İçeriğe geç

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 4 · 15 dk okuma

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 4

Dördüncü Bölüm

Ferman

Ardil beni arayıp Dilan fenalaştı diyene kadar güzel bir gün geçiriyordum. Dilan'ı bağ evinden aldıktan sonra, henüz nikâhı olmadığı için eve götüremediğimden Kayaların konağına bırakıp işe dönecektim. Ancak Asrın'ı kapıda görünce ne iş kalmıştı aklımda ne başka bir şey. Bir bakmışım, tüm Midyat'ta beni peşinden dolaştırıyordu.

Densizlik edip berdel meselesini ağzımdan kaçırınca kız hayatının şokunu yaşamıştı resmen. Dün bu konuyu ona söylemiş olmaları gerekiyordu. Demek ki kızın vereceği tepkiden korkup meseleyi olabildiğince saklamak istiyorlar. Bu yüzden söylememişler.

Fakat şimdi bunu düşünecek zamanım yoktu. Çarşıda fenalaşıp bayılan kız kardeşimi doğruca hastaneye getirmiştim. Yol boyunca ona bir şey mi oldu düşüncesinden kafayı yemiştim ama doktorun sözlerinden sonra iyice şaşmıştım.

"Dilan hanım dört buçuk haftalık hamile." Demişti doktor.

Öfkelenmiştim. Hatta öyle bir öfkelenmiştim ki Ardil'in suratına bir tane yumruk patlattım. Kız kardeşim beni daha nasıl sınayacaktı acaba?

Doktordan bu hamilelik meselesinin aramızda kalmasını istedim. Eğer bu olay duyulursa bizi topa tutarlardı. Şimdilik bunu yalnızca Ardil, ben ve Dilan bilecektik.

Ah be Dilan'ım...

Yüzüme bile bakamazsın da, ne diye böyle bir hatayı yaparsın?

Olan olmuştu. Artık bu düğün kesinkes olacaktı. Başka çaresi yoktu. Dilan'ımın, karnındaki bebeğinin yaşaması için berdel olacaktı.

Ardil'le Dilan'ı konağa bıraktığımda çocuklardan duymuştum, "Dedemle Asrın abla kavga ediyor." Demişlerdi. Hiç düşünmeden soluğumu Devran efendinin çalışma odasında almıştım. Gördüğüm şey beni gerçekten şaşırmıştı. Asrın'a her şeyi söylemişler ama o kabul etmemişti. Çekdar'ın ona tokat atması, benim yanımda ona silah çekmesi içimdeki ilkel yaratığı tetiklemişti sanki. Elbette bunun cezasını ona daha sonra verecektim. Ama şimdilik geri çekilmem gerekiyordu. Bu onların aile meselesiydi. Benim buna karışmam yakışı kalmazdı.

Devran efendiden Asrın'ın düğünü kabul edeceğine dair bir söz aldıktan sonra Asrın'ı ona emanet ederek ayrıldım o konaktan. Daha birkaç saat geçmişti ki Dilan beni aramıştı.

"Yetiş abi! Çekdar baba Asrın'ı dövüyor. Kurbanın olam yetiş."

O an şirketten nasıl çıktığımı bile anlamadım. Aklımda yalnızca ona yetişmek vardı.

Kayaların konağından içeriye adımımı attığım an Çekdar'ın adını bağırdım. Hepsi birinci katın balkonunda görününce duraksamadan çıktım merdivenleri.

"Ne oldu ağam, bir sorun vardır?"

Bir de hiçbir şey yapmamış gibi karşımda masum ayaklarına yatıyordu. Sabah oğluna yaptığımın aynısını şimdi ona da yaptım. Yumruğumu yüzüne geçirdim. Hemen ellerini önünde birleştirip başını eğdi. Onun yalnızca kadınlara uzanan balondan gücü karşımda hızla inmişti. Bu hali midemi bulandırıyordu.

"Hangi hakla?" Yakalarından tutarak onu kendime çektim. "Hangi hakla yakında karım olacak kadına elini kaldırırsın?"

"Ağam ben-"

Hala konuşmaya cüret ediyordu. Elimin tersiyle ona bir tokat atarak geriye ittim. "Çekil git karşımdan, seninle sonra hesaplaşacağız."

"Asrın nerede?"

Kimseden ses çıkmadı. En sonunda Dilan, "Yukarıda misafir odasında abi." Dedi.

