İçeriğe geç

Throne and Sword (Lee Know)

Bölüm 2 · 7 dk okuma

Throne and Sword (Lee Know)

Bölüm 2

2. Bölüm

07.08.2025 Kasaba bu akşam farklı bir soluk alıyordu. Savaşın acı soluğu yerine, her yere tatlı bir kutlama havası yayılmış gibiydi. Güneş batmıştı, gökyüzünde yıldızlar parlıyordu ve meydanda rengarenk fenerler, kehribar mumlar ve çiçek taçları havayı aydınlatıyordu. En güzel hanboklarını giymiş insanlar meydanın ortasında toplanmıştı. Çocuklar oyun oynuyor, satıcılar kenarlarda rengarenk şekerler, buharda pişirilmiş pirinç topları ve balık çubukları satıyordu. Havada yemek, müzik ve heyecan kokusu vardı. Ama asıl olay, meydanın ortasına kurulan sahnede gerçekleşecekti. Yerim babasının yanında duruyordu. Babasının isteği üzerine en şık hanbokunu giyinmişti. Siyah, ama kol uçları ve eteği altın rengi simlerle süslenmiş güzel bir hanboktu, saçları her zamanki gibi kısaydı. Arkadaşı Hae-na saçının arkasına bir siyah kurdele takmıştı, süslü dursun diye.Yüzünde ne bir gülümseme, ne de utangaçlık vardı. Sadece sakin ve ifadesizdi.Yanında, Hae-na hafif hoplayarak ve ellerini çırparak, heyecanla şöyle dedi: "Çok fazla insan geldi, Yerim! Herkes burada. Belki bu sefer seni alkışlarlar, ha?" Yerim gözlerini devirdi. "Alkışa ihtiyacım yok. Ödülü ve gururu babamın gözlerinde görüyorum. Beni motive eden insanlar babam ve sensin." General Shin kızına baktı ve hafifçe gülümsedi. Ama Eun, sanki buraya gelmek onun için bir işkenceymiş gibi, orada öylece duruyordu. Birden meydanda davullar çalmaya başladı. "Dikkat! Kraliyet ailesi geliyor!"-ilân edildi. Herkes ayağa kalktı. Meydanın arkasından kraliyet için olan at arabası belirdi. Bir kaç saniye sonra, üç kişi arabdan dışarı çıktı ve kendileri için ayarlanan masaya ilerledi. Ciddi ve sert bir ifadeyle, şık ve koyu bordo hanbok giymiş Kral Lee; Bir adım gerisinde, koyu kırmızı ve altın renk nakışları olan bir hanbok giymiş, dikbaşlı duran Kraliçe Lee; Ve ortada, dik ve sert bakışlı, koyu bordo ve siyah renkli bir hanbok giymiş, siyah saçları düzgünce geriye taranmış olan Veliaht Prens- Lee Minho. İnsanlar sessizce eğildiler. Sahneye daha yakın koltuklara geçtiler. Minho etrafına bakındı. Burada ilgi çekici hiçbir şey yoktu onun için.Meydanın her köşesine ahşap masalar kurulmuştu. Kırmızı ve altın rengi masa örtüleriyle süslenmiş bu masalar, içecekler, buharda pişirilmiş pilav, kızarmış balık, çeşitli soslu yemekler ve rengarenk tatlılarla donatılmıştı. Kraliyet ailesine ayrılmış masada her şey biraz daha lükstü. Zarif tasarımlı kaseler, zarif beyaz çaydanlıklar ve şarap dolu küçük altın kaseler. Kral Lee, sandalyesine yaslanmış, sessizce oturuyordu. Kraliçe Lee biraz ciddi görünüyordu, ama oğlu Minho'ya bakmaya devam ediyordu. Minho meydanda etrafına bakındı. Bu tür şenlikler onun için sıradanlaşmıştı artık. Kraliçe Lee başını hafifçe oğluna doğru çevirdi ve alçak sesle şöyle dedi: "Bugün birçok güzel ve terbiyeli kız var, ne yazık ki, onlar soylu değil. Ama biliyorsun ki, annen senin için birçok şey düşündü, Minho. Ama önce, sen ne düşünüyorsun?" Minho çenesini ovuşturdu ve bakışlarını annesine çevirdi: "Anne, bir kadının kadın gibi olmasını istiyorum. Zarif, sakin, nazik...Hepsi bu." Kraliçe bir an düşündü. Bu sözler onu memnun etmişti. "Ben de onu diyorum. Sana uygun birine