Sabah saatleriydi; hava daha aydınlanmamış, ayyaşların yeni sızmaya başladığı saatlerdi. Muhafızlarla beraber ormanda gezintiye çıkmıştım. Tahtın varisi olarak kendime çok az zaman ayırabiliyordum; bu eğitimler çok boğucuydu. Ne yapacağımı bilmeden atımla gidiyordum.Soğuk ve nemli hava şimdilik çok iyi gelmişti. Ormanda biraz ilerledikten sonra saraya dönerdim zaten. Muhafızlar yanımdaydı, o yüzden ekipmanlarımı almamıştım. Ormanın ortalarına gelince geri dönme kararı almıştım ki aniden ağaca saplanan okla atım korktu. Ön ayaklarını havaya kaldırmıştı, düşmek üzereydim. Muhafızlar hemen savunmaya geçti. Artık tutunacak gücüm kalmadığı için attan düşerken birinin beni tuttuğunu hissettim.Muhafızlardan biri olduğunu düşünerek döndüm ve teşekkür edecekken yüz hatları keskin bir beyefendi ile karşılaşmak aklımın ucundan bile geçmemişti. Siyah saçları, yeşil gözleri, keskin yüz hatları... Tanrı'nın bana gönderdiği bir melek olarak düşünmüştüm.''Prenses, iyi misiniz?'' diye yönelttiği soru ile yüz hatlarını incelemeyi bırakarak kolları arasından sıyrıldım ve otoriter bir sesle, ''Teşekkür ederim, iyiyim,'' dedim.Etrafa bakındım. Muhafızlar tetikteydi; ekipmanlarım yoktu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Adama baktığımda o da kılıcını çekmişti. Ona seslendim: "Hey, ekipmanın var mı?"Yeşilleri bana döndü. "Tabii ki, prenses," diyerek elime bir kılıç verdi.Birkaç saat tetikte bekledik. Hava kırmızıya dönerken ve hiçbir hareketlenme olmadığını anladığımızda yavaşça toparlanmaya başladık. Adama bir soru yönelttim: "İsmin nedir?" Bana bakarak, "Victor, prenses Lea," dedi.Saraya sağ salim dönünce, ilk iş bu adama bir kese altın vermek olacaktı. Kral'la konuşacaktım.Atımı bile sakinleştirmiş ve binmeme yardım etmişti. Zarar görmemek için ormandan hızlıca uzaklaşmıştık. Saraya vardığımda, annemin hizmetlilere isyanı tüm kalede yankılanıyordu: "Bir prensese bile sahip çıkamıyorsunuz!" Yanına ilerlediğimde kahveleri beni buldu. Sinirli ve bir o kadar endişeli bir sesle, "Tanrı'ya şükürler olsun, Lea, neredeydin? Oh! Benim güzel kızım, üstün hep kirlenmiş. Ne yaptın? Ormanda gezintiye mi çıktın tekrar? Hem de ekipmanlarını almadan!" dedi.Çok sinirliydi, tamam, haklı ama çok dramatize etmişti. Kralın gelmesiyle hepimiz önünde eğildik. "Prenses Lea! Bu hâlin nedir!?" Tanrım, bana yardım et, çok sinirlenmişti. Kralı abimden başkası yatıştıramaz. Abim, askerleri olası bir savaş durumuna karşı eğitiyordu."Kralım, ormanda gezintideydim ve dönerken ağaca bir ok saplandı. Geç kalmamın sebebi budur. Lütfen beni bağışlayın."Prenses Lea, odana gidiyorsun ve ben gelene kadar çıkmayacaksın! Konuşacağız!"Tamam, sinirliydi ve lafını ikiletmemem lazımdı. O yüzden önünde eğilip selam verdim ve odama doğru yol aldım. Arkamdan annemin sesini duydum: "Onu güzelce temizleyin ve akşama uygun kıyafetler giydirin." Ne akşamı? Anlamıyorum. Kral konuşmaya gelince anlarım umarım düşündüğüm şey değildir.Hava kararmaya başladığında neden