Lea, geceden kalan karışıklı düşüncelerle uyanmıştı. Victor’un yaklaşıklığı, dudaklarının neredeyse kendi dudaklarına deyecek kadar yakın olması, kalbinin çılgına dönmesine neden olmuştu. Ama bunu sürdüremezdi. Planı, babası, krallığı... Hepsi bundan daha önemliydi. Bu yüzden o an Victor’u itmiş, saray koridorlarından kaçarcasına uzaklaşmıştı. Şimdi, yeni bir günle birlikte zihnini berrak tutması gerektiğini biliyordu. O sabah Victor’la göz göze gelmemeye çalıştı. Görevli biriyle selamlaşır gibi kısa bir baş hareketiyle yetindi. Victor’un bakışlarında bir şaşkınlık vardı ama sorgulamadı. Belki de kendince anlamlandırmıştı. Ama Lea'nın kalbi her an eski duygulara kapılmamak için direniyordu. Lea, planının ilk adımı olarak saraydaki iç hesapları, muhafız değişiklikleri ve tahta yakın konsey üzerine yeniden çalışmaya başladı. Günlerini, saray içindeki gözlemlerine ayırdı. Kraliçe’nin nedimelerinden biriyle dostane bir ilişki kurdu. Vincent ise bu süre boyunca onun ilgisini çekmeye çalışıyordu. Vincent, Lea’nın koridorlarda yalnız kaldığı anları kolluyor, bir kitabı düşürmüş gibi yapıp onunla konuşma fırsatları yaratıyordu. Lea her seferinde kısa, mesafeli yanıtlar veriyordu ama Vincent pes etmiyordu. Gözlerindeki hayranlık gizlenemeyecek kadar belirgindi. Bir akşam, saray bahçesinde yalnız oturan Lea’nın yanına gelen Vincent, "Seni düşündükçe kendimi kaybediyorum," dedi. Lea sadece hafifçe tebessüm etti. O an kalbi bir anlığına hafif çarptı belki, ama hemen bastırdı. Aklını karıştıracak duygulara yer yoktu. Victor uzaktan bu sahneyi izledi. Güzel yüzlü Vincent’la Lea’nın bu kadar yakınlaşması canını sıkıyordu. Ama belli etmedi. Lea ise Victor’un kıskanıp kıskanmadığını anlamaya çalışsa da, kendini bu düşüncelerden de uzak tuttu. Artık yeni bir sayfa açılmıştı. Lea, bu soğuklukla korunuyordu. Ne Victor’un yakınlığı, ne Vincent’ın ilgisi onu yolundan alıkoyamayacaktı. Ama kalp... Kalp bazen aklın hiç dinlemediği bir yol izlerdi.Lea, odasında yalnız kaldığında pencereden dışarı baktı. Sarayın avlusu gecenin karanlığına gömülmüş, nöbet tutan muhafızların adımları bile sessizliğe karışmıştı. Kalbindeki çalkantıyı bastırmak için derin bir nefes aldı. Artık bu karışık duyguların yeri yoktu. Ne Victor’un bakışları ne de onun sıcacık gülümsemesi bu savaşın yönünü değiştirebilirdi. Babasının sözleri kulaklarında yankılandı: “Duygular seni zayıflatır, Lea. Krallığın kaderi senin ellerinde.” Yatağın kenarına oturdu, planlarını tekrar gözden geçirdi. Kralın savunması, muhafızların geçiş rotaları, Victor’un en zayıf anları… Her şey adım adım hesaplanmalıydı. Kalbi hâlâ Victor için çarpıyor olsa da, zihni onu susturmayı öğrenmişti. Ertesi sabah Vincent saray bahçesinde Lea'yı bekliyordu. Üzerinde koyu mavi bir ceket, saçları taranmış, kendine güvenli bir hali vardı. Lea yaklaşırken tebessüm etti. “Bugün hava güzel,” dedi usulca. “Ama sen her zamanki gibi fırtına gibisin.” Lea başını hafifçe eğdi. “Ne kastettin?” “Düşüncelisin. Birkaç gündür gözlerin bir başka bakıyor. Kafanın içi dolu, belli.” Lea ona doğru yürürken yüzündeki ifadesi değişmedi. “Belki de düşüncelerim olması gereken yerde. Belki artık oyunlara ayıracak zamanım