İçeriğe geç

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 3 · 13 dk okuma

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 3

Üçüncü Bölüm

Asrın

Neler olduğunu anlayamıyordum. Bir şeyler dönüyor ve bunu benden saklıyorlardı. Hatta bu şeyin benim buraya gelmemle alakalı olduğunu hissedebiliyordum. Aptal değildim. Beni neyin beklediğini bilmiyordum belki ama kötü etkileyeceğini biliyordum... Keşke babamı dinleseydim.

Ferman hastalanan kız kardeşini hastaneye götürmek için yanımızdan ayrıldıktan sonra Behram ve Roza ağzını açıp tek kelime bile açıklama yapmamışlardı. Onlardan beni konağa bırakmalarını istediğimde geri çevirmediler. Bu meseleyi adam akıllı dedemle konuşmalıydım. O bana neler olduğunu açıklardı.

Öyle de olmuştu. Dedem hayatımda duyduğum en saçma cümleleri sıralamıştı.

Dedem bana, Ardil'in Mardin'in en büyük aşiret ağasının kız kardeşini kaçırdığını ve bunun yüzünden hem Ardil'in hem de Dilan'ın öldürülmesi gerektiğini ama berdel –bu her ne demekse- olursa ölmeyeceklerini söylemişti.

Ya dedem delirmişti ya da ben.

"Dede sen ne anlatıyorsun Allah aşkına? Kız kaçırdı diye adam öldürmek de ne demek? Hangi çağdayız. Hem berdel ne demek ya, bunun benimle ne alakası var?"

"Baba müsaade et ben anlatayım." Dedi Çekdar amcam.

Dedem elini kaldırarak ona izin vermedi. "Bak kızım, burada töreler böyle. Ardil bir cahillik edip kız kaçırmış. Burada bunun cezası ölümdür. Ama ağamız iyi yüreklidir. Hem bacısının hem torunumun ölmesine razı gelmedi. Fakat bunun karşılığında senin evlenmen gerek."

Beynimin kafamın içinden taşındığını hissediyordum. Ben gerçekten anlayamıyordum.

"Benim evlenmem mi?"

"Ferman ağayla evleneceksin!" dedi Çekdar amcam. Sesi sabırsız ve öfkeliydi.

"Kız alınıp kız verilecek." Dedi Kadir amcam da. O Çekdar amcama göre daha sakin ve anlayışlıydı. Hafızamdaki yerini koruyordu.

Benim aksime...

"Ne anlatıyorsunuz siz ya?" dedim. Bu duyduklarım gerçek miydi? Beni gerçekten Ferman'la evlendirmeyi mi düşünüyorlardı, hem de Ardil'le Dilan ölmesin diye?

"Bak kızım, senin canına karşılık Ardil'imin canı. Ferman ağayla evlenmezsen eğer Ardil'imi vururlar. Sanıyorsun Dilan sağ kalır. O Ferman ağa kanım canım demez kardeşini de vurur. Burada töre böyle. Kaçan kızı kaçtığıyla beraber öldürürler. Tabii berdel olmazsa. O zaman iki ailede de sulh olur. Kız alınır, kız verilir."

"Siz de beni verip Dilan'ı alacaksınız öyle mi?" Öfkeyle bir kahkaha attım. "Gözünüze en uygun aday olarak ben takıldım. Peki, benim böyle bir şeyi kabul edeceğimi size düşündüren ne?"

"O ne demek?" diye sordum dedem.

"Berdel teklifinizi kabul etmiyorum demek. Kimseyle evlenmiyorum demek!" Hışımla ayağa kalktım. "Delirdiniz mi siz be! Böyle böyle bir olay yaşandı, bizim de aklımıza yüzünü hiç görmediğimiz yeğenimiz geldi. Arayıp buraya çağıralım mı dediniz? Manyak mısınız siz ya!"

"Bana bak-" Amcam öfkeyle elini kaldırıp üzerime yürüdü. Onunla birlikte diğerleri de kalmıştı ayağa. Dedem bastonunu yere vurarak amcamı engelledi.

"Dur hele." Dedi amcama. Sonra bana döndü. "Kızım, sen olmazsan ailemizden başka bir kızı isteyecekler."

"Narin mi?" Sesim cılız çıkıyordu. Kadir amcamla göz göze geldim. Ondan önce bakışlarındaki çaresizlik konuşuyordu zaten.