bu kadar süslendiğimi anladım, fakat düşünmek istemiyorum. Odamın kapısı tıklatıldı. Komut verdiğimde gelenin kral olduğunu anladım ve tam kalkıp önünde eğilecekken, "Gerek yok, Lea," diyerek engelledi beni. "Görevliler yok," lafını bitirene kadar geri yatağıma oturmuştum ve konuşmasını bekledim. Odamda, kitaplığımın yanındaki koltuğa oturdu. Artık bekleyemediğim için ben sordum: "Baba, sorun nedir?"Bana döndü, dudakları aralandı ama geri kapattı. Derin bir nefes alarak, "Kızım, biliyorsun, kardeş olduğumuz bir krallık var ve senin evlenme yaşın geldi. Köydeki tüm erkekler senden korkuyor, senin velihatlığından ve seni bu gece prensle sözleyeceği," dedi. Sinirle ayağa kalktım, o sırada babam da kalktı ve elini sakinleşmem için bana doğrulttu. "Lea, 21 yaşındasın, zamanı geldi. Ayrıca krallığımız için bir görev veriyorum sana. Eğer bu görevi başarıyla gerçekleştirirsen, gerçekten krallığı yönetmeye hak ediyorsun demektir "Krallığım için bu göreve boyun eğeceğim ve sadakatle yerine getireceğim."Ertesi sabah, güneş doğmadan önce yola çıkmaya hazırdım. Babamın bana verdiği görev, Gölge Vadisi’ne gitmekti. Kayıp devriye birliğini bulmak, neler olduğunu öğrenmek ve vadiyle ilgili söylentilerin doğruluğunu araştırmak. Bu görev bir sınavdı, ama aynı zamanda evlilik kararını ertelemek için tek fırsatımdı. Saraya döndüğümde evlenmiş olacaktım. En azından orada kiminle evleneceğimi öğrenme şansım olacaktı.
Yanımda dört muhafız, bir haritacı ve iki şifacı vardı. Babam benimle gelmeye karar vermişti. Gölge Vadisi krallığımızın doğu sınırında kalıyordu, yol en az üç gün sürecekti. Yola çıkarken annem pencereden sessizce bakıyor, hiçbir şey söylemeden sadece başını sallıyordu. Ne hissettiğini anlayamıyordum. Belki kızgındı, belki de üzgün.
İlk gün yolculuk sorunsuz geçti. Öğle yemeğini geçtikten sonra babamla yalnız yürümeye başladık.
“Victor,” dedi birden. “Sana yardım eden genç adam. Araştırttım. Bizim krallığın doğu bölgesinde eğitim almış, ardından askeri takdirle terfi etmiş.”
“Soylu mu?” dedim istemsizce.
“Bilmiyoruz. Belgeler eksik. Ama yetenekli. Ve dürüst.”
Kafamı salladım. Fazla düşünmek istemiyordum. O an için sadece görevime odaklanmalıydım. O adam... Victor... kim olursa olsun, saraya geri döndüğümde bir daha karşılaşmayacağımı varsayıyordum.
İkinci gün sis vardı. Gölge Vadisi’ne yaklaştıkça havadaki ağırlık hissedilir hâle gelmişti. Muhafızlar daha temkinli davranıyordu. Üçüncü günün sabahı, vadinin girişine vardık. Ağaçlar daha sık, sessizlik daha yoğun, kuşlar bile ötmezdi. Ormanın içinden gelen uğultular, rüzgârla açıklanamayacak kadar bilinçliydi.
Öğleden sonra vadide yürürken, kayıp birlikten kalma izlere rastladık. Yerde yırtılmış bir harita, yarısı yanmış bir mektup ve kan izleri... Şifacılardan biri dua etmeye başladı. Babam susturdu.
“Burada korku yok, yalnızca çözüm var. Lea, lider sensin.”
İçime işleyen bir kararlılıkla etrafa göz gezdirdim. “Kamp kurmuyoruz. Buradan çıkana kadar gece de yürüyeceğiz.”