kalmadı.” Vincent bir an sustu, ardından gülümsemeye çalıştı. “Eğer bana hâlâ güveniyorsan, seni bu yükün altında yalnız bırakmam.” Lea, kısa bir an için bakışlarını Vincent’ın gözlerine dikti. O an, içindeki bir parça kırılmış gibiydi. “Güven, Vincent. Sarayda en çabuk tüketilen şeydir.” Vincent onu birkaç adım takip etti. “Ben öyle biri değilim. En azından senin için değilim.” Ama Lea artık geri dönmüyordu. Soğuktu. Kararlıydı. Ve planı artık sadece onu ilgilendiriyordu.Lea bahçeden ayrıldıktan sonra doğrudan çalışma odasına yöneldi. Zihni hâlâ titrek bir telin üzerinde yürüyormuş gibi gergindi ama adımları nett ve kararlıydı. Masasına oturdu, elindeki notları sırayla önüne dizdi: Kraliyet konsey üyelerinin son hamleleri, hizmetlilerin yer değişimleri, kraliçenin kuzeniyle yaptığı gizli görüşmeler... Her biri, Victor'un etrafında örülen ağı şekillendiriyordu. Victor’un adı geçince içi titredi, ama hemen ardından kendini uyardı: “Zaaf, ölümle eşdeğerdir.” Kapı usulca aralandı. Victor içeri girmişti. Lea başını kaldırmadan, “Yalnız çalışmak istiyorum,” dedi. “Öyle görünmüyor,” dedi Victor yumuşak bir sesle. “Gözlerin savaşı kaybeden bir asker gibi. Sessiz ama yorgun.” Lea başını yavaşça kaldırdı, göz göze geldiler. Victor’un bakışları hem güven verici hem sorgulayıcıydı. İçinde bulunduğu iç savaş yüzüne vurmuş gibiydi. Victor birkaç adım attı, masanın önünde durdu. “Dün gece… Senden özür dilerim. Sana yaklaşmamalıydım,” dedi. “Ama... kendimi durduramıyorum.” Lea onun sözlerini dinlerken yutkundu. Kalbi yeniden hızlanmaya başlamıştı. Ama yüzü ifadesizdi. “Bu sarayda herkes bir şeyden dolayı kendini durduramıyor. Kimi hırsından, kimi aşktan, kimi de geçmişten.” Victor bir an durdu. “Peki sen?” diye sordu. “Sen neyden kaçıyorsun Lea?” Bir sessizlik oldu. Lea, dudaklarını araladı ama konuşamadı. Gerçekleri söylese her şey çökerdi. Yalan söylese, kendine ihanet ederdi. O yüzden hiçbir şey söylemedi. Sadece gözlerini kaçırdı. Victor sessizliği yorumladı. “Anladım,” dedi ve geriye bir adım attı. “Ama şunu bil... Ne kadar kaçarsan kaç, kalbindeki sesi susturamayacaksın.” Kapıdan çıkarken ekledi: “Ben seni susturmaya çalışmayacağım.” Lea yalnız kaldığında derin bir nefes verdi. Gözleri istemsizce nemlendi. Susturamayacaksın… Victor’un o son cümlesi kulağında yankılanıyordu. Susturmak... İşte en zor olanı da buydu. Gece olduğunda, Lea yatağında doğrulmuş, gözlerini karanlık tavana dikmişti. Düşünceler beynini kemiriyor, kalbi onunla alay ediyordu. Görevi, halkı, babası... Bunların yanında Victor'un sesi çok uzaktan yankılanan bir ezgi gibiydi. Tatlı ama ulaşılamaz. Zayıflık göstermek yok, dedi tekrar kendine. Zayıflık seni bitirir. Ve böylece 10. gün de bitmişti. Lea'nın kalbi hâlâ Victor için çarpıyor olabilir ama artık tek bir gerçek vardı: Kalbiyle değil, aklıyla hareket edecekti. Gerekirse o kalbi susturacaktı. Sonsuza dek.Ertesi sabah, saray her zamanki gibi telaşlıydı. Hizmetliler sabah çayı servisiyle koridorları doldurmuş, muhafızlar devriye değiştirmişti. Ancak Lea için bu sesler yalnızca arka planda akan bir gürültüydü artık. O sadece gözlemliyordu. O gün Kraliçe'nin nedimesi Elina’yla yine karşılaştı. Elina, Lea’nın