, Victor ve ben birlikte sarayın kütüphanesine gittik. Eski büyü kitaplarını inceledik, mühürlerin kaynağına dair ipuçları aradık.
“Büyüler oldukça karmaşık,” dedi Victor. “Bu, binlerce yıl önce bir medeniyet tarafından yapılmış olabilir.”
“Ve hala etkisi sürüyor.”
Göz göze geldik. O an, sadece bir ortak değil, kader ortakları olduğumuzu hissettim.
Günler ilerledikçe, Gölge Vadisi’nin karanlık sırları sarayda da yankılanmaya başladı. Sırlar ortaya çıkıyor, dostlar düşman oluyordu.
Bir gece, sarayın koridorlarında yürürken, gizli bir fısıltı duydum. “Lea, dikkat et. Herkes senin istediğin gibi değil.”
Kendimi bir anda tehlikenin içinde buldum. Kime güveneceğimi bilemiyordum.
Victor ise hep yanımdaydı. “Bu savaş sadece kılıçlarla değil, zihinlerle de yapılacak,” dedi. “Senin zekan bizim en büyük silahımız.”
Onun bu sözleri bana güç verdi. İçimde bir yerde, görevimin ne kadar ağır olduğunu kabul ettim. Ama vazgeçmeyecektim.
Ve biliyordum ki, en büyük sınavımız henüz gelmemişti...