Nikâh olmadan Asrın'ı buradan alıp götürmem hiç hoş karşılanmayacaktı belki ama onu burada bırakamazdım. Ben gittikten sonra yine ona zarar verirlerse bunun vicdan azabıyla yaşamazdım. O yüzden onu alarak bağ evine götürmeye karar verdim. Hem adam akıllı konuşur, onu bu evlilik mevzusuna ikna etmeye çalışırdım. Onu zorlamak istemiyordum ama kabul etmek zorundaydı.

Yoldayken kaçmaya çalışmasına rağmen ki onu bir bakıma haklı buluyordum, babamın bağ evine gelmiştik. Burası babamın anam ve bizim için yaptırdığı evdi. Bazı zamanlar dedemin baskıların kaçıp buraya sığınırdık. İşte o zamanlar gerçek bir aile gibi hissederdim. Başka kimse olmadan, babam, anam, Dilan, ben. Çocuk yaşımda omuzlarına bindirilen sorumluluktan kaçıp burada bulurdum huzuru. Her anlamda çocuk olabildiğim yerdi burası. Çocukluğumdu.

Asrın ancak burada güvende olabilirdi. Gözüm arkada da kalmazdı hem.

Arabayı evin önüne park ederek aşağıya indim. Asrın da peşimden indi. Meraklı bakışlarla evi inceledi. Başımla gelmesini işaret ederek önden yürüdüm. Bu karanlıkta bilmediği bir yerde ikinci defa kaçamazdı. Omuzumun üzerinden geliyor mu diye kontrol ettiğimde arkamda olduğunu gördüm. Adımlarını temkinli atıyordu ama geliyordu.

Sırıtmamı gizlemeden kapıyı açtım.

"Hoş geldin." Dedim.

İçeriyi inceleyerek girmeye çalışınca onu durdurdum. "Ayakkabılarını çıkar da gir."

"Pardon."

Bugün canıma okuyan o elbisesin altına giydiği sandaletlerini çıkartarak içeriye girdiğinde kapıyı kapatıp arkasından gittim. Birlikte oturma odasına geçtik.

"Niye ayaktasın? Otursana."

"Böyle iyiyim." Dedi kollarını göğsünde bağlayarak.

Hala sert kız tavırlarını atıyordu. Koltuğa oturarak sırtımı yasladım. "Peki, sen bilirsin. Sabaha kadar ayakta dikilmeye devam et o zaman. Çünkü ancak yarın sabah gideceğiz buradan."

Asrın karşımdaki koltuğa oturdu ama bana bakmaya reddediyordu. Ona bakmaya devam ettim. Bu kaşlarını çatmış hali bile o kadar güzeldi ki o an bir ömür boyu onun bu tavırlarını çekmeye razı olabileceğimi düşündüm.

"Bakma bana! Beni buraya şu evlilik meselesine ikna etmek için getirdiğini biliyorum tamam mı? Ne söylersen söyle fikrim değişmeyecek. Seninle evlenmeyeceğim."

"Niye öyle hemen kestirip atıyorsun? Belki ikna edebilirim seni."

Sahte olduğu belli olan bir kahkaha nidası döküldü o dudaklarından. "Dene bakalım. Seni dinliyorum." Dedi çenesini kaldırarak. Onu bu evliliğe ikna edemeyeceğime adı kadar emin gibi davranıyordu. Bu tavırları göğüs kafesimde ufak çaplı çarpıntılara neden oluyordu, haberi yoktu.

Ciddiyeti elden bırakmamalıydım. Biraz sonra konuşacaklarımız için bu gerekliydi.

"Burada gelenek göreneklerin nasıl işlendiğini az çok anlamışsındır diye düşünüyorum." Gönülsüzce başını salladı. "Her şeyi baştan anlatayım en iyisi."

"Bir sene evvel Dilan karşıma geçip Ardil şerefsizine gönlünü düşürdüğünü, rızam olursa da gelip isteyeceklerini söyledi. İzin vermedim. O zamanlar dedem Dilan için başka bir talip düşünmüştü. Dedemin karşısına geçip Dilan'ın sevdiği varmış diyemezdim. Öyle büyüklerin lafına karşı gelinmez. Hal böyle olunca Dilan benimle konuşmayı bıraktı, dedemi de oyalayacak bir şeyler buldum. Amacım orta yolu bulana kadar zaman kazanmaktı ama yapmışlar bir hata işte."