Bunlar ciddiydi. Bu töre dedikleri şey de gerçekti. Ferman'la evlenmezsem eğer Ardil'le Dilan'ı öldürebilirlerdi belki ya da Ferman benim yerime Narin'le evlenebilirdi. Ama bu ülkede kanun nizam yok muydu? Kimse bunlara dur demiyor muydu? Göz göre göre öldürülmelerine veya küçük yaşta evlendirilmelerine izin mi veriliyordu? Ve benim de bunlara göz yumarak uymam mı bekleniyordu?

"Olmaz." Dedim. "Başkaları yüzünden kendimi feda etmeyeceğim."

Aynı şeyi daha önce yaşamışken bunu yapamazdım.

Ne kadar da aptalmışım. Buraya gelirken neler düşünmüştüm. Oysa onlar beni kazdıkları çukura itmek için çağırmışlardı.

"Edeceksin! Ferman ağayla evleneceksin." Dedi amcam ama onu umursamadım.

Elim çantamdaki telefonuma gitti. Aklımda yalnızca babamı aramak ve buradan kurtulmak vardı ama Çekdar amcam bunu engel oldu. Telefonumu elimden alarak benden uzaklaştırdı.

"Ver telefonumu."

"Evleneceksin dedim."

Ondan almaya çalıştığım telefonumu geri çekiyor ve kolumu sıkarak bana engel oluyordu. Dedemle Kadir amcam araya girmeye çalışıyordu ama nafile. İkimizde vazgeçmiyorduk.

"Ver şu telefonu. Şikâyet edeceğim hepinizi! Ver şunu."

"Ne oluyor burada?"

Hepimiz bir anlığına donakalıp gelen kişiye baktık. Ferman arkasında diğerleriyle beraber kapıda duruyordu. Amcam o dalgınlığımı fırsat bilerek telefonunu cebine atınca öfkelendim.

"Ağaların ağası da geldi!" dedim yüzüm tiksintiyle buruştu. "Bir siz eksiktiniz zaten."

"Ne oluyor dedim? Çekdar?"

Çekdar amcam, Ferman odadan içeriye girince el pençe divan durmuştu. Az önce bana kükreyen adam şimdi yerin altında ezilecek gibiydi. Onun bu hali beni şaşırttığı kadar keyiflendirmişti de.

"Yoktur bir şey ağam."

"Ben söyleyeyim ne olduğunu. Töre töre diye kafayı yemişsiniz hepiniz."

Amcamın tokadıyla başım yana savruldu. Bana vurmuştu. Resmen az önce körü körüne inandıkları cahillikler yüzünden bana tokat atmıştı. Bana babam parmağının ucuyla bile dokunmamıştı. Bunlara ne oluyordu ya?!

"Bana babam bile vurmadı be, sen kim oluyorsun!"

"Babanın seni adam edemediği aşikâr." Eli bu sefer de belindeki silaha uzanmıştı. Namluyu yüzüme doğrulttu. "Töreye, ataya karşı gelmek neymiş sana gösteririm."

"Beni silahla mı korkutuyorsun? Durma."

Korkmadım, titremedim. Geriye doğru bir adım bile atmadım. Dimdik durdum karşısında. Ondan ya da törelerinden korkmadığımı bilmesini istiyordum. Beni o çok güvendiği silahla korkutamayacağını bilsin!

"Çekdar!" diye bağırdı Ferman.

Arkasında benim adıma korkmuş yüzler vardı. Komik, az önce beni zorla evlendirmeye çalışan bunlar değil mi?

Ferman adımlarını hemen yanımda durdurdu. Geniş omuzları görüş alanıma girerek silahla benim aramda durmuştu. "İndir o silahını Çekdar." Dedi. Sesinde tehditkar bir tını vardı. İlk defa bir sesin bu kadar korkutucu olabileceğine şahit oluyordum. "Bir daha da sakın ona elini kaldırayım deme."

Amcam, Ferman'ın uzun boyu yüzünden beni göremiyordu ama ben silahı indirdiğini anlamıştım. "Kusura bakma ağam fakat dayanamadım. Sabahtan beri bize saygısızlık ediyor. Ben de cezasını vereyim dedim."

"Sana mı düştü ceza vermek?"

"Manyaksınız hepiniz." Gördüğüm manzara beni hayretlere düşürmüştü. Neredeyse ellilerinde olan amcam ondan yaşça küçük olan bir adamın önünde eğiliyor, ondan af diliyordu. "Delirmişsiniz."

"Asrın." Dedi dedem ama onu umursamadım. Bu tımarhaneden bir an önce defolup gitmeliydim.

