İyi Okumalar 🦋
_______________
~3 hafta sonra~
~Seungmin~
"Nereye kaçıyorsun sen?"
Aniden babamın sesini duyduğumda, gergin bir şekilde gülümseyerek elimde tuttuğum su şişesini sıkıca göğsüme bastırdım ve babama dorğu döndüm.
S: "Jaemi amcaya yardım ediyor Chan. Kulübe tamiri için. Ona su götürüyorum"
Babam ellerini beline bastırarak kaşlarını çatmıştı. Artık tüm kasabadaki herkes Chan ve bana alışmıştı. Birbirimizin dibinden ayrılmayan ikili olmuştuk.
Onun yanında olduğum zamanlar hiçbir şey yapmasak, konuşmasak bile o kadar huzurluydu ki. Ve onun teninin sıcaklığına çok alışmıştım. Uzak kaldığımda, vücudum onun sıcaklığını arıyordu.
"Kendisi su içemiyor mu? Koca adam olmuş"
Herkesin aksine ise babam bize hala alışamamıştı. Chan ve benim aramda olan her ne ise onu durdurmaya çalıştığını biliyordum. Ama artık çok geçti. Biz gerçekten birbirimiz için yaratılmıştık. Bunun farkındaydım.
S: "Baba biliyorsun işte, ben götürmediğim sürece bir lokma yemek bile yemiyor"
"Yemesin. Koskoca adam sen mi bakacaksın ona. Bir de kundaklayıp beşiğe yatır istersen"
Yanaklarımı şişirerek başımı hayır anlamında salladım. Babam da farkındaydı beni ne kadar durdurmaya çalışsa da Chan'ın yanına gidecektim.
Akıllanmayacağımı bildiği için arkasını bana dönerek odaya doğru adımlamıştı. Ben ise zaferle gülümseyerek hemen sağlık ocağından çıktım ve hızlı adımlarla meydana doğru yürüdüm.
Meydana doğru yaklaştıkça, öğle güneşinin altında yükselen hareketliliği daha net görmeye başlamıştım. Bu sene havalar geç soğuyacaktı galiba. Neredeyse Eylül bitmek üzereydi ama havalar hala güneşliydi.
Jaemi amca, birkaç kişiyle birlikte meydandaki bazı eski kulübelerin çatısındaki kırık tahtaları değiştiriyor, diğerleri ise kulübenin çevresinde yeni duvarlar oluşturmak için gereken malzemeleri taşıyordu.
Gözlerim istemsizce kalabalığın arasında onu aramaya başladığında, iri bedenini görmem uzun sürmemişti. Onun vücudu, binlerce kişinin arasında bile rahatlıkla seçilebilecek bir yapıya sahipti.
Ama gördüğüm şey karşısında adımlarım bir anda yavaşlamıştı. Gözlerimi kısarak manzarayı tam net algılamaya çalıştım. Chan, el arabasının başının üzerine mi kaldırmıştı?
Kumları el arabasına doldurmuştu ama arabayı sürmek yerine, iki eliyle kenarlarından kavrayıp bütün arabayı havaya kaldırmıştı.
Bir an neye baktığımı anlayamadım. Sanki beynimin bana oynadığı illüzyon gibiydi. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırarak geri açtım.
Sonra gerçekten el arabasını taşıdığını fark ettiğimde gözlerim sonuna kadar açılmış, dudaklarım şaşkınlıkla aralanmıştı. Arabayı kaşık gibi kum tepeciğine sokup dolduruyor? Sonra da kucağında mı taşıyordu?
S: "Chan?"
Sesimi duyup duymadığını bilmiyordum ama o, birkaç metre ötede olmasına rağmen beni fark etmişti. Attığı adım aniden durmuş, başını benim olduğum tarafa çevirmişti.
Maviye dönmüş gözleri kalabalığın arasından beni bulduğu an yüzündeki bütün ifade değişmişti. Dudaklarının kenarları yavaşça yukarı kıvrılmıştı.
Sanki meydanda onlarca insan yokmuş gibi, sanki şu an elinde koca bir el arabasını kucaklayarak taşımıyor gibi yalnızca bana bakıyordu.
O bakışlarını üzerimde hissettiğim anda kalbimin içinde tanıdık o küçük kıpırtılar başlamıştı. Ama hemen ardından gözlerim el arabasına kayınca endişelenmeden edememiştim
S: "Sen ne yapıyorsun?"
Hızlı adımlarla ona doğru yürümeye başladığımda Chan, gözlerini benden ayırmadan el arabasını yavaşça yere bıraktı.
Yuvarlak tekerleklerin toprağa değmesiyle çıkan sesin ardından ellerini üzerinden çekti ve bana doğru bir adım attı.
Sanki onu azarlayacağımı biliyormuş gibi masum görünmeye çalışıyordu. Ona kızacaktım ama saçlarının arasında duran küçük kum tanelerini görünce istemsizce gülmeye başladım.
S: "Sen bunu gerçekten böyle mi taşıyorsun sabahtan beri?"
C: "Evet"
S: "Neden sürmedin?"
C: "Taşımak daha kolay."
Gözlerimi birkaç saniye kapatarak derin bir nefes aldım. Bu adamın mantığını anlamak bazen gerçekten mümkün değildi.
S: "Chan, el arabasının amacı onu taşımak değil, sürmek."
C: "Biliyorum"
S: "Biliyorsan neden kucaklıyorsun?"