Keşke olmasaydı ama olmuştu.

"Töreler kaçan kızın kaçtığıyla beraber canını almayı buyurur. Ancak kız alıp kız verirsek başka. O zaman iki aile arasında dava son bulur. Yüzyıllardır bozulmayan bir düzen bu. Canımız yansın istemiyorsak, boyun eğmeye mecburuz."

"Ben bunu kabul etmiyorum."

"Dilan hamile." Dedim. "Çocuğu olacak."

Asrın'ın yüzünün gözlerimin önünde gerilmesine şahit oldum. Az önce çattığı kaşları şimdi düz bir hale almıştı. Bir şey olmuş olmalıydı. Çünkü onu ilk defa ruhu çekilmiş gibi görüyordum. Dikkatle bana baktı. Ben de anlatmaya devam ettim.

"Bugün sizin yanınızdan ayrıldıktan sonra Dilan'ı hastaneye götürdüm. Doktor dört buçuk haftalık hamile olduğunu söyledi. Şimdilik kimse bilmiyor. Bir sana söyledim işte. Öyle de kalsın olur mu? Sen de kimseye söyleme."

"Söylemem." Dedi, sesi kısık çıktı.

"Şimdi sen berdeli kabul etmezsen canımı, Dilan'ımı karnında bebeğiyle öldürmem bekleniyor. Ben yapmazsam aşiretten başka biri yapacak. Hem Dilan'ı hem Ardil'i öldürecekler... Ya da ben Narin'le evlenmek zorunda kalacağım. Bunun başka yolu yok."

Asrın'ın o güzel gözleri doldu. Yanağına dökülen yaşları silmemek için zor tuttum kendimi. Neden ağlamıştı ki?

"Bak, ben seni anlıyorum tamam? Hiçbir şeyden haberin yokken seni tanımadığın biriyle evlendirmeye çalışıyorlar. Emin ol ben de senin kadar kötü durumdaydım ama işin ucunda kardeşim var. Onun için gerekirse seni de kendimi de feda ederim, anladın mı?" Sıkıntıyla nefes verdim. Avuçlarımı yüzüme bastırıp sıvazladım. Kız karşımda ağlarken ben neler diyordum! "Dilan'la Ardil için olmasa bile o bebek için bana yardım et. Evlenelim."

Islanmış yanaklarını hızla sildi. Başını iki yana sallayarak, "Bilmiyorum." Dedi.

Bu bir şansım var demekti. "Eğer evlenirsek karı koca hayatı yaşamak zorunda değiliz. Sadece öyleymişiz gibi rol keseriz olur biter. Ben buna zaten kardeşim için katlanıyorum. Sana istemediğin hiçbir şey yaptırmayacağım, yaptırmalarına da izin vermeyeceğim. Bu da benim sana sözüm olsun."

Doğruyu söylüyordum fakat bu işte sonuna kadar beraberdik. Bu evliliği yürütebilmek için bir arkadaş gibi iyi geçinmek zorundaydık. Bir arkadaş gibi mi? Hayır! Asrın'la bir arkadaştan daha fazlası olmak istiyordum. İçten içe bu evcilik oyununu gerçeğe çevirmek istiyordum ama henüz çok erkendi. Ceylanımı biraz daha ürkütmezdim.

"Tamam." Dedi Asrın.

"Ne?"

"Tamam, evlenelim."

Amacımın onu bu evliliğe ikna etmek olduğunu biliyordum ama bu kadar çabuk kabul etmesi sürpriz olmuştu.

"Kabul ediyorsun yani?" diye sordum, şaşkınlıkla.

Başını salladı. "Gerçekten karı koca olmayacağız diyorsun. Hem bebek doğduktan sonra boşanırız zaten değil mi? Sen kendi yoluna bakarsın ben kendime yoluma."

Ona böyle bir yaşanmayacağını söyleyemezdim. Eğer boşanırsak berdel bozulurdu ve yine aynı şeyler yaşanırdı. Ama Asrın'ı ikna etmeye bu kadar yaklaşmışken bu riski göze almazdım. Gerçeği öğrenince bana çok kızacaktı. Ondan bir şeyler saklamak zorunda olmak sinemde bir sızı yaratmıştı. Yine de şimdi vazgeçemezdim.

"Öyle." Dedim. "Boşanırız."

