Geldim, anne.
— Oğlum, raftan tabakları çıkar, masaya koy.
— Tamam, anne.
— Bir de oğlum, dolapta karpuz vardı. Onu da çıkarıp masaya koyar mısın?
— Tamam, anne.
Dolabı açıp karpuzu tam alacaktım ki...
— Anneee! Şaka mısın? Geçen istediğim limonatayı yapmak nereden aklına geldiii?
— Kehribarım ister de ben yapmaz mıyım? Hatırlarım tabii ki. Sen benim bir tanecik evladımsın. Sen yeter ki iste. Ben senin için istediğin her yemeği, içeceği yaparım. Evlatların en, en, en yakışıklısı.
Arin içerideki konuşmaları duyar ve kendi kendine mırıldanır:
— İyy... Bu mu yakışıklı? Kehribar diye isim mi olmuş? Hanzooo...
— Yaa anammm benimmm! Dünyanın ennn güzel annesi sensinnnn. Aşk böceğim, sultanların sultanı!
Yine Arin odada, mutfaktaki seslere karşılık mırıldanarak:
— Bak, bak nasıl da yağ yapıyor hanzolok!
Tam o sırada Kehribar içeri girer.
— Sen ne söyleniyorsun, kızım? Ne olduuu? Kıskandın mı?
Arin'in gözleri doldu. Tam gözyaşı dökülecekti ki...
— Tamam, tamam kızım. Şaka yaptım amma. Ağlak çıktın sen de haa. Gel buraya bakayım.
Kehribar, tişörtünün ucuyla Arin'in dökülmek üzere olan gözyaşlarını siler.
Ve o anda annesi odaya girer.
— ıhıhıhııı..
İkisi de hemen birbirinden uzaklaşır.
— Benim de yardım edeceğim bir şey var mı, efendim? Kaşıkları getireyim mi?
Arin kafası karışmış ve biraz da utanmış bir şekilde mutfağa hızlı adımlarla girdi. Hemen soğuk bir su içip kendine geldikten sonra kalbi hafiften "tak tak" diye atmaya başladı.
"Abart Arin, abart. Alt tarafı gözyaşlarımı tişörtünün ucuyla silmek istedi. Aa ama o altılı baklavalar da hiç göze batmayacak gibi değil ha! Arin, kendine gel. Saçmalama kız. Bak, uyarıyorum seni. O bir hanzo! Sana yaptığını unutma. Arkasını dönüp gitti. Tam bir red flag işte. Kanma bu hanzo pisliğine."
Diye diye kendini sakinleştirdi.
Sonra Kehribar'ın odada sesi yankılandı:
— Nerede kaldın kızım? Allah'tan mutfaktan kaşık getirmeye gittin. Sanki bakkala gönderdik seni.
— Çatlama, geldim sen de! Yani susamıştım, su içtim. Bir su içmeme bile rahat vermiyorsun.
Kehribar:
— Hıı yaa, tabii...
Deyip dilini 😛 çıkardı.
Arin de ona karşı iğreti bir bakış attı. 🤮
— Her şey hazır kızım. Sen de geç, otur şöyle.
Uzun yıllar sonra masaları üç kişilik olmuştu. Kehribar'ın annesinin gözleri dolup taştı.
— Anneciğim, tamam. Yok bir şey.
— Su vereyim mi sana?
— Yok oğlum, yok. Tadınızı da kaçırdım. Özür dilerim kızım. Tabak sayısı artınca duygulandım ister istemez.
— Yok efendim, olur mu? Ne özrü? Asıl siz kusura bakmayın. Ben davetsiz misafir olarak gelip sizi rahatsız ettim. Duygulandınız, bir nevi benim yüzümden de.
— Olur mu kızım, ne kusuru? Bunlar biraz mutluluk gözyaşı, biraz da hüzün. Seninle ilgili bir sorun yok. Rahat ol. Hatta iyi ki de gelip soframıza teşrif ettin.
— Teşekkür ederim efendim. Siz mutluysanız içim daha rahat, emin olun.