Ayaklarım geri geri gitti. Teker teker hepsinin gözlerinin içine baktım. Dedemin, Roza'nın, Behram'ın, hatta yüzünü bana dönen Ferman'ın bile. "Bana yalan söylediniz. Hepiniz gözümün içine baka baka beni kandırdınız. Ama feda edebileceğiniz bir kurban yok sizin karşınızda. Ben bu evcilik oyununda yokum. Anladınız mı beni? Hiçbiriniz umurumda bile değilsiniz. Yiyin birbirinizi."

Odadan çıkacağım zaman babaannem geçti önüme. Artık o bile beni durduramazdı. Onu omuzumla iterek çıktım oradan. Eşyalarımı toparlamak için kaldığım odaya geçtim. Valizimi tamamen boşaltmadığım için sadece sabah çıkardıklarımı koydum içine. Babaannem kapıda belirince ona döndüm.

"Evlenene kadar çıkmayacaksın bu odadan." Dedi ve kapıyı üzerime kilitlemişti.

"Babaanne!" dedim kapıya koşarak ama geç kalmıştım. Birkaç kez vurup tekmeledim kapıyı. "Babaanne aç şu kapıyı! Babaanne aç dedim sana! Aç şu kapıyı, aç!"

Pencereden karartısını görünce oraya koştum. Perdeleri sıyırıp pencereyi açtım ama parmaklıklar vardı. "Babaanne!" diye bağırdım. "Beni buraya kapatamazsın babaanne! Aç şu lanet kapıyı! Allah'ın belaları, açsanıza şu kapıyı be!"

Allah kahretsin! Böyle bir şey yapacaklarını bilmeliydim. Hepsi benim suçum! Buraya gelmekte en büyük hatayı yapmıştım. Babam söylemişti. Sen orayı bilmezsin, oranın adetleri töreleri var demişti. Ah babacım, keşke seni dinleseydim. Keşke seni dinleseydim de buraya hiç gelmeseydim. Bu deliler beni göz göre göre ateşe atacaklardı. Ama hayır! Buna izin veremezdim. Bir beladan daha yeni kurtulmuştum. İkincisine bu kadar çabuk düşmeyecektim.

Sakin olup bir plan yapmalıydım. Asıl amacım Mardin'den bir an önce defolup gitmekti ama onun için önce bu lanet odası odadan çıkmalıydım. Telefonum amcamdaydı. Ne babamı arayıp durumu anlatabilirdim ne de polise haber verebilirdim. Kaçmam gerekiyordu. Kapı kilitliydi ama pencere açıktı. Elbet biri geçecekti buradan değil mi? O zaman onu kandırıp dışarı çıkabilirdim.

Ondan önce beni buraya kapattıkları için onları pişman etmeliydim.

Avazım çıktığı kadar bağırdım. Beni duyduklarını biliyordum. Aralıklarla bağırıp onları deli etmekti niyetim. O zaman kapıyı açmak zorunda kalacaklardı.

Ama kimse gelmiyordu ve zaman geçtikçe burada kafayı yiyordum. Benim buradan çıkmam lazımdı! Burada kalamazdım.

Göğsüm sıkışıyordu. Güçlükle nefes alabiliyordum. Eğer sesimi duymuyorsa bunu duymak zorundalardı. Tuvalet masasının üzerinde duran abajurlardan birini elime alarak cama fırlattım. Cam büyük bir gürültüyle kırılıp tuzla buz oldu.

Biraz bekledim. Nihayet aşağıdan sesler geliyordu. Pencereden gördüm onları, sonra kapının kilidi açıldı ve amcam içeri girdi. "Allah'ın cezası seni!" Gözlerinden ateşler fışkırıyordu. Arkasında onu durdurmaya çalışanlara rağmen hızla saçlarıma yapıştı. "Ben sana şimdi gösteririm."

Öyle güçlü asılmıştı ki saçlarıma biraz daha denese neredeyse koparacaktı. Canımı acıtıyordu. Ben de tırnaklarımı onun saçlarıma asılan ellerine geçirerek canını acıttım. "Bırak saçımı." Dedim ama beni dinlemedi.

"Demek töreye karşı gelirsin ha! Demek berdeli kabul etmezsin!" İğrenç nefesini yüzüme üflüyor, midemi bulandırıyordu.

"İstersen öldür, yine de kabul etmem."

