İçeriğe geç

The White Bloom (HyunLix Omegaverse)

Bölüm 1 · 5 dk okuma

The White Bloom (HyunLix Omegaverse)

Bölüm 1

{1} Dört Krallık

Ben geldim aşklarımm. Yaz tatilinizi güzelleştirmek için minnoş bir fic ile geldimm.

İyi Okumalar 🦋

_____________

Her şey bir çiçekle başladı. Ama bu çiçek, toprakta açmadı, rüzgarla savrulmadı, güneşten su istemedi ya da havaya muhtaç kalmadı.

Çünkü bu çiçek, kalpte büyüdü...

Zamanın ilk sabahında, henüz gökyüzü ile yeryüzü birbirinden ayrılmamışken, geceyle gündüz sıralanmamışken dünyaya yeniden dört gücün altında tekrar var oldu.

Bu güç dört seçilmiş kral arasından paylaştırılarak, nesillerce büyütüldü.

Onlar ne sıradan kurtlardı, ne de Tanrıydılar.

Kanları elementlerden, ruhları yıldız tozundan örülmüştü. Her biri bir yönü, bir gücü temsil ederdi:

Ateşin krallığı Ignis, elleriyle dağları yakar, kalbiyle savaşlar başlatırdı. Onun gözleri kıvılcımdı, adımları ise fırtına. Tek bir hamlesine bakardı tüm varlığı alevler altında bırakmak.

Buzun krallığı Glacien, kelimeleriyle zamanı yavaşlatır, bakışlarıyla zihni dondururdu. Sessizlik onun silahıydı. Kanı da gözleri kadar buz gibiydi.

Ormanın krallığı Sylva, bir ağaca dokunarak şifa verir, toprağa fısıldayarak yaşam başlatırdı. Kökler onun dilini konuşurdu. Tüm dünya onun kanatları altında can alırdı.

Gölgenin krallığı Umbra, rüyaların içinde yürür, ölülerin kalbini bile hissederdi. Onun gücü görünmeyendi. Varlığı bile tüyleri ürpertirdi.

Bu dört güçle, evrenin ilk sürüleri kuruldu. Ve dünya bu düzen altında evrilmeye başladı. Yeni krallar seçildi, Her biri bir krallığın başına geçti. Ve böylece dünyanın dört yönünde dört büyük krallık doğdu:

Alevin Yurdu – Ignis

Sessiz Zirveler – Glacien

Yeşil Taç – Sylva

Gölgeli Ay – Umbra

Ancak bir sorun vardı: her bir krallık, zamanla kendi gücünü mutlak saymaya başladı. Alev, buzu küçümsedi. Buz, gölgeye sırt çevirdi. Gölge, doğayı susturdu. Ve doğa, ateşi sularla bastırdı. Denge bozuldu. Dünya kendi gücü altında çatlamaya başladı.

İşte o gün, kutsal ruh gökten yere bir hediye indirdi: Kalp Çiçeği

Tüm bu gücü kontrol altında tutacak, insanların kimliğini belirleyecek bir çiçek..

Bu çiçek, her yeni doğan omega'ya verilecekti. Çünkü omegalar, dört krallığın yeniden birleşme umuduydu. İnsanlığın devam etmesinin tek sebebi onegalardı.

Çiçek, her bireyin hangi krallığın özüne ait olduğunu gösterecek şekilde renklenirdi:

Kızıl – ignis

Buz mavisi – Glacien

Zümrüt yeşili – Sylva

Mor – Umbra

Bu çiçek, güçlerini kendilerince keşfedemeyen omegaların, hangi güç ve krallık soyundan geldiğini belirleyecekti.

Ancak efsaneye göre, bir gün bir çiçek beyaz kalacaktı. Ölümün ve yeniden doğumun simgesi olan beyaz..

Ve o beyaz çiçekli omega, dört gücün de taşıyıcısı olacaktı. Kalbinde bütün renkler uyuyacak, ama hiçbirine boyun eğmeyecekti.

Onun içinden doğacak çocuk ise, dört krallığın varlığını sürdürecek yepyeni bir çağ başlatacaktı. Solmak üzere olan krallıların gücünü tazeleyecek, doğumuyla dünyanın üzerine yeni bir güneş getirecekti.

O gün geldiğinde...

Gök, çiçeği tanıyacaktı.

Yıldızlar yeniden hizalanacaktı.

Dünya dönmeyi bırakacak.

Zaman olanlar karşısında saygıyla baş eğecekti.

Ve en önemlisi: Ruh eşleri birbirini bulacaktı.

İşte bu yüzden, her yeni omega doğduğunda ve güçlerini anlayabikecek yaşa geldiklerinde ellerine bir çiçek, kalp çiçeği verilir.

Ve her kral, bir gün o beyaz çiçeğin ortaya çıkacağından hem korkar... hem umut eder.

Çünkü beyaz çiçek, bir son değildir. Ama bir başlangıç olabilir.

"Çünkü bazı çiçekler...

toprakta değil, kalpte büyür."

....

Yorganına sarılmıştı. İnce sesiyle "bir masal daha..." demişti, yarı esneyerek.

Annesi gülümsedi. Soğuk olduğu için yorganına sarılan küçük omegasına baktı.