Gece yarısına doğru vadiyi geçtik. Kimse konuşmadı. Dönüş yolunda babam sustu. Saraya vardığımızda, iki gün boyunca kimse vadide ne gördüğünü anlatmadı.
Benim tek düşündüğüm şey, artık görevi tamamladığımdı.
Ama o akşam, saraya döner dönmez, her şey değişti.
Taht odasına çağrıldım. Kral, bana evlenmem gereken kişiyi açıklayacaktı.
Taht odasına girdiğimde, büyük kapıların ardında bekleyen adamı görünce kalbim duracak gibi oldu.
Victor.
Üzerinde asil bir cübbe, omzunda gümüş işlemeli bir kuşak vardı. O anda anladım. Sarayda, tahtın doğrudan varislerinden biriydi. Bana bakışı farklıydı, ama susuyordu. Kral konuştu:
“Lea, tanışmış olduğun kişi, Prens Victor. Doğu krallığının varisi. Krallıklarımızı birleştirmek için uygun bir eş.”
Şaşkındım. Ama tepki vermedim. Gözlerimi Victor’dan ayırmadan eğildim.
“Krallığım için ne gerekirse yapacağım.”
Victor da aynı şekilde eğildi. Sonra odadan çıkarıldım. Artık nişanlıydık. Herkes bunu kutlarken ben odamda yalnız, düşüncelerle boğuşuyordum.Ertesi sabah, güneş doğmadan önce yola çıkmaya hazırdım. Babamın bana verdiği görev, Gölge Vadisi’ne gitmekti. Kayıp devriye birliğini bulmak, neler olduğunu öğrenmek ve vadiyle ilgili söylentilerin doğruluğunu araştırmak. Bu görev bir sınavdı, ama aynı zamanda evlilik kararını ertelemek için tek fırsatımdı. Saraya döndüğümde evlenmiş olacaktım. En azından orada kiminle evleneceğimi öğrenme şansım olacaktı.
Yanımda dört muhafız, bir haritacı ve iki şifacı vardı. Babam benimle gelmeye karar vermişti. Gölge Vadisi krallığımızın doğu sınırında kalıyordu, yol en az üç gün sürecekti. Yola çıkarken annem pencereden sessizce bakıyor, hiçbir şey söylemeden sadece başını sallıyordu. Ne hissettiğini anlayamıyordum. Belki kızgındı, belki de üzgün.
İlk gün yolculuk sorunsuz geçti. Öğle yemeğini geçtikten sonra babamla yalnız yürümeye başladık.
“Victor,” dedi birden. “Sana yardım eden genç adam. Araştırttım. Bizim krallığın doğu bölgesinde eğitim almış, ardından askeri takdirle terfi etmiş.”
“Soylu mu?” dedim istemsizce.
“Bilmiyoruz. Belgeler eksik. Ama yetenekli. Ve dürüst.”
Kafamı salladım. Fazla düşünmek istemiyordum. O an için sadece görevime odaklanmalıydım. O adam... Victor... kim olursa olsun, saraya geri döndüğümde bir daha karşılaşmayacağımı varsayıyordum.
İkinci gün sis vardı. Gölge Vadisi’ne yaklaştıkça havadaki ağırlık hissedilir hâle gelmişti. Muhafızlar daha temkinli davranıyordu. Üçüncü günün sabahı, vadinin girişine vardık. Ağaçlar daha sık, sessizlik daha yoğun, kuşlar bile ötmezdi. Ormanın içinden gelen uğultular, rüzgârla açıklanamayacak kadar bilinçliydi.
Öğleden sonra vadide yürürken, kayıp birlikten kalma izlere rastladık. Yerde yırtılmış bir harita, yarısı yanmış bir mektup ve kan izleri... Şifacılardan biri dua etmeye başladı. Babam susturdu.
“Burada korku yok, yalnızca çözüm var. Lea, lider sensin.”
İçime işleyen bir kararlılıkla etrafa göz gezdirip, “Kamp kurmuyoruz. Buradan çıkana kadar gece de yürüyeceğiz,” dedim.
Gece yarısına doğru vadiyi geçtik. Kimse konuşmadı. Dönüş yolunda babam sustu. Saraya vardığımızda, iki gün boyunca kimse vadide ne gördüğünü anlatmadı.