Elinin tersiyle bana bir tokat attı. Parmağındaki yüzüğü yanağımı çizmiş, kanatmıştı. Yine de saçımı bırakmadı. Bir kez daha vurmak için kaldırdı elini. Behram'la Kadir amcam Çekdar amcamın iki koluna girerek ona engel oldu.

"Baba! Dur ne olur, bak yapma."

"Gözünü seveyim yapma abi. Bak Ferman ağa duyarsa-"

"Duysun lan!" dedi, ellerinden kurtulmaya çalışarak. Ardil de babasının önüne durdu. "Bırakın da şunun cezasını vereyim. Bir daha saygısızlık etmemeyi öğrensin bu kahpe."

"Çekdar!"

Dedem bastonunu yere vurdu.

"Baba."

"Çıkın gidin bu odadan, haydi. Hepiniz."

Bu ailede sözü geçen kişi dedemdi. Babaannem hariç hepsi birer birer odadan çıktı. Başımı kaldırarak sebebi oldukları manzaraya bakmalarını sağladım. Amcamı ayırmadıkları yetmemiş bir de dayak yememi izlemişlerdi. Ben de buraya gelirken onun için endişelenmiştim. Ne kadar aptalmışım.

Yanağımdaki kanı parmaklarımla silerek yerden kalktım. "Babam buradan kaçmakla en iyisini yapmış." Gözlerimi ikisinden ayırmadan. "Burası bir cehennem, siz de zebanilerisiniz."

"Direnmiş olmasaydın bunlar başına gelmezdi." Dedi babaannem.

"Yani suçlu olan benim öyle mi?" Öfkeyle güldüm. "Beni kandırdınız siz. Beni günah keçisi ilan ettiniz. Hiçbir şeyden habersiz beni buraya çağırıp başkalarının günahlarını ödememi istiyorsunuz... Siz benden ne istediğinizin farkında mısınız? Hiç tanımadığım bir adamla töre uğruna evlenmemi mi istiyorsunuz? Ben bunu yapamam. Yapmam."

"Töreye kurban verilen tek sensin sanıyorsun?" Babaannem gözlerini kısarak bana doğru adımladı. "Bu zamana kadar kaç kız daha küçücük yaşta evlendirildi haberin var? Kaç kız evden kaçtı diye öldürüldü? Burada töre kanundur. Sen istesen de istemesen de berdel olacak. Başka çaresi yok."

"Var. Nasıl Narin evlendirilmesin diye beni çözüm olarak bulduysanız başka çaresi de vardır elbet." Sessizlerdi. Ben de buna oynadım. "Ben burada yapamam. İkiniz de biliyorsunuz, ben buraya ait değilim. Benim Amerika'da güzel bir hayatım var. Öğrencilerim var. Burada yaşayamam ben. Bırakın beni gideyim, kimseye hiçbir şey söylemem. Tamam, Narin'i de alıp götürüm buradan. Hatta Ardil'le Dilan'ı da götürürüm. O zaman kimse kimseyi öldürmez."

"Siz gittikten sonra ne olacak? Polat aşireti ilk kimi öldürür? Behram'ı. Soyumuzda tek bir erkek kalmayana kadar kazırlar bizi Midyat'tan. Her şey öyle görüldüğü kadar kolay değil kızım. Biz bilmiyoruz bunları? Elimiz kolumuz bağlı işte. Sen bizim tek çaremizsin. O yüzden sesini çıkarma. Yarından sonra düğün var. O zamana kadar da burada kalacaksın."

Babaannem kararlıydı. O yüzden ben de son dalım olan dedeme baktım. Yüzü pişmanlıklarla dolu olsa da sessizdi. Bana yardım etmeyecekti.

"Babam beni almaya gelecek, biliyorsun değil mi? O zaman onun yüzüne nasıl bakacaksın?"

"Haydi Devran Bey." Dedi babaannem ve dedemi de alarak odadan çıktılar. Kapım tekrardan kilitlendi ve odada yalnız bırakıldım.

Gece olup ay gökyüzünde salınırken üzerime bir hırka geçirdim. Kırdığım pencereden rüzgâr sert esiyordu. Saatlerdir bu lanet odanın içinde kalmıştım. Kimse yanıma gelmemiş, beni buradan çıkartmaya çalışmamıştı. Bunu geçtim, kimse aç olurum diye bir bardak su bile getirmemişti. Açlıktan kendimi bile kemirebilirdim burada!