Burnunu çekerek bana yaklaştı. "Ama sana bir şey söylemem lazım. Madem evleneceğiz, birbirimizden bir şey saklamayalım değil mi?" Başımla onayladım ama utanmıştım. Yine de ağzından çıkacak olanları ciddiyetle dinledim. "Ben eskiden nişanlıydım." Dedi. "Aramızda sorunlar vardı, detayına girecek değilim. Ve tam olarak nişanı atmış sayılmam. Aşiretin teknik olarak hala nişanlı bir kızla evlenmeni kabul edecek mi?"

Söylediklerini sindirmeye çalıştım. Daha önce nişanlıydım demişti. Bakışlarım hızla parmağına uzandı.

"Parmağında yüzük yok."

"Attım çünkü." Omuzlarını umursamazca kaldırıp indirdi. "Dedim ya aramızda sorunlar vardı diye. Ben yüzüğü attım ama o kabullenmedi." Bakışlarını kaçırdı. Saklanmaya çalışıyor gibi bir hali vardı. "Bu kadarını bil yeter. Eğer bu olay yarın bir gün başımıza bela olursa uyarmadı deme."

"Tamam, olay konuşulursa ben hallederim." Dedim.

"Bir de ben bakire değilim." Dedi, yine aynı umursamaz tavrıyla. O kadar kolay bir şekilde dillendirmişti ki bundan utanmamıştı bile. "Gerçekten karı koca olmayacağız, o yüzden sorun teşkil etmeyecek ama yine de söyleyeyim dedim."

Birden içimde koca bir kıskaçlık peyda oldu. Eski nişanlısı her kimse onu öldürmek istiyordum.

Bakire olması benim için sorun değildi. Yatak odamızda olanlar sadece karımla beni ilgilendirirdi. Ama yakında evlenecektik. Ona benden başka bir erkeğin dokunma düşüncesi öfkemi hararetlendirmişti. Böyle hissetmeye hakkım yoktu belki ama kendimi kontrol edemiyordum.

"Şey..." dedi Asrın. Dikkatimi ona yönelttim. Az öncesine kıyasla çekiniyor, bakışlarını benden kaçırıyordu. "Böyle her şeyi üst üste söylemiş gibi oldum ama bir şey daha bilmen gerekiyor... Benim çocuğum olmuyor."

Bir şey saklıyordu. Bir geçmişi vardı.

Yüzüne umursamaz bir gülümseme takındı. "Yani o çok sevgili aşiretin yarın çocuk istiyoruz, varis verin bize derlerse onlara benim değil senin kısır olduğunu söyleriz ona göre."

Yüzüne takındığı o gülüşü iyi tanıyordum. Ardında acılarını sakladığı o gülüş tanıdıktı.

Sakladığı bir şey vardı. Onu derinden yaralayan, acısını bile göstermesine izin vermeyen bir şeyler... Sakladığı o şey her neyse bilmek ve ona yardım etmek istiyordum. Yalnız olmadığını bilmesini istiyordum. Ama sikeyim, her şey için çok erkendi.

Odadaki gergin havayı bir ses dağıttı. Asrın ellerini karnına sararak utançla bakışlarını kaçırdı.

"Aç mısın?" Diye sorduğumda başını sallayarak cevap vermişti. Hiç beklemeden yerimden kalktığım gibi mutfağa geçtim. O da peşimden gelmişti. Dilan'ı buraya getirirken buzdolabını doldurmuştum. Her şey vardı ama gecenin bu vakti ona hızlıca neler yapabileceğimi düşündüm.

"Ekmek arası bir şeyler yer misin?"

"Olur."

"Geç sen masaya. Beş dakikaya hazırlarım."

Kollarımı sıvarken Asrın sandalyelerden birini çekip oturdu. "Kendine de yap ama. Yalnız yemek istemiyorum."

Ona başımı sallayarak atıştırmalıklarımızı yapmaya koyuldum. Bir somun ekmeği alıp ikiye böldüm. Önce domatesleri ince ince doğradım, peynirlerle birlikte ekmeğin arasına koyduğumda Asrın'ı hemen arkamda yakaladım. Omuzumun üzerinden ne yaptığıma bakmaya çalışıyordu. Çaktırmadan onu süzdüm, öylesine tatlıydı ki bir an onunla hep böyle olmak istedim. Ben onun için bir şeyler yapayım, o da yanımda neler yaptığımı izlesin... Hayali bile güzeldi.

"Ne peyniri o?" diye sordu.