Sadece küçük kafası dışarıdaydı, sarı yumuşak tutamları yastığına dağılmıştı.

O tanıdık, sıcak koku, lavanta kokusu Felix'in içini her seferinde yumuşatıyordu. Annesinin kokusu onu her seferinde cennete götürüyordu.

Küçük parmakları battaniyesinin ucunu kıvırdı, kulaklarını hazırlar gibi... Ve annesi o gece de, her zamanki gibi, alçak sesle başladı:

"Biliyor musun küçük kurt, her şey bir çiçekle başlamış... Ama bu çiçek, bahçelerde değil, insanların kalplerinde açarmış."

Felix'in gözleri hafifçe büyüdü. Annesinin sesinde hem rüzgar hem ateş vardı sanki. Oysa sadece fısıltıyla konuşuyordu. Gecenin sessizliğinden bile daha sessiz çıkıyordu cümleleri.

"Çok uzun zaman önce, dört kardeş varmış. Bu kardeşler, gökyüzünden inmişler yere. Her biri bir elementin çocuğuymuş: Ateşin oğlu Ignis, buzun kızı Glacien, toprağın evladı Sylva ve gölgelerin ruhu Umbra..."

Kadın, ellerini hafifçe Felix'in yorganının üzerinde gezdirdi. Küçük bebeğinin üşümediğinden emin olarak üzerini iyice kapattı. Her bir kardeşi anlatırken, o elementin hissi sanki odaya doluyordu.

"Bu kardeşler, dört büyük krallığı kurmuşlar. Ama sonra... sonra biraz hırçınlaşmışlar. Biri diğerine üstün gelmek istemiş. Denge bozulmuş."

Felix, bu kısmı hep üzülerek dinlerdi. Minik kaşlarını hafifçe çatmıştı şimdi. İçindeki hisler onu itiyordu, dünyada tüm barışı dengelemeye itiyordu sanki.

"İşte O zaman gökyüzü yardım göndermiş," dedi annesi, gözlerini oğlunun gözlerine dikerek. "Bir çiçek. Kalp Çiçeği. Bu çiçek yalnızca omegaların kalbinde açarmış. Her çiçek farklı renkte olurmuş; çünkü her biri farklı bir ruha aitmiş."

"Peki ya... hangi renkte?" Felix yutkundu. "...çünkü bazen rüyamda beyaz çiçek görüyorum. O da var mı?"

Annesi bir an durdu. Sonra gülümsedi. Bu gülümseme biraz endişeli, biraz gizemliydi. Oğlundaki farklılığı seziyordu ama bunu kabullenmek istemiyordu. Korkuyordu küçük bebeğine zarar gelmesinden.

Böylece mümkünmüş gibi sesi daha da kısıldı.

"Evet, var. Ama çok çok nadir. Derler ki bir gün bir çiçek... beyaz kalacakmış. Hiçbir krallığa ait olmayacakmış. Çünkü hepsini taşıyacakmış içinde. O çocuk, dört krallığın kalbini bir araya getirecekmiş..."

Felix'in gözleri parladı. "Ve o çocuk... iyi biri olacak mı?"

Annesi gülümsedi, başını eğdi ve küçük burnuna minik bir öpücük kondurdu.

"Eğer kalbi temizse... evet. Ama o çocuğun yalnız olmaması gerekiyormuş. Kutsal ruhu dengelemek için... bir eş gerekiyormuş. Gerçek bir eş. Ruhunun yankısı gibi biri..."

Felix'in gözleri ağırlaşmaya başladı.

Yorganını biraz daha yukarı çekti. Küçük burnunu kapatacak kadar yorganın altına sokuldu.

"Beyaz çiçek... çok güçlüymüş. Ama çok da kırılgan. O yüzden hep korunmalıymış. Sevgiyle. Sessizce. Sabırla..."

Annesi hafifçe mırıldanmaya başladı. Bir ninni gibi, fısıltıyla söyledi oğlu uyumadan önce son sözlerini.

"Ve bazı çiçekler... toprakta değil,

kalpte büyürmüş. Küçük kurdum"

Felix, masalın sonunda her zamanki gibi mırıldanarak sordu "Anne... sence ben hangi renkte olurum?"

Kadın bir an sustu. Yüzünde, Felix'in o an göremediği bir ifade belirdi. Ama sesi yine her zamanki gibi yumuşaktı. Ne kadar korksa da kutsal güce inanıyordu. Felix'in onu koruyacak ruh eşine sahip olacağını bildiği için içi hep rahat ediyordu.

"Bunu zaman gösterecek, küçük çiçeğim... ama sen, hangisi olursan ol, çok kıymetli olacaksın."

Felix çoktan uykuya dalmıştı bile.

O gece, sık sık olduğu gibi rüyasında yine o beyaz çiçeği gördü.

Ama bu defa... biraz daha farklı bir şekilde. çevresinde alevler dans ediyordu.

O alevler çiçeği yakmıyor aksine kale duvarı gibi koruyordu....

___________________

Giriş bölümü. Umarım anladınız konuyu. Anlamayana götten

Felix 18, Hyunjin 21 yaşında

Şimdi alalım yorumları. Konu nasıl?

Bölüm sonu

14 yorum