Benim tek düşündüğüm şey, artık görevi tamamladığımdı.
Ama o akşam, saraya döner dönmez, her şey değişti.
Taht odasına çağrıldım. Kral, bana evlenmem gereken kişiyi açıklayacaktı.
Taht odasına girdiğimde, büyük kapıların ardında bekleyen adamı görünce kalbim duracak gibi oldu.
Victor.
Üzerinde asil bir cübbe, omzunda gümüş işlemeli bir kuşak vardı. O anda anladım. Sarayda, tahtın doğrudan varislerinden biriydi. Bana bakışı farklıydı, ama susuyordu. Kral konuştu:
“Lea, tanışmış olduğun kişi, Prens Victor. Doğu krallığının varisi. Krallıklarımızı birleştirmek için uygun bir eş.”
Şaşkındım. Ama tepki vermedim. Gözlerimi Victor’dan ayırmadan eğildim.
“Krallığım için ne gerekirse yapacağım.”
Victor da aynı şekilde eğildi. Sonra odadan çıkarıldım. Artık nişanlıydık. Herkes bunu kutlarken ben odamda yalnız, düşüncelerle boğuşuyordum.Ertesi sabah uyandığımda hizmetliler giysilerimi hazırlamıştı. Akşam söz töreni için her şey ayarlanmış görünüyordu. Aklımda hâlâ o adam, Victor vardı. Ormandaki karşılaşmamız hâlâ zihnimde dönüp duruyordu. Ama şimdi önümde başka bir mesele vardı: sözleneceğim adamla tanışmak.
Babamla birlikte at arabasına binip müttefik krallığa doğru yola çıktık. Yol boyunca hiç konuşmadım. Babam birkaç kez bana bir şeyler sorduysa da kısa cevaplarla geçiştirdim. Kafamda tek bir düşünce vardı: beni kimle sözleyeceklerdi?
Yaklaşık yarım gün süren bir yolculuğun ardından diğer saraya vardık. Büyük bir merasimle karşılandık. Girişte askerler dizilmişti, bayraklar yükseltilmişti. Fakat ben sadece o salona girmek ve tanışacağım kişiyi görmek istiyordum.
Tahta çıkan merdivenlerden yürürken kalbim gerginlikten delice atıyordu. Babam elimi sıkıca tutmuştu. “Güçlü ol, Lea,” dedi. “Bu ittifak geleceğimizi şekillendirecek.”
Salonun kapıları açıldığında içerisi kalabalıktı. Kraliçe tahtın yanındaydı, kral ayakta bizi karşılıyordu. Ve onun tam yanında, gözleri bana dönen genç bir adam duruyordu.
Victor.
Göz göze geldiğimizde hafifçe kaşlarımı çattım. Bu bir şaka mıydı?
O da beni tanımıştı. Başını eğdi. Protokol gereği olduğunu anladım. Ama neden hiçbir şey söylememişti? Ormanda benim kim olduğumu biliyordu. O zaman neden...
“Lea,” dedi babam, kulağıma eğilerek, “karşında Prens Victor. Yakında nişanlın olacak kişi.”
Her şey açıklığa kavuşmuştu. Victor sadece bir orman gezgini değildi. Sıradan biri değilmiş. O bir veliahttı. Ve ben onunla evlenecektim.
Victor birkaç adım atarak önümde durdu. Gözleri ciddiydi, sesi sakindi: “Prenses Lea. Yeniden karşılaşmamız ne güzel.”
“Prens Victor,” dedim, aynı resmiyetle. “Görüşmemizin böylesine olacağını beklemiyordum.”
Kral konuşmaya başladı. İki krallık arasında yıllardır süren ittifakın güçlenmesi için bu evliliğin elzem olduğunu, birlikte barışı temsil edeceğimizi söyledi. Tüm salon bu sözleri alkışladı ama benim içimde bir şeyler hâlâ kıpırdayıp duruyordu.