— Tamam o zaman. Bugünlük bu kadar hüzün yeter bize. Hadi, yemekleri koyayım ben.
— Ver oğlum tabağını.
— Al anneciğim.
— Ooo, yine döktürmüş annem benim. Ya bu kadın harbiden sultanların sultanıdır. İstediğim hiçbir şeyi unutmuyor ya! Kız, nereden geliyor böyle sürprizler senin aklına? Sen var sen!
— Oğlun sana kurban olsun.
— Sus! Ağzından yel alsın be. Üç kere tü de. O nereden çıktı? Kurban olmak falan nedir? Bak, bir daha duymayayım bu lafları ağzından.
— Tamam anam, tamam. Hemen dellenme. Tü, tü, tü.
— Oldu mu?
— Olduuu.
— Bir daha sakın duymayayım o lafı ağzında. Yoksa bu karnıyarığı ağzına tıkarım, bir daha da çıkmaz.
— Tamam kız, söz. Vallahi söylemeyeceğim.
— Tamam, ye yemeğini o zaman. Bak pilav da orada.
— Pirinç mi?
— Bilmem, aç bak tencerenin kapağını.
— Yaa, bu kadın harbili bugün beni cennetlik yaptı.
— Bak, yine aynı kelimeler. Oğlum, senin ağzından hiç iyi kelime çıkmaz mı?
— Yaw validem, ben sevinçten ne dediğimi biliyor muyum?
Arin de o sırada onları hayranlıkla seyrediyordu. Hem annesiz babasız geçirdiği ilk akşam yemeğini düşündü hem de anne-oğul ilişkisini böyle izlemek onu mutlu etmişti.
Arin duygusal hülyalara dalmışken Kehribar'ın annesi ona seslendi ama duymadı.
— Kızım, tabağını ver de sana da doldurayım.
— Kızım...
— Kızım...
Arin hâlâ dalgınken Kehribar bağırdı:
— Heyyy uzaylı! Bize dön!
Arin irkilerek:
— Ayy!
— Oğlum, öyle bağırılır mı hiç? Kızı korkuttun.
— Ne yapaydım anneciğim? Bu da bu dilden anlıyor. Sen biraz daha seslenseydin ses diye bir şey kalmayacaktı sende.
— Çok pardon efendim.
— Yok kızım, bir şey olmaz. Oğlum abartıyor. Tabağını ver, sana da yemek doldurayım.
— Teşekkürler efendim.
— Pilav da ister misin kızım?
— Zahmet olmasın.
— Olur mu kızım, ne zahmeti? Asıl sen istersen ben mutlu olurum.
— Tamam o zaman. Çok değil, iki kaşık yeterlidir. Sizi mi kıracağım? O kadar emek verdiniz. Ellerinize sağlık. Her şey çok güzel görünüyor.
— Ne demek kızım. İnşallah senin de sevdiğin yemeklerdir.
— Bayılırım efendim. Bu ikiliyi her gün yesem bıkmam.
— Yaa gerçekten mi? Kehribarım da çok sever. Sabah akşam olsa yine yer.
O sırada Kehribar karnıyarığı çoktan bitirmişti bile.
Arin:
— Belli belli efendim. Zaten baksana, biz başlamadan bitirdi yemeğini.
— Ne? Bana mı dediniz bir şey?
Arin ve Kehribar'ın annesi aynı anda:
— Yoooo!
Diyerek kıkırdaştılar.
Kehribar o an sustu ve gözlerini annesiyle Arin'e dikti.
— Bak bak, nasıl da bir olup üstüme geliyorlar. Siz harbiden kaynana gelin oldunuz haa.
O an Arin'in ağzındaki pilav boğazına kaçtı.
— Oğlummm! diye uyardı annesi.
— Ne dedim ki bennn?
— Su ver kıza, boğulacak şimdi.
— Tamam, tamam.
Kehribar sürahiden bir bardak su doldurup Arin'e uzattı.
Arin ona ters ters bakarak suyu içti.