"Halis muhlis, bizim buranın peyniri."

Eğilip peyniri kokladı. "Kokuyor bu, ben yemem."

Kolu yanıma değiyordu. Yakınlığı, bedenimdeki tüm sıcaklığın tek bir noktada toplanmasına neden oluyordu. Gözlerimi kapatarak sakinleşmeyi denedim.

Peynirleri ekmeğin içine koyduktan sonra bir parçasını Asrın'a uzattım. "Aç ağzını."

"Hayatta yemem." Dedi başımı iki yana sallarken.

"Asrın."

Gözlerimizle birbirimize meydan okuduk ve ilk kaybeden o oldu. Gözlerini devirerek uzattığım peynirden bir ısırık aldı. İki çiğneyişte peynirin tadını aldı ve onayla başını salladı.

"E güzelmiş bu."

Gülümseyerek işimi yapmaya geri döndüm. Dolaptan iki tane tabak çıkartırken Asrın bir parça peynir daha atmıştı ağzına. Onun bu küçük çocuk halleri hoşuma gitmişti. İkimize portakal suyu koyduktan sonra masaya geçtik. Başlamadan önce onun ekmekten bir ısırık almasını keyifle izledim. Bu kadının her hali mi güzel olurdu?

Sadece güzel değildi. Büyüleyiciydi.

Sessizce yemeğimizi yedik bir süre. Sonra Asrın konuşmaya karar verdi.

"Bu arada teşekkür ederim, beni oradan kurtardığın için."

Bir baş sallamasıyla aldım teşekkürünü.

"Orada biraz daha kalsaydım kafayı yerdim herhalde." Dedi gülümseyerek.

"Acıyor mu?" diye sordum, yanağını işaret ederken. Kanı üzerinde kurumuştu.

Bana önemsizmiş gibi bir bakış attı. "Alışkınım." Dedi, sonra ne söylediğini anlayınca kendini düzeltti. "Acımıyor demek istedim yani."

Daha önce canı yanmıştı. Amcasının ona vurmasından önce canı acıya alışacak kadar yanmıştı. Şimdi farkında varıyordum, Çekdar'ın ona doğrulttuğu silaha gözünü bile kırpmamıştı. Dimdik durmuş ve asla korkmamıştı. Bu kadın daha önce ne yaşamıştı?

Kaçan iştahımla sandalyemde geriye yaslandım.

"Yemeyecek misin onu?"

Asrın önümde yalnızca iki ısırık aldığım ekmeğimi işaret edince başımı iki yana salladım.

"Alıyorum o zaman." Dedi. Engel olmadığımı görünce ekmeği kendi tabağına koydu. "Yemeyenin malını yerler Ferman ağa."

Gülümsüyordu. İçinin yangın yeri olduğunu biliyordum artık. Buna rağmen gülüyordu. O gülüyordu ve benim göğsümdeki sızı azalıyordu. Öfkem huzura varıyordu.

Ertesi sabah Asrın'ı gelinlik ve damatlık bakmak için çarşıya çıkmaya ikna ettim. Böylece bizi birlikte gören milletin ağzı kapanacak hem de Asrın evlilik fikrine alışmış olacaktı.

Önce damatlık bakmaya gittik. Klasik bir takım istemiştim ama Asrın görevlinin gösterdiği her takımın kumaşına kadar incelemişti. Sonunda yine klasik bir takım almıştık ama Asrın'a sorarsanız onun kumaşı en iyisi olduğu içindi. Daha sonra gelinlik bakmaya gittik. Onu ilk kez beyazlar içinde gördüğümde kalbimin durduğunu hissettim. Gerçek bir peri kızı gibiydi sanki. Beni içine çektiği fanteziden kurtulmam zaman almıştı.

Asrın tam tamına yirmi üç tane gelinlik denemişti ve en sonunda düzgün çok da açık olmayan bir tanesinde karar kılmıştı. Dediğine göre hemencecik seçmişti. Hemen dediği de üç saatimi almıştı.

Damatlık ve gelinliği konağa yolladıktan sonra öğlen yemeği için bir restorana geçtik. İkimizde yorulmuştuk ve Asrın yemeğini iştahla yerken aç olmama rağmen kendimi onu izlemekten alıkoyamıyordum. Başkasının yanında yemek yemekten çekinen kızlardan değildi. Utanmıyor ya da lafını esirgemiyordu. Cesurdu, dobraydı. Onunla geçirdiğim her dakika ona biraz daha çekiliyordum ve halimden oldukça memnundum.