Akşam yemeğinde Victor yanıma oturdu. Fısıltıyla konuştu: “O gün size gerçek adımı söylememem gerekiyordu. Ama kılıcımı paylaşmak zorundaydım. Sizi yalnız bırakamazdım.”
Sertçe cevap verdim: “Demek ki ormandaki samimiyet de yalandı.”
“Hayır,” dedi hemen. “O an gerçekti. Prens ya da sıradan biri olmam fark etmezdi. Sizi korumak istedim.”
Söz töreni sonrası bana özel bir oda tahsis edildi. Uyumak zordu. Düşüncelerim birbirine karışmıştı. Sabah olduğunda, babam görevi hatırlattı.
Gölge Vadisi.
Keşif grubunun geri dönmediği yer.
Victor’un da benimle geleceğini öğrendim.
“Bu görev, iki krallığın ortaklığı için bir sınavdır,” dedi kral. “Victor seni koruyacak. O, sadece sözlün değil, görevin bir parçası.”
Yola çıkmadan önce Victor yanıma geldi. “Sözümü tutacağım,” dedi. “Bu görevde seni yalnız bırakmayacağım.”
“Ben seni sadece görev arkadaşı olarak görüyorum,” dedim soğukça. “Aramızda bir bağ olduğunu düşünme.”
Başını salladı. “Anlıyorum.”
Gölge Vadisi’ne doğru yolculuğumuz başladı. Beş muhafız, bir haritacı, bir şifacı ve biz. Sessiz bir ilerleyişti. İlk gün geçip gitti, gece kamp kuruldu. Konuşmalar azdı, herkes gergindi.
İkinci gün sis çöktü. Kuşlar sustu. Orman karardı.
Vadiye girmeden önce Victor yanıma geldi. “Hazır mısın?”
“Hazır olmanın bir anlamı yok,” dedim. “Bizi neler bekliyor bilmiyoruz.”
İlk izler hemen bulundu. Toprağa yarı gömülmüş bir mızrak, kırık bir pusula. Herkes sessizleşti. Haritacı notlar aldı. Şifacı dua etmeye başladı. Muhafızlar kılıçlarını sıkıca tutuyordu.
Gece çökerken vadinin girişine vardık. Hava ağırlaşmıştı. Rüzgâr bile esmez olmuştu. Victor beni kenara çekti.
“Eğer bir şey olursa... seni koruyacağım.”
Bakışlarımı kaçırdım. “Sadece görevini yap. Daha fazlasını bekleme.”
Kamp kuruldu. Kimse uyumadı. Alevler etrafında otururken sessizlik içinde oturduk. Bir ara bana su getirdi. “İç,” dedi. “Yorgunsun.”
Aldım. Başımı eğdim. Teşekkür etmedim. Ama bir anlığına içimde bir sıcaklık oluştu. O anı hemen bastırdım.
Ertesi sabah sis daha da koyulaştı. Adımlarımızı yavaş attık. Ağaçlar gittikçe seyrekleşti. Taşların üstünde eski kan lekeleri vardı. Sessizce yürümeye devam ettik.
Victor hep yanımdaydı. Sessizdi ama tetikteydi.
O gün, vadi içinde bir çığlık duyduk.Victor’la birlikte çığlığın geldiği yöne koştuk. Muhafızlar peşimizdeydi. Aramızdan biri hemen öne geçti, eli kılıcında. Çığlık bir anda kesilmişti. Sanki biri sesini aniden susturmuştu. Ormanın içine daha da ilerledik.
Çok geçmeden, kayaların dibinde bir muhafız cesedi bulduk. Kıyafetleri dağılmış, yüzü tanınmaz hâle gelmişti. Şifacı hemen yanına eğildi. “Daha yeni ölmüş,” dedi. “Çok yakın bir tehlike var.”
Victor, kılıcını sımsıkı tuttu. Bana döndü. “Geri çekil, Lea.”
“Hayır,” dedim. “Ben bu görevin lideriyim. Görevden kaçmayacağım.”