— Kızım, iyi misin?
— İyiyim, iyiyim efendim. Oğlunuzun espri anlayışı beni küçük bir krize soktu ama neyse ki ölmeden dirildim.
— Bilirim bilmez miyim o esprilerini? Çok sığ. Kendince komik işte. Bu da böyle bir model.
Bu defa kahkahalar atarak güldüler.
Kehribar da onların bu gülüşlerini hayranlıkla izledi.
İçinden:
"Annemi uzun zamandır ilk defa böyle kahkaha atarken görüyorum. Bu kız bize çok iyi geldi. Keşke gitmese, ailesini bulmasa..."
diye geçirdi. Sonra kendi kendine kızdı:
"Kehribar, ne diyorsun sen? Saçmalama! Kendin için böyle bencilce bir şeyi nasıl istersin? Harbi hanzo muyum ben? Gerçi o ne demek ki? Uff... Bir de kütüphanede araştır. İnşallah küfür falan değildir. Yoksa bu kız bana o kadar çok söyledi ki bilinçaltıma yerleşti. Kendi kendimi öyle görmeye başladım."
Annesiyle Arin aynı anda seslendiler:
— Oğlum, heyy! Şissst! Kalk, sofrayı kaldır.
— Ne oldu acaba? Çok şaka yapmaktan beyni mi tutuldu ne?
— Ah ilahi kızım. Hiç güleceğim yoktu. Bu akşam bayağı güldüm. İnşallah günün sonunda ağlamam.
"Hahahahah!"
Kahkahalar havada uçuşurken Kehribar kendine geldi.
— Kulağımı sağır ettiniz amma da güldünüz haa.
Deyip masadaki tabakları alarak mutfağa geçti.
O sırada Arin de elinde bardaklarla mutfağa girdi. Kehribar tam mutfaktan çıkarken Arin'e çarpmamak için kendini frenledi ve durdu. Yoksa büyük bir felaket çıkacaktı; bardaklar falan kırılacaktı. Neyse ki Kehribar da diğer ucundan tutarak o kazayı önledi.
Arin, Kehribar'a kızarak:
— Önüne baksana, hanzooo. 😏
— Asıl sen önüne bak, uzaylııı.
Kehribar kenara çekildi. Arin mutfağa girip bardakları tezgâha bıraktı. Tam çıkacakken mutfaktan yine Kehribar'la çarpıştı ve Arin'in başı Kehribar'ın karın kaslarına çarptı.
— Oğlum, sen iyi değilsin! Şimdi de kafamı patlattın. Ufff, başım yaa! Karnında taş mı var senin? Ufff! Baksana, şişti mi? Kesin şişmiştir.
Kehribar:
— Dur, dur. Bakayım. Hiçbir şey yok. Amma abarttın.
— Yaww, sus hanzoo! Senin mi canın yandı sanki? Benim yandı. Buzlukta soğuk buz küpü falan var mı?
— Küpü bilmem de soğuk et var, fasulye var. Ha bir de buz var. Hangisini istersiniz, uzaylıcığım?
— Arin: Ver bir şeyler işte.
Kehribar, soğuk eti alıp Arin'in başına koydu.
— Dur kız, yerinde dur.
Diyerek bir elini Arin'in başının arkasına yasladı, diğer eliyle de buz gibi eti alnına hafifçe bastırdı.
— Yavaş beee!
— Tamam. Amma canın tatlı senin de. Bastırmıyorum bile, hafiften koydum üstüne.
— Bilemeyeceğim, bana öyle gelmiyor.
— Umarım bastırıp derime yapıştırmazsın o soğuk şeyi.
— Al o zaman, kendin yap. Madem beğenmiyorsun.
— Ver. Tabii ki beğenmiyorum, hanzooo. 😏
Kehribar elindekini Arin'e verip odaya geçti, geri kalan eşyaları getirmeye.
Tam o sırada annesi seslendi:
— Oğlum, ne oldu? Neydi o gürültü patırtı sesleri?
— Yok bir şey anneciğim. Uzaylının abartıları.