güvenini kazanmış, onunla çay içerken saray dedikodularını ustalıkla aktarmaya başlamıştı. “Prens Vincent dün gece geç saatlere kadar kuzey avlusundaydı,” dedi Elina, dudaklarının kenarına sinsice bir gülümseme yerleşirken. “Yanında generallerden biri vardı. Oldukça gizli konuşuyorlardı. Görünce hemen ayrıldım tabii.” Lea dikkat kesildi. Vincent’ın yalnızca flört etmekle kalmadığı, daha büyük bir şeyin içinde yer aldığı ihtimali içini ürpertti. O an bir şey fark etti: Bu sarayda hiç kimse sadece göründüğü kişi değildi. Hatta Victor bile. Öğleden sonra, Lea koridorda yürürken Victor karşıdan geliyordu. Bu kez bakışlarını kaçırmadı. Göz göze geldiler. Ne bir tebessüm, ne bir selam... Ama o birkaç saniyelik göz teması, günlerce sürecek duygusal bir yük bıraktı aralarında. Victor geçip gittikten sonra Lea’nın yanına Vincent geldi. “Bugün farklısın,” dedi. “Nasıl yani?” “Daha sessiz, daha keskin… Sanki içeride bir savaş var ama kimseye göstermiyorsun.” Lea hafifçe başını eğdi. “İç savaşların galibi olmaz, Vincent. Yalnızca kayıplar olur.” Bu söz Vincent’ı hazırlıksız yakaladı. Cevap vermeye yeltendi ama Lea çoktan yürümeye başlamıştı. O gece, Lea odasına çekildiğinde pencereden yıldızsız gökyüzüne baktı. Havanın soğukluğu içini titretti. Elini kalbine götürdü, hâlâ hızlı atıyordu. Victor’un bakışları, Vincent’ın sözleri, Elina’nın dedikoduları… Hepsi zihninde birer çatlak açıyordu. Ama o çatlaklardan içeri sadece kararlılık sızmalıydı, duygu değil. Masasına oturdu. Önündeki plan haritasını tekrar açtı. Sarayın iç koridorları, muhafız değişim saatleri, Victor’un günlük programı… Hepsi önünde seriliydi. Bir satranç tahtası gibiydi. Ve Lea, oyunun ortasında tek başına duran vezirdi. Son hamleyi yapmak için henüz erkendi. Ama taşlar yavaş yavaş yerine oturuyordu. Yalnız bir fısıltı eşlik etti o geceye: “Zayıflık seni bitirir.”Lea, sabaha karşı uykusundan ter içinde uyandı. Rüyasında Victor’un ellerinden tuttuğunu, onun gözlerinin içine bakarak “Senin için her şeyi bırakırım,” dediğini görmüştü. Ama rüyadaki Lea bile geri çekilmiş, elini onunkinden kurtarıp sırtını dönmüştü. Uyandığında içi eziliyordu. Çünkü rüyada bile planından vazgeçemiyordu. Yatağında bir süre öylece oturdu. Parmak uçlarını kalbinin üzerine koydu. Sanki elleriyle bastırınca çırpınan hislerini zapt edebilecekti. Gün ışımaya başladığında çoktan hazırlanmıştı. Aynada kendine baktı. Duygularını gizleyen yüzünü gördü. Bu maskeyi takmayı öğrenmişti. Ve artık kimse o maskenin ardındakini göremeyecekti. Sarayın kütüphanesinde Elina’yla tekrar karşılaştı. Elina, koltuğa oturmuş, elindeki eski bir günlükle ilgileniyordu. “Sarayın tarihine daldım,” dedi Elina gülerek. “Eskiden burada bir casus hikâyesi anlatılırmış. Prenslerden biri, kendi hizmetkârına aşık olmuş ama o kız aslında başka bir krallığın ajanıymış. Sonunda prens bunu öğrenince… kızı kendi elleriyle öldürmüş.” Lea’nın tüyleri diken diken oldu. Elina devam etti: “Trajik, değil mi? Aşk ve görev asla bir arada var olamıyor bu duvarlar arasında.” Lea gözlerini kitaptan ayırmadı. “Aşkın olduğu yerde zaaf vardır,” dedi kısık sesle. Elina ona bakarak başını salladı. “Ve zaaf, sarayda affedilmez.” Bu kısa