"Ben sana bir şey soracağım." Dedi, lokmasını yuttu. Ayranını içti. "Biz yarın evleniyoruz da ben seni tanımıyorum. Hiçbir şey bilmiyorum senin hakkında. Anlat biraz. Mesela yalnız mı yaşıyorsun?"

Başımı yukarı kaldırdım. "Dedem, amcalarım, yengelerim, kuzenlerim... Hep birlikte kalıyoruz."

"Biz evlenince de mi birlikte kalacağız?"

"Mecbur. Burada adet böyle."

"Ne iş yapıyorsun?"

"Arazilerimiz var, yurt içi yurt dışı satım yapıyoruz."

"Kaç yaşındasın?"

"32."

"Peki, bilmem gereken bir geçmişin var mı? Ne bileyim eski sevgili, nişanlı?"

İç çektim. "Daha önce evliydim." Asrın şaşırdı. Kaşlarını kaldırdı. "Halamın kızıydı. Sevdiği vardı, bu yüzden o da benim gibi bu evliliği hiç istemedi..." Sustum. Nasıl dile getireceğimi kestiremiyordum ama devam etme cesaretini kendimde buldum. "Evlendiğimiz günün akşamına onu ölü buldum. Kendini asmış."

O an tekrardan gözlerimin önüne geldi. Esma'nın bir katili de bendim. Akıttığı gözyaşlarını görmezden gelerek onu yok saymıştım. O zamanlar gençtim, asiydim. Buna rağmen ağa olan dedeme karşı gelemedim. Yine de bunlar beni haklı çıkarmazdı. Esma'nın boynuna sarılı urganı biraz da ben çekmiştim. Üstüne bir daha kimseyi karşıma gelin olarak çıkarmasınlar diye çok sevgili karımın yasını tutmuş gibi davranmıştım. Pislik herifin tekiydim.

"Ben... Çok üzüldüm Ferman, gerçekten. Başın sağ olsun."

"Dostlar sağ olsun." Dedim bir baş sallamasıyla. Masadaki kötü havayı dağıtmak adına konuştum. "Ben anlattım, sıra sende."

"Doğru." Dedi gülümseyerek. "Benim adım Asrın Kaya. 25 yaşındaydım. Amerika'da New York Üniversitesinde Sanat ve Tasarım okudum. Manhattan'da küçük bir dairede yalnız yaşıyorum. Yani yaşıyordum. İki senedir de özel bir okulda çocuklara resim öğretmenliği yapıyorum. Yine... Yapıyordum. Böyle işte. Sonra dedem aradı, hastayım gel dedi. Öğrendim ki beni tanımadığım bir adamla evlendirmek istiyorlarmış. Ve şimdi de o tanımadığım adamın karşısındaydım. Birlikte damatlık ve gelinlik aldık, yarın evleniyoruz."

Asrın az önce tüm hayatını iki dakikaya sığdırmıştı. Hem de hiç umurunda bile olmadığını söyleyen bir tavırla.

"Amerika..."

Onaylayan bir mırıltıyla başını salladı. "Benim tüm hayatım orada. Boşandıktan sonra oraya geri döneceğim. Beni bekleyen öğrencilerim var biliyor musun? Yani işten ayrıldım ama beni çok seviyorlar, ben de onları tabii. Fırsatım oldukça onları görmeye gidiyorum."

Hali hazırda bir hayatı olduğunu ve boşandıktan sonra o hayata geri döneceğini söylüyordu. Gözlerinin içine bakıp ona bu boşanmanın asla gerçekleşmeyeceğini nasıl söylerdim?

Yemekten sonra onu Kayaların konağına bıraktım. Yarın onu buradan çıkartacağımız için bu şarttı. Ama bir şey olursa veya yine ona dokunmaya kalkışırlarsa hemen yanında olacağımı bilmesini sağladım. Mutlu değildi ama kabul etmekten başka da çaresi yoktu.

Onu bıraktıktan sonra işe gitmeden önce üzerimi değiştirmek için eve uğradım. Ancak daha odama ulaşamadan dedem tarafından yakalanmıştım. Amcamlar ve eniştemle beraber balkondaki sedirde oturuyorlardı.

"Hoş gelmişsiniz amca, enişte."

"Hoş bulduk yeğenim. Nasılsın, eyisin?"