Beni resmen bir çuval gibi bu odaya tıkmışlar ve istemediğim biriyle zorla evlendirmeye çalışıyorlardı. Gözümde büyüttüğüm dedem ağzını açıp tek kelime etmemişti. Ama hata bendeydi. Babam bu töreler yüzünden kaçıp gitmişti İstanbul'a, onların iyi insan olduklarını düşünerek hata etmiştim. Ben dayak yerken resmen seyretmişlerdi. O amcam da bana yaptıklarının bedelini ödeyecekti.

Aşağıdan bağırış çağırış sesleri yükselince hızla pencerenin önüne koştum. Karanlık olduğu için bir şey göremiyordum ama seslerini duyabilirdim. Birden kesilmişti, sonra Ferman'ı gördüm pencerenin önünden. Kilidini döndürürken kapının önüne geçtim.

Ferman çattığı kara kaşları ve son derece öfkeli tavrıyla odaya girdi. Tıpkı sesi gibi bakışları da korkutucuydu artık.

"Senin ne işin var burada?"

"Gel hadi, gidiyoruz." Dedi elini uzatarak.

Onunla gitmemi istiyordu. Bana bu tımarhaneden bir çıkış bileti uzatıyordu. Onu tanımıyordum. Gerçek bir kurtarıcı mı yoksa bu cehennemin başka bir zebanisi mi bilmiyordum. Yine de buradan kurtulmama yardım edecekse seve seve onunla giderdim.

Ben onun elini tutmakta geç kalınca elimi sıcacık avucunun içine hapsetti. Avucundan yayılan sıcaklık ufak bir elektrik çarpıntısına neden oldu. Biliyordum, çünkü bunu hisseden yalnızca ben değildim. Ferman'ın bakışları gözlerime uzandı ve bana yardımı vadetti. Kabul etmekten başka şansım yoktu.

Birlikte merdivenlerden inerek avluda bizi bekleyen kalabalığa doğru yürüdük. Avluya indiğimiz an şaşkın bakışların odağa olmuştuk. Ferman dedemin karşısına geçene kadar bir anlığına bile olsun elimi bırakmamıştı. Sonra çenemi tutarak yanağımı ona gösterdi.

"Emanetime böyle mi sahip çıkıyorsun Devran Efendi?"

Dedem başını utançla eğmeden önce bir saniyeliğine bana baktı. Onun bu hali beni üzmeliydi belki ama hiçbir şey hissetmiyordum. Onları uzakta olsa da orada olduklarını bildiğim bir ailem sanmıştım ama çok fena yanılmıştım. Şu an tek istediğim buradan bir an önce kurtulmaktı.

"Yazıklar olsun."

Ferman elimi bir kez daha tutarak beni bu cehennemden kopma konaktan çıkarttı. Birlikte arabasına binerek yola çıktık. İkimizde sessizdik ve ben o an fark ettim, tanımadığım bir adamla arabasına binerek bilmediğim bir yere gidiyordum. Beni oradan çıkarttığı için seviniyordum ama bir yandan da bu yolun sonunun nereye çıkacağından korkuyordum.

Planıma sadık kalmalıydım. Mardin'den gitmeliydim. Ferman'dan beni havaalanına bırakmasını isteyemezdim, içimden bir ses bana engel olacağını söylüyordu. Hem uçak bileti alacak param da yoktu. Önce arabadan inmeli sonra babamı arayacağım bir telefon bulmalıydım. Böylece beni almaya gelebilirdi. Neyse ki konaktan çıkarken yanıma çantamı almıştım. Böylece geceyi de bir otelde geçirebilirdim.

Nefeslerimi sesli ve sık almaya başladım. Elimi göğsüme dayayarak başımı eğdim.

"Asrın?" dedi Ferman. "Ne oldu? Neyin var?"

"Durdur arabayı." Hızlı nefes almaya devam ettim. Ferman nefes almam için benim tarafımdaki camı açtı. "Su?" dedim.

"Burada var."

"İçmem onu!" dedim bana uzattığı plastik şişeyi elimi tersiyle iterken. "Su istiyorum."

"Tamam, tamam." Sesi telaşlı geliyordu. Araba birden durunca başımı kaldırarak çaktırmadan nerede olduğumuza baktım. "Su alıp geleceğim tamam mı? Bekle beni burada."

Ferman'ın bakkaldan içeriye girmesini izledikten sonra hızla indim arabadan. Arkasının dönük olduğunu fırsat bilerek kaçtım. Her yer zifiri karanlık, göz gözü görmüyordu ama bir saniye bile duraksamadım. Koşarak ayrıldım oradan.