— Oğlummm! Kaç defa diyeceğim? Kıza böyle davranma. Zaten belli ki bir derdi var. Ağlayacak gibi ama yine de güçlü durmaya çalışıyor. Hem çok güzel ve tatlı bir kız.
— O mu güzel ve tatlı? Anne, bence bir göz doktoruna gidelim. Nesi güzel onun? Uzaylı gibi değil mi sence de? Tuhaflıklarını sen de fark etmedin mi?
— Ettim de oğlum, yine de kıza kötü davranma sen.
— Tamam anne, bakarız.
Kehribar'ın annesi elindeki tencereleri alıp mutfağa gitti. Bir de ne görsün? Arin mutfağı toparlayıp pırıl pırıl etmiş, üstüne de çay için ocağa su koymuştu.
— Ah kızım, ne zahmet ettin. Sen bizim misafirimizsin.
— Olur mu efendim,Hırlı mıyım, hırsız mıyım demeden bana evinizin kapısını açmışsınız. Üç beş bulaşık yıkadım, elime yapışmadı ya.
— Ayy olur mu evladım öyle şey? Yardıma ihtiyacı olana kapımız her zaman açıktır. Belli ki senin de ihtiyacın burada görülecekmiş ki nasibin bize gelmiş.
— Çok sağ olun. Gerçekten size ne kadar minnettar olduğumu bilemezsiniz.
— E hadi, geçelim odaya da anlat derdini.
— Hem bu arada biz seninle hâlâ tanışmadık, değil mi?
— Kafa gitti bizde. Baksana, yedik içtik ama hâlâ isimlerimizi bilmiyoruz.
— Haklısınız gerçekten.
İkisi de gülmeye başladı.
Odaya geçmeden önce tüpün altını kıstılar, sonra salona geçip oturdular.
— E kızım, adın neydi senin?
— Arin, efendim.
— Ayy, ne güzel ismin var senin. Adın gibi güzelsin maşallah.
— Teşekkür ederim. Sizin isminiz neydi?
— Ben de Gülfem.
— Gerçekten çok güzel bir isminiz var. Adınız gibi hep güler yüzlüsünüz.
— Ayy, teşekkür ederim kızım benim.
— Bana istersen Gülfem teyze de, abla da diyebilirsin. Kendini nasıl rahat hissediyorsan öyle seslen. Kasma kendini, sizli bizli konuşmana gerek yok. Ben seni çok sevdim, Allah var.
— Ayyy, teşekkür ederim Gülfem ablacığım. Nasıl hitap edeceğimi bilemediğim için biraz kendimi kastım. Ama çok gençsiniz maşallah. Size teyze demeye utanırım.
— Ayy kızım benim... Sana sarılabilir miyim?
— Tabii ki, Gülfem ablacığım.
— Öyle içimden geldi nedense.
Kehribar da onları masanın diğer köşesinden hayranlıkla izliyordu.
— Ooo, annemi de çaldın. Yok mu bana da sarılma, Gülfem Sultan?
— Olur mu? Benim kucağım ikinize de yeter. Gel sen de buraya, eşek sıpası.
Kehribar hemen annesine doğru gitti. Gülfem, ikisini de kollarının arasına alıp sımsıkı sarıldı. Kehribar daha sonra annesine sarılmak için kollarını arkaya bağdaştırdı ,Arin de ikisinin arasında sıkışıp kaldı. Hanzo beyin altında adeta bebek gibi ezilmişti. En sonunda Arin'i öksürük tuttu ve
üçü de ayrıldı.
— Kızım, ne oldu? İyi misin?
— İyiyim Gülfem ablacığım.
— Su getireyim mi sana?
— Yok yok, sadece tükürüğüm boğazımda kaldı.
Kehribar'ın ağzının kenarında hafif, muzip bir gülümseme belirdi.
Arin bunu fark edince ağzının içinde söylenerek:
— Pis hanzo... Bilerek yaptın, değil mi?
Kehribarr
— Hehehe..