"İyiyim çok şükür." Dedim. Mustafa amcam tespihini çekiyordu. Ziya eniştem benimle göz göze geldi.

"Hayırlı haberi aldık oğul, Allah bir yastıkta kocatsın. Tez vakit de kucağına bir erkek evlat vermeyi nasip etsin."

Hepsi bir ağızdan âmin çekti.

"Devran aradı dün, kızı alıp götürmüşsün konaktan." Dedem kaşlarının altından bana bir bakış attı. Sorgu vakti gelmişti. "Sen adet görenek nedir bilmiyorsun? Kızı atasının evinden alıp götürmek de ne demek?"

Dün gece Asrın'ı o konaktan aldığımda dedemin ne söyleyeceğini çoktan biliyordum ve buna hazırdım.

"Çekdar kızı dövmüş. Ne yapsaydım dede, göz mü yumsaydım? Aldım götürdüm bağ evine. Konuştuk adam akıllı. Evlenmeyi kabul etti."

"Etmeyip ne yapacaktı?"

Dedem bir sabır çekerek başını çevirdi. Aslında o sabrı ben çekmeliydim. "İşe geçeceğim dede. Var mı istediğin?"

Yok der gibi baş işareti yaptı. Ben de fırsattan istifade odama kaçmayı düşündüğüm ama holde Yiğit'le karşılaştım.

"Abi! İşe mi gidiyorsun?"

"Duş alayım geçeceğim." Karşımda sıkıntılı halini görünce gülümsedim. Elimi omuzuna atıp sıktım. "Hayırdır aslanım, korkuttular mı seni?"

"Abi sorma ya, sabahtan beri başımdalar. Yok askerden yeni gelmişim, hemen bir kısmet bulmaları lazımmış. Yok gözüm açılmadan başını bağlamaları gerekiyormuş, beğendiğim birileri yok muymuş, sorup durdular."

"Var deseydin ya oğlum?"

Çocuk gibi kaşlarını çatışı beni güldürdü. "Abi sırada sen varsın ya. Konuşurlarken duydum, yenge hanımı bağ evine kaçırmışsın, öyle söylediler. Bir ben görmedim şu yengemizi, Amerika'dan gelmiş diyorlar. Annemler dedikodu kazanını kaynattı haberin olsun."

"Tahmin ettim." Yengemler bir araya gelince o dedikodu kazanı kaynamadan durmazdı. Yiğit'e baktım, "Yarın düğünde tanışırsın yengenle." Dedim.

"Peki madem, ben de seninle geleyim işe."

"Tamam, yarım saate çıkarız."

Yiğit'in yanından ayrıldıktan sonra kendimi odama attım. Dünden beri başım epey ağrımıştı. Şu son olaylar bende kafa mı bırakmıştı sanki? Her şeyden önce bugün o Çekdar'la konuşmam gerekiyordu. Haddini çok aşmıştı. Asrın'a el kaldırmak da ne demekti!

"Alışkınım."

Sözleri kulağımda çınladı. Ona ne olmuştu? Neden canının yanmasına alışmak zorunda bırakılmıştı? İçimden bir ses bu durumun eski nişanlısıyla bir ilgisi olduğunu söylüyordu. Biz evlendikten sonra, onun bütün yaralarını ben saracaktım. O şerefsizin bıraktığı parçaları teker teker toplayıp Asrın'ı iyileştirecektim.

Onun bıcır bıcır hallerini hatırlayınca gülümsedim. Küçük bir kız çocuğu gibi hayat doluydu. Neşesi kurak toprakta bile çiçek açtırırdı. Bu kadın çoktan yüreğime yerleşmişti. İnkâr bile etmeyecektim.

Ona hayatı boyunca hiç çıkartmayacağı bir hediye vermeliydim. Benden hatıra olmalı, baktıkça beni hatırlamalıydı. Gösterişli, aynı zamanda zarif olmalıydı. Tıpkı Asrın gibi. Ona layık bir hediye olmalıydı.

Bölüm Sonu!

Bölümle ilgili yorumlarınızı buraya bırakabilirsiniz.

Yavaş yavaş konunun içine girdiğimizi düşünüyorum. Ferman, Asrın'ın bir şeyler sakladığından emin gibi. Sizce Asrın ne saklıyor?

Yorum yapmayı ve oy bırakmayı unutmayın. Yeni bölümde görüşürüz.

Bölüm sonu

4 yorum