diyalog, Lea’nın içinde derin bir yankı bıraktı. Sanki kendi kaderi çok önceden yazılmıştı da şimdi sadece sayfaları çeviriyordu. O akşam Victor, sarayın iç avlusunda yalnız yürüyordu. Lea onu fark etti ama yanına gitmedi. Uzak bir sütunun ardından sadece izledi. Victor’un başı öne eğikti. Adımları yavaş, düşünceliydi. Lea’nın içi burkuldu. Neden bu kadar dürüsttü? Neden duygularını gizlemiyor, her bakışta her şeyi belli ediyordu? Victor aniden başını kaldırıp gözlerini tam Lea’nın saklandığı yere çevirdi. Göz göze geldiler. Bu kez kaçmadı. Adımlarını ağır ağır Victor’a doğru yöneltti. Victor bir şey söylemedi, sadece ona baktı. “Senden uzak durmam gerek,” dedi Lea, sesinde çatlayan bir kararlılıkla. “Ama bunu yaparken seni incittiğimi biliyorum.” Victor başını eğdi. “Belki de incitilmeden büyüyemeyiz.” Lea bir adım daha yaklaştı, sonra durdu. “Benim yolum belli, Victor. Geri dönüşü olmayan bir yol bu.” “Peki yolun sonunda ne var?” Lea yanıt vermedi. Sadece gözleri doldu. Bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Arkasını döndü ve karanlığa karıştı. Victor ise arkasından baktı. Dudaklarından sadece bir kelime döküldü: “Lea...” Ama o duymazdan geldi. Çünkü duyması tehlikeliydi. Hissetmesi, her şeyi yıkabilirdi. Gece boyunca penceresinin önünde oturdu. Elindeki planları karaladı, sonra tekrar yazdı. Kafasında onlarca yol çizdi ama hiçbiri kalbindeki savaşı dindirmeye yetmedi. Bir iç savaş vardı. Ve Lea, bu savaşın galibi olmayacağını biliyordu. Sadece bitirecekti. Ne pahasına olursa olsun.Sabah olduğunda Lea yine erkenden uyandı. Geceden kalan o kırık duygularla baş başaydı hâlâ. Kendini ayakta tutan tek şey, planıydı. Babasının ona verdiği görev, krallığın kaderini ellerinde tutan o ince ip... Victor’un sesi, bakışı, hatta yalnızca varlığı bile bu ipin gevşemesine neden oluyordu. Buna izin veremezdi. Giyinip hazırlandıktan sonra doğruca konseyin kullanmadığı eski çalışma odasına yöneldi. Burası kimsenin uğramadığı, krallığın geçmişine ait haritalar ve belgelerle dolu bir odaydı. Lea burada planlarıyla baş başa kalabiliyordu. Kapıyı arkasından kilitledi. Masanın üzerine eski bir saray krokisi serdi, muhafız geçiş yollarını not ettiği parşömeni açtı. Victor’un günlük planlarını, toplantılarını ve eğitim saatlerini ezberlemişti. Zayıf bir anını, yalnız kalacağı doğru dakikayı arıyordu. Kapı aniden tıklatıldı. Lea irkildi. Derin bir nefes alıp her şeyi toparladı, sakinleşti. Kapıyı açtığında Vincent’la göz göze geldi. “Elindekiler nedir?” diye sordu merakla. “Babamdan kalan belgeler,” dedi Lea. “Sarayın tarihini inceliyorum.” Vincent gözlerini kısmıştı ama daha fazla sorgulamadı. Onun yerine yumuşak bir tonla, “Sana bir şey sormam gerek,” dedi. Lea, kapıyı aralık tutarak başını eğdi. “Dinliyorum.” “Sana gerçekten ulaşamayacak mıyım? Victor’a karşı bu kadar sert olman... Bana bile bu kadar uzak durman... Kafam karışıyor.” Lea bakışlarını yere indirdi. “Her şeyin bir nedeni var, Vincent. Ama bazı nedenler söylenemez.” Vincent bir an sustu. “O zaman sana sadece bir şey bırakayım,” dedi ve cebinden küçük, katlanmış bir kâğıt çıkardı. “Bu... bana babamdan kaldı. ‘Güvenini hak eden biri bulduğunda ver’ demişti. Senin