Hala yerleşim yerindeydik. Çoğu yerde sokak lambaları ya var ya yoktu. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum ama sokaklar boştu, bu da epey geç bir saatte olduğumu gösteriyordu. Ferman'ın kaybolduğumu anlayıp arkamdan gelme ihtimaline karşı ara bir sokaktan içeriye girdim. Burada her yer birbirine benziyordu, biraz koştuktan sonra nerede olduğumu anlamak için durdum. Etrafta taştan duvarlar, evler vardı. Sanırım buradan az önce geçmiştim çünkü şurada duran mavi kapılı evi bir kez daha görüyordum.

Kahretsin! Kaybolmuştum.

Bir bu eksikti. Gerçekten bugün başıma daha neler gelebilirdi acaba?

Ayak seslerini duyduğum an arkamı döndüm. Ferman koşmaktan nefes nefese kalmış bir halde karşımda duruyordu. Az önce başıma en fazla ne gelebilir mi demiştim ben? Hay ben senin!

"Nasıl buldun beni?"

"Burası Mardin." Dedi. Sesi buram buram kibir kokuyordu. Aynı kibirle attı adımlarını. "Burada her yol bana çıkar."

Ferman beni kolumdan tuttuğu gibi arabaya geri götürmüştü. Direnmeme bile imkân vermemişti. Tekrardan yola çıktığımızda "Beni kandırdın." Dedi.

"Kötü hissettiriyormuş, değil mi?"

Kollarımı göğsümde bağladığımda bana bir bakış attı. "Seni ben kandırmadım Asrın."

"Beni kandırmalarına izin verdin ama! Ağzını açıp tek kelime etmedin!"

Bir de seni ben kandırmadım diyordu. Gözümün içine bakarak arkamdan dönen oyuna dâhil olmuştu. Bu beni kandırmasından daha kötüydü.

"Haklısın, bunun için senden özür dilerim."

"Ağamıza bak sen, özür dilemeyi de biliyormuş."

"Asrın." Dedi o her zamanki bakışıyla. Başımı cama çevirerek dışarıyı izlemeye koyuldum. Bazen gerçekten ayarım olmuyordu. Adam geçmiş karşıma özür diliyor ben de onunla alay ediyordum. Aramızdaki ipleri iyiden iyiye geriyordum.

Aramız demişken, şu bahsettikleri töreler yüzünden onunla evlenmem bekleniyordu. Evlenmek... Bu kelime bana istemediğim anılarımı hatırlatıyordu. Eğer evlenecek olsaydım bunu istediğim, âşık olduğum bir adamla yapmak isterdim. Hakkında hiçbir şey bilmediğim bir ağa bozuntusuyla değil. Şöyle bir bakınca iyi birine benziyordu aslında. Yakışıklı suratını asla inkâr etmezdim zaten. Uzun boylu, kalıplıydı. E esmer güzeliydi. Her kızın hayali süsleyecek cinsten...

"Ben seninle evlenmem." Dedim kendime geldiğim an.

"Bunu daha sonra konuşuruz."

Beni bu evliliğe ikna etmeye çalışacaktı herhalde. Hayal kurmasına biraz daha izin verdim. Tadını çıkarsın, çünkü böyle bir şey asla gerçekleşmeyecekti.

"Nereye götürüyorsun beni?"

"Yalnız kalıp adam akıllı konuşabileceğimiz bir yere. Bağ evine."

"Sana güvenmiyorum. Ya oraya gittiğimizde beni nikah memuru falan bekliyorsa? Kaçarım bak."

"Ona ne şüphe?"

Gözlerimi kısarak ona döndüm. "Alay mı ediyorsun benimle?"

"Deneyemem bile." Dedi, bakışlarını yoldan çekip bana çevirerek. Dudakları kıvrılmıştı, benimle alay ediyordu. Resmen bu çaresiz durumumdan faydalanıyordu.

"Deneme bence de."

Bölüm Sonu!

O hooo. Başladı bunların kavgaları. Şimdi bitmez de 😆

Bölümle ilgili yorumlarını buraya bırakabilirsiniz.

Yorum yapmayı ve oy bırakmayı unutmayınız. Ek olarak da bazen tiktok ve instagram hesaplarımdan alıntılar paylaşıyorum, oradan beni takipte kalmayı unutmayın.

Çizgi Stüdyo'dan da okuyabilirsiniz.

Bölüm sonu

1 yorum