ihtiyacın var. Prenses Minji gibi birine." Kral Lee çubuklarını (chopstickler) bırakıp yukarı baktı. "Prenses Minji, hm? Sıfır diplomatik becerisi olan bir prensesten mi bahsediyorsun?" Bir kaç dakika geçmişti ki, Kral Lee bakışlarını tabağından kaldırdı ve etrafa çevirdi, yanındaki saray korumasına: "O kız nerede? Generalin kızı." Kraliçe Lee gözlerini kapatıp, sinirle derin bir nefes aldı. Daha birkaç gün önce, rütbeliler arasında genç bir kızın adının geçmesi yeterince tuhaftı. Şimdi ise madalya alacak olması...Kraliçe Lee alçak sesle, kocasına dedi: "Onu mu görmeye geldik? İnsanlar kadınlardan çocuk bekler, kılıç tutmayı değil, majesteleri." Konuşmadan sıkılan Minho, meydana bakmaya devam etti. Annesinin söyledikleri ona mantıklı gelmişti, aslında.Ama umursamadan, halkın oturduğu sıra sıra masalara baktı. İçlerinden biri, siyah hanbok giymiş, kısa saçlı, dikkat çekici bir kıza takıldı. Erkeğe benziyordu, hiç de ideal bir tip değildi. Ama kim olduğunu bilmiyordu. Bir an ona baktı. Sonra başını tekrar çevirdi....Yerim'in babası, diğer generaller ve binbaşılar olan masada oturmuştu. Yerim ise, Hae-na ve onun ailesi ile. Ha, tabii bir de, üvey annesi Eun vardı. Hae-na konuşmuştu: "Bak, kızım, şu etrafa! Şimdi birazdan sana madalya verecekler, tezahürat yapacaklar, seni alkışlayacaklar, ohooo~" "Yani?"-Yerim dedi, yemeğine devam ederken. "E sevinmiyor musun? O kadar şey hazırlandı, yah!" "Bu kadar şey bir tek bana hazırlanmadı, Hae-na. Burada başka generaller ve diğer rütbeli insanlar da var." "Amaan, ne fark eder? Sen de onlardan biri olacaksın! Kraliyetten ordu hizmetin için verilen ilk madalyanı alacaksın!"- Hae-na heyecanla ellerini çırptı. "O kadar sevinmeyin. Ona madalya verilip verilmeyeceği belli değil, ne de olsa."-Eun da sohbete dahil olmazsa, olmazdı ."Eun teyze yaa, böyle konuşup keyfimizi kaçırma."- Hae-na cevapladı ve her kes yemeğine devam etti. Arada sırada, insanların Yerim hakkında fısıltıları duyuluyordu. "Böyle kız mı olur şimdi?" "Bunun annesi yaşasaydı, bunu bir güzel büyütürdü. Hanım hanımcık bir kız olurdu." "Şimdiki şu haline bak. Tam bir erkek fatma." "Bunun evlenme yaşı gelmedi mi? Artık kucağına bir bebek alsa da, kadın olmanın ne demek olduğunu anlasa." "Ay bununla kim evlenir. Gittiği evi yer. Yaratık gibi bir şey bu kız." Yerim sinirle yumruklarını sıktı, umursamamaya çalışıyordu. Ama umursama umursama, daha nereye kadar, değil mi?! Hae-na onun bu hâlini görüp gözlerini devirdi: "Kızım, takma şunları kafana ya. Bunların kızları nasıl sanki?! Erkek peşinde koşuyor hepsi." Yerim sadece başını salladı ve Hae-na'yı dediğini yapmaya çalıştı. Birkaç dakika sonra tören başladı. Kral Lee sahneye çıktı. Sesi güçlü, kararlı ve sertti: "Bu gece burada toplanmamızın sebebi, topraklarımızı korumak için hayatları pahasına savaşan kahramanlarımıza teşekkür etmektir. Fedakarlıkları yarınımızı yazdı. Eğer şu an, bu akşamı geçirebiliyorsak, onlar sayesindedir. Şimdi onlara minnettarlığımızı ifade etme zamanı." Alkışlar yükseldi. Birkaç askeri personele isim verildi: Teğmen Park Seongjin. Yüzbaşı Kim Taehyun. Hemşire Han Yujeong ve diğerleri. Her biri sahneye çıkıp alkış aldı. Sonra sıra General Shin'e geldi. "General Shin Jongwoo!" diye seslendi kral. Alkışlar yükseldi, General sahneye çıktı. Kral madalyasını