hak ettiğini düşünüyorum.” Lea kâğıdı almadı. Sadece baktı. Vincent hafifçe gülümsedi. “Ne zaman istersen. Sakla. Veya yok et. Ama bil ki hâlâ yanındayım.” Arkasını dönüp gittiğinde Lea’nın elleri titriyordu. Bir şeyler yaklaşıyordu. Hem duygular hem plan... İç içe geçmeye başlamıştı. Vincent’ın da duygularının içine çekilmesi, her şeyi daha karmaşık hâle getirmişti. O gece, yalnız başına odasına döndüğünde Victor’un gölgesini kapısının ilerisinde fark etti. Onun geldiğini biliyordu. Ama konuşmak istemiyordu. Artık tek bir adım bile, duvarlarının yıkılması demekti. Victor, birkaç adım ileriden konuştu. “Lea. Sadece bir soru. Bana neden bu kadar uzağındasın?” Lea gözlerini kapadı. “Çünkü yakınlık... bana zarar verir.” Victor yutkundu. “Ama ben sana zarar vermem.” “İşte bu yüzden daha da tehlikelisin,” dedi Lea. Sesi kırılgandı ama kararlıydı. Aralarında uzun bir sessizlik oldu. Sonra Victor usulca, “O hâlde seni koruyacak kadar uzakta kalırım,” dedi ve çekip gitti. Lea kapısını kapadı. İçeriye döndüğünde gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Ne Vincent, ne Victor, ne bu saray... İçindeki savaş yalnızca ona aitti. Ve bu savaşta kimseye merhamet yoktu.Lea gözyaşlarını sildi. Güçsüz görünmemeliydi, kendine dahi. O anın duygusal ağırlığına rağmen kalktı, masasındaki planı yeniden açtı. Kağıtların arasında Vincent’ın verdiği not ilişti gözüne. Almadığını sanmıştı ama farkında olmadan eline tutuşturmuştu. Bir an tereddüt etti. Sonra yavaşça açtı. “Bir gün biri seni olduğun gibi görürse… ve hâlâ yanında kalırsa… işte o zaman güvenmeyi öğrenirsin.” Yazı Vincent’ındı. Altında bir tarih vardı. Üç yıl öncesine ait. Lea, notu katlayıp küçük bir kutuya koydu. Güven konusunu şu an düşünmeyecekti. Kalbinin köşelerinde bir yer sızlasa da, önünde başka bir yol vardı. Ertesi gün sarayda gergin bir hava hakimdi. Konsey toplantısı sonrası kral geç saatlere kadar taht odasında kalmış, kraliçeyle sessiz bir tartışma yaşamıştı. Saray personeli arasında fısıltılar dolaşıyordu. Victor da gergindi. Her zamanki güvenli hali yerini düşünceli bakışlara bırakmıştı. Lea bu gerginliği fark ettiğinde fırsatı değerlendirdi. Kraliçe'nin nedimesi üzerinden kraliçeye ait bazı belgeleri ele geçirdi. Bu belgeler, tahtın devriyle ilgili bazı planların ipuçlarını taşıyordu. Victor’un babasının sağlık durumu tahmin edilenden kötüydü ve saraydaki iktidar savaşı gittikçe görünür hale geliyordu. O gece Lea pelerinini giyip sarayın gizli geçitlerinden birine girdi. Bu geçitleri çok önceden öğrenmişti; babası ona bu geçitleri, gerektiğinde kaçmak ya da bilgi toplamak için öğretmişti. Sarayın batı kulelerinin birinde, eski bir arşiv odasında belgeleri sakladı. Bu bilgilerin zamanı geldiğinde kullanılacağını biliyordu. Ama şimdi değil. Henüz erken. Gece yarısını geçmişti. Dönüş yolunda sessizce ilerlerken bir gölge hareket etti. Lea hemen geri çekildi ama tanıdık bir ses duydu. “Burada ne işin var?” Victor’dı. Elinde bir fener, bakışları şaşkındı. Lea bir an durdu. Sonra başını eğdi. “Yalnız kalmak istemiştim.” Victor yaklaşmadı. Sadece orada durdu. “Sana dokunmak istemiyorum… ama seni anlamak istiyorum.” Lea gözlerini kaçırdı. “Anlaman