Geri dönmeden vadiye doğru ilerlemeye devam ettik. Her adımda sessizlik biraz daha ağırlaşıyordu. Ağaç dalları bile eğilmiş gibiydi. Sanki doğa bile bizim burada olmamızı istemiyordu.
Bir mağaraya ulaştık. Haritacı burada daha önce kaybolan grubun işaretini buldu. Duvara kazınmış birkaç isim vardı. En son çizik çok taze görünüyordu. Bu da demek oluyordu ki, bazıları hâlâ hayattaydı.
Victor öne çıktı. “İçeri giriyorum. Arkamdan gelmeyin. Bir sorun çıkarsa bağırırım.”
“Seninle geliyorum,” dedim hemen.
Victor tereddüt etti ama sonra başını salladı. “Yanımdan ayrılma.”
Mağaranın içine adım attık. Karanlık derindi. Elimizdeki meşaleler titrek bir ışık yayıyordu. Yerlerde kırık zırh parçaları ve yanmış kağıtlar vardı. Birden taşların arasından bir el fırladı.
Victor refleksle geri çekildi. Elin sahibi yaşlı bir muhafızdı. Gözleri kısık, sesi kısık bir fısıltı gibiydi: “Tuzak… her şey tuzak… kaçın…”
Ama daha fazla konuşamadan gözleri kaydı. Şifacı onun yanına geldi, nabzını kontrol etti. “Hayatta ama çok zayıf.”
“Onu dışarı çıkarın,” dedim. “Biz devam edeceğiz.”
Victor başını salladı. Mağaranın derinliklerine doğru ilerlemeye devam ettik. Zemin kaygandı. Birkaç adım sonra bir geçide ulaştık. Burada tuhaf semboller vardı. Sanki biri bilinçli olarak kazımıştı. Tanımadığım bir dile aitti.
Victor eğildi, sembollere baktı. “Bunlar krallığımda kullanılan eski uyarı işaretleri,” dedi. “Tehlike, ihanet, ölüm…”
“Bu işaretler neden burada?” dedim.
“Bilmiyorum ama… bu görev basit bir keşif değilmiş gibi geliyor.”
Tam o sırada yer sarsıldı. Tavandan taşlar düşmeye başladı. Victor beni geriye çekti. “Koş!” diye bağırdı. Tünel çökmeye başladı. Sadece dar bir geçitten geçebildik. Arkadakiler bizi takip edemedi. Şimdi ikimiz mağaranın derinliklerinde yalnızdık.
Derin bir nefes aldım. “Bu bir tuzak. Bizi buraya çeken neyse, planlıydı.”
Victor başını salladı. “Sana zarar gelmesine izin vermem.”
Yolumuza devam ettik. Bu kısımdan sonra mağara, dar bir geçide açılıyordu. Işık sızıyordu. Bir çıkış olabilir diye umutlandım. Fakat çıktığımız yer vadinin daha da iç kısımlarıydı.
Burada hava daha serin, daha ağırdı. Sanki gözle görülmeyen bir güç bastırıyordu. Victor omzuma dokundu. “Sakin ol.”
“Sakinim,” dedim ama kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Vadinin iç kısmında tuhaf yapılar vardı. Taştan kule kalıntıları. Ve ortasında, yerde eski bir sembol.
Victor durdu. “Burası… kutsal yasak alan.”
“Ne demek o?”
“Yıllar önce burası bir çeşit antlaşma alanıydı. İki taraf burada barış yapardı. Ama sonra ihanete uğradı ve bu topraklar lanetlendi.”
“O zaman neden bize bu görev verildi? Neden bize anlatılmadı?”
Victor bana döndü. “Belki de asıl görev, buradaki gerçeği ortaya çıkarmaktı.”
Birden kulakları sağır eden bir çığlık duyduk. Bu kez insan sesi değildi. Gökyüzü kararırken taşlar titredi. Victor hemen beni arkasına aldı. “Hazır ol,” dedi.
Bir şey yaklaşıyordu.
Ama ne olduğunu göremedik, çünkü sis kalınlaştı. Victor’un elini tuttum. “Burası bir sırlar mezarı.”
“O zaman onları ortaya çıkaracağız,” dedi.