Sezgiay - Türkiye
Ekranın soğuk, titrek ışığı yüzüme vururken çenemi yavaşlatmadan sakızımı çiğnemeye devam ettim. Nanenin keskin tadı genzimi yakıyordu ama bu, odadaki o ağır, tozlu sessizlikten daha gerçekçiydi. Kırmızı dijital mühür ekranda belirdiğinde, içindeki saat işlemeye başladı: 30 saniye. Dosyanın başlığı ruhsuzdu: 07-GÖLGE.
Benim gibi, varlığı hiçbir resmi belgede yer almayan, nefesi bile devlet sırrı olanların dosyası... Türkiye'nin varlığını en derin mahzenlerinde gizlediği, hiçbir yasal kaydı bulunmayan o gölge istihbarat oluşumu, beni yedi yaşındayken Doğu Türkistan'ın kan gölüne dönmüş topraklarından çekip almıştı. Gözlerimin önünde katledilen ailemin çığlıkları, dokuz yıl boyunca aldığım o ağır, acımasız ajanlık eğitiminin her saniyesinde kulaklarımda çınlamıştı. Şimdi on altı yaşındaydım. Ne çocukluğum olmuştu ne de bir gençliğim; ben o gizli oluşumun ellerinde nefessiz bir silaha dönüştürülmüştüm.
İmleç aşağı kaydı: Alexander Michael Hudson. Ekrandaki fotoğrafta adamın kusursuz bir gülüşü vardı; dişleri porselen gibi parlıyordu. Dışarıdan bakıldığında New York'un en prestijli muhasebe şirketlerinden birinin sahibi, saygın bir iş adamıydı. Ama buz dağının görünmeyen kısmında, masum ruhları satan, Epsteinvari bir ağın başındaki o canavardı. "New York," diye mırıldandım. Sesim, yedi yaşındayken o topraklarda bıraktığım o küçük kızın feryadı kadar yabancı geldi kulağıma. Bu kez, o canavarlardan birinin kalbini sökmek için gidiyordum.
Otuzuncu saniye dolduğunda ekran aniden karardı. Görüntü gitti ama Hudson'ın o kibirli yüzü gözlerimin arkasına mühürlenmişti bile. Masadan kalkıp yatağın üzerindeki mat siyah bavula doğru yürüdüm. Hazırlanmak, benim için bir ibadetti. Bavulun en altına o bordo saten elbiseyi yerleştirdim. Kumaş, parmaklarımın arasından buzlu bir su gibi süzüldü. Hudson'ın yanına sızabilmek için kullanacağım zırh buydu. O derin yırtmaç, sadece bakışları üzerine çekmek için değil, bacak kılıfındaki hançere giden en kısa yol olduğu için oradaydı.
Ardından siyah dikdörtgen gözlüklerimi kılıfına yerleştirdim. İnsanların beyaz tenimle tezat oluşturan o çekik, siyah gözlerimin içine bakmasından nefret ederdim. O siyah derinliklerde, Hudson'ın asla anlayamayacağı bir acının ve o acıdan doğan soğukkanlı bir nefretin izleri vardı. Gözlükler, dünyayla aramdaki tek kalkandı.
Bavulun gizli bölmesini açıp parçalarına ayrılmış Beretta'mı yerleştirdim. Susturucusu, namlusu, şarjörü... Her parça yerini bulduğunda içimdeki o eksiklik hissi de bir anlığına yatışıyordu. Yanına gümüş kurukafa yüzüğümü ve muştamı bıraktım. Bazı hesaplar mermiyle, bazıları ise çıplak kemik sesiyle kapanırdı. En üste siyah deri motor ceketimi ve motorcu eldivenlerimi attım. Aynaya baktım. Uzun, katlı kesim siyah saçlarım omuzlarıma dökülüyordu. Karşımda duran yansıma bir insan değildi. Doğu Türkistan'ın tozlu yollarından New York'un gökdelenlerine uzanan, hiçbir yere ait olmayan bir hayaletti. Kaskımı elime aldım. Bardo motorumun anahtarlarını cebime atarken, New York'un kalabalığında kaybolmaya hazırdım. Sezgiay artık yoktu; sadece Hudson'ın ensesinde hissedeceği o soğuk nefes vardı.
Manhattan - Amerika
Manhattan'ın ışıltılı silüeti, otel odasının devasa camlarından içeri süzülürken odada sadece ağır bir parfüm ve nane kokusu vardı. Bu şehir, çok fazla ışık saçıyordu; benim gibi gölgelerde yaşamaya alışmış biri için fazla parlaktı.
Yatağın üzerindeki o bordo saten elbiseye baktım. Onu giymek, derimi değiştirmek gibiydi. Fermuarı çekerken kumaşın tenimde bıraktığı o ipeksi ama soğuk dokunuş, operasyonun başladığının habercisiydi. Aynanın karşısına geçtim. Çekik gözlerime sert bir hatla siyah kalem çektim; bakışlarım daha da kesinleşti, daha da yabancılaştı. Masanın üzerinde duran siyah dikdörtgen gözlüklerime uzandım. Bir an duraksadım. Onları takarsam kendimi daha güvende