gereken tek şey şu: Benden uzak dur. Bu senin için daha güvenli.” Victor'ın sesi kırık geldi. “Senin için değil mi?” Lea yanından geçerken, “Benim için hiçbir şey güvenli değil, Victor,” dedi. “Hiçbir zaman olmadı.” Kapalı kapılar ardından ilerlerken kalbi yine çarpıyordu. Ama bu kez bir başka duyguyla: kararlılıkla. Victor’un ilgisi, Vincent’ın samimiyeti, saraydaki dengeler… Hepsi birbirine karışıyordu. Ama Lea bir yol seçmişti. Geri dönüşsüz bir yoldu bu. Ve o yol, duygulara değil, fedakârlığa dayanıyordu.Ertesi sabah güneş, sarayın taş duvarlarına solgun bir ışıkla vurduğunda Lea çoktan ayaktaydı. Geceden kalma düşünceler beynini zorluyordu ama yüzüne her zamanki ifadesiz maskesini takmıştı. Bu oyunda zaaf göstermeyecekti. Göstermemeliydi. Kahvaltı salonuna girdiğinde Victor oradaydı. Yalnız. Bakışları kısa bir an için buluştu Lea’nınkiyle. Ne bir tebessüm ne bir baş selamı… sadece sessizlik. Ama bu sessizlik, kelimelerin sığamayacağı bir yük taşıyordu içinde. Lea, uzak bir köşedeki masaya geçti. Ardından Vincent geldi. Neşeli görünmeye çalışıyordu ama yüzündeki yorgunluk saklanamayacak kadar belirgindi. “Sabahların serinliği insanın içini titretiyor değil mi?” dedi otururken. Lea kısa bir bakış attı. “Bazı sabahlar insanın içi zaten donuktur.” Vincent sustu. Elindeki kupayı çevirdi. “Sana yardım etmeme neden izin vermiyorsun?” Lea doğrudan ona baktı. “Çünkü yardım bana pahalıya mal olur.” “Bana değil,” dedi Vincent kararlılıkla. Lea onun kararlılığından rahatsız olmuş gibi sandalyesine yaslandı. “Sadece gölge olmaya razıysan, kal. Ama ışığıma yaklaşma. Yakarsın.” Bu cümleyle Vincent’ın içindeki umutlar biraz daha söndü. Ama hâlâ pes etmiyordu. Çünkü Lea’nın gözlerinde bir yerlerde hâlâ kırılmamış bir parça vardı. Ona ulaşmak istiyordu. Lea ise göz ucuyla Victor’u izliyordu. Genç varis, kahvaltısını bitirmiş, bir şey söylemeden salonu terk etmişti. O an Lea’nın aklından geçen tek şey şuydu: “Uzak durmam gerek. Bu oyunda kimseye yer yok.” Günün geri kalanı planlara ve gözlemlere ayrıldı. Lea, muhafızların nöbet değişim saatlerini not etti, konsey üyelerinin sarayda hangi odalarda en çok vakit geçirdiğini öğrendi. Özellikle Kral’ın en eski danışmanı Malteron’un odasına giriş çıkışlarını dikkatle izledi. Bu adamın elinde tahtla ilgili bazı belgelerin olduğundan şüpheleniyordu. Gece olduğunda Lea odasına çekildi. Pencereyi açtı. Serin rüzgar içeri doldu. Sarayın taş avlusu, mehtabın solgun ışığında neredeyse büyülü görünüyordu. Bir an içinden geçirdi: "Keşke her şey daha basit olsaydı. Keşke bu duvarların ardında sadece huzur aramak yeterli olsaydı." Ama Lea basit biri değildi. O bir piyon değil, satrançtaki en tehlikeli taş olmak üzere yetiştirilmişti. Victor’u düşündü. Dudaklarının kendi dudaklarına ne kadar yaklaştığını, kalbinin nasıl çırpındığını. Elini kalbinin üstüne koydu. Hâlâ oradaydı. Ama bastırmayı öğrenmişti. Sonra Vincent geldi aklına. Gözlerindeki hayranlık… Oysa Lea’nın dünyasında hayranlık yalnızca zayıflıktı. Derin bir nefes aldı ve pencereyi kapattı. Karanlık artık dışarıda değildi. İçindeydi. Ve onunla yaşamayı öğrenmişti.
Bölüm 10
SOĞUKLUK
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.