ona taktı. "Siz bu ülkenin direklerinden birisiniz, General." Sonra... "Ve son olarak, yüksek rütbeli, genç yaşına rağmen, üçüncü kez savaşta yer almış binbaşı..Shin Yerim!" Meydan sessizliğe büründü. İnsanların ellerindeki şeker kamışları havada kaldı, biri içerken çayını püskürttü. Sanki kimse ona madalya verilmesini beklemiyordu. Bu yıl da madalyasız devam edeceği düşünülüyordu. Ama bu, katıldığı üçüncü savaştı ve ilk şenliğiydi, madalyası olacaktı.Yerim ismi söylendiğinde yerinde kalkıp bir az yürümüştü sahneye doğru, ama insanların tepkisi üzerine durakladı. Böyle bir tepki geleceğini bekliyordu aslında. Sessiz insanların arasında, onun için alkışlayan ve tezahürat yapan babası, Hae-na ve onun ailesini görünce, sevindi içinden. Sahneye doğru yürüdü. Adımları daha kararlıydı. Saçları rüzgarda uçuşuyordu. Başıdikti ve koyu kahverengi gözleri ay ışığıyla parlıyordu. Çok duyduğu o isim söylendiğinde, insanların arasına bakıyordu, Prens Minho. Adı çok geçen, çok konuşulan, aynı zamanda üzerine bir çok kötü dedi-kodu yayılan bu kadının kim olduğunu merak ediyordu. Yerim ayağa kalktığında, gözleri bir süre onun üzerinde oyalandı. Az önce, yemek yerken gözüne sataşan kızdı bu. Bu muydu yani o binbaşı? Bu kız mı? Diye düşünürken, babasının kıza bakıp gülümsediğini gördü. Yerim sahneye çıktığında Kral Lee, kızın önünde gülümseyerek durdu. Ona altın kenarlı bir madalya uzattı ve şöyle dedi: "Bu madalyayı sadece kılıcınla değil, ruhunla da kazandın. Shin Yerim, sen krallığın gerçek koruyucularından birisin." Yerim eğildi, madalyasını aldı. Diğer madalya verilen rütbeliler gibi, ona da söz verilecekti.Kraliyet askeri ona yaklaştı ve sesini daha gür çıkarmak için elindeki koni şeklindeki pipoyu ona uzattı. Yerim derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı: "Bugün burada, bu madalyaya layık görüldüğüm için teşekkürler. Beni seven, sevmeyen her kese teşekkür ederim. Sevenlerim benim güç kaynağım, özellikle de babam ve en yakın arkadaşım Hae-na. Sevmeyenlere gelince, kimse kimseyi sevmek zorunda değil, ama saygı başka bir şeydir. İyisiyle, kötüsüyle, krallığımız için savaştım ve çocukluk hayallerimi gerçekleştirdim. Bundan sonra, daha başarılı ve güçlü olmak için çalışacağım. Teşekkürler." Tüm bu sözleri boş ve nötr bir ifadeyle, çekinmeden söyledikten sonra, hafif ve saygılı bir şekilde eğildi ve sahneden inip, yeniden masalarına doğru ilerledi. Yerim sahneden inerken bakışları bir an Minho'nunkilerle buluştu. Kısa, ama sert bir bakış. Tüm söylediklerini dinleyen Kral Lee sırıtıyordu. Kesinlikle, bu kız başkaydı. Oğlu için uygun olabilirdi.Kraliçe Lee ise, sadece gözlerini devirdi ve oğluna fısıldadı: "Baban niye bu kızı seviyor, bilmiyorum. Ama oldukça, kaba ve sert. Söylendiği kadar varmış. Kim bilir, söylenilen dedi-kodular da doğrudur." Minho annesinin fısıltılarına başıyla hafifçe onay verirken, gözlerini Yerim'in üzerinde gezdirdi. "Sert olduğu doğru," diye düşündü içinden. "Konuşma şekli...neredeyse fazla özgüvenli gibiydi..Ve bu kadar kişinin önünde.."-mırıldandı ve kaşlarını çattı. "Rezillik. Bu kızın kellesi çoktan alınmalıydı."-Kraliçe Lee mırıldandı ve derin bir iç çekti.. Şenlik sona varıyordu..İnsanlar evlerine dağılmaya başlamıştı yavaş-yavaş...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.