C: "Çünkü daha kolay ve hızlı"
Yine aynı cevabı verdiğinde kahkahalarımı tutamayıp gülmüş ve başımı iki yana sallamıştım. Gerçekten ona böyle kolay gelmesi garipti.
S: "Sen gerçekten..."
Cümlenin devamını getiremeden gözlerim yüzüne kaymıştı. Alnında ter damlaları vardı. Saçlarının arasına dolan kum taneleri güneşin altında belli oluyor, teninin üzerinde küçük toz izleri bırakıyordu.
S: "Toz içinde kalmışsın"
Elimi kaldırarak ona yaklaşmıştım. Benim ona yaklaştığımı gördüğünde ise hiç kıpırdamadan öylece uslu bir şekilde durmuştu.
Boyu yüzünden saçlarına ulaşmak için parmak uçlarımın üzerine yükselmek zorunda kaldım. Parmaklarımı saçlarının arasına dikkatlice sokarak kum tanelerini tek tek temizlemeye başladığımda Chan'ın bakışlarının üzerimde olduğunu hissediyordum.
Parmak uçlarıma yükseldiğim için yüzlerimiz fazlasıyla yakındı ve yüzüme çarpan sıcak nefesları hoşuma gidiyordu. Bir süre sonra kalplerimizin ritimleri o kadar sakinleşmişti ki toz kalmasa bile Chan'ın saçıyla oynamaya devam ediyordum.
Yüzümün ısındığını hissedince bakışlarımı ondan kaçırdım ve elimde tuttuğum su şişesini hızlıca ona uzattım bu garip anı bozmak için.
S: "Al, su iç. Çok yorulmuş olmalısın"
Şişeyi ona uzattığımda parmakları parmaklarıma değmişti. Teninin sıcaklığı yine parmaklarımdan bütün bedenime yayılan ince bir elektrik gibi hissettirmişti. Elini hemen çekmek yerine birkaç saniye öylece kalmıştı.
Bana temas etmeyi seviyordu ve bunu biliyordum. Buna rağmen ondan uzak kalmak değil de ona olduğunca daha yakın olmak istiyordum. Chan şişeyi aldıktan sonra gözlerini hala üzerimden ayırmadan kapağını açtı.
Başını geriye yatırarak suyu içmeye başladığında boğazının hareketini istemeden izlemiş, sonra bunun farkına vararak bakışlarımı hızla başka yere çevirmiştim.
Sıcak havadan mıydı bilmiyordum ama yüzüm gittikçe daha fazla yanıyordu. Ya da gerçeği kabullenmek gerekirse ben ondan fazlasıyla etkileniyordum.
Şişeyi indirdiğinde dudaklarının kenarında kalan küçük su damlasını gördüm. Bir an refleks olarak elimi uzatıp başparmağımla o damlayı silmek üzereydim ki son anda kendimi durdum.
Ne yapıyordum ben? Gerçekten kendimi kaybetmiş gibiydim.. Elimi hızla geri çekerek boğazımı temizledim.
S: "Bir daha el arabasını öyle taşıma tamam mı?"
Başını, anladığını belli eder bir şekilde salladığında kocaman gülümsedim. Şimdi onun da, benim de işimizin başına dönmesi gerekiyordu ama burada öylece kalıp ona bakmak, ona yakın olmak istiyordum.
Gergin bir şekilde boğazımı temizleyerek etrafa bakındım, sonra ise ona biraz daha yakınlaşarak fısıltıyla konuştum.
S: "Acıktın mı?"
C: "Çok"
Beklemeden bana cevap verdiğinde şapşallar gibi sırıtıyordum. Yemek yemeyi seven birisiydi ve aşırı etcil besleniyordu.
S: "O zaman akşam sana çok lezzetli bir yemek yapacağım"
Bu dediğimle hemen başını yukarı kaldırarak güneşe bakmıştı. Benim ise tüm dikkatim boynundaki damarlardaydı..
C: "Güneşi hemen batırmanın bir yolu yok mu?"
Sorusu gayet ciddi geliyordu kulağa. Gülümseyerek başımı hayır anlamında salladım. Daha yapacak çok işimiz vardı.
Ve akşam annemden, Chan'ın evine gitmek için izin koparmam gerekiyordu. Ve bu izni alabilmek için annemin gözüne girmem gerekiyordu kesinlikle.
S: "Az kaldı. Çok mu acıktın? İstersen sana börek getire bilirim?"
Dudaklarının kenarı kıvrıldığında kalbim gümlemeye başlamıştı. Yanağındaki çukurlar o kadar tatlı gözüküyordu ki.
C: "Gerek yok. Senin yaptığın yemeği bekleyeceğim"
Memnun bir şekilde sırıtarak başımı salladım. Artık gitmem gerekiyordu ama burada kalıp boşboş konuşmak daha cazipdi.
C: "Akşam yemekten sonra tepeye gider miyiz?"
Bu sefer konuşmayı devam ettiren Chan olduğunda hevesle başımı salladım. Artık sohbet konusunda kendisini baya geliştirmişti. Hala diğer kaplanlardan bir sinyal almamış olsa bile Chan, onlara ulaşmaya devam ediyordu.
Ve ben her zaman ona destek olmaya devam edecektim...
________________
Normal insan Chan 160 kilo kaldırıyorsa, Kaplan Chan kaç kiloyu rahatlıkla kaldırır?
YKS 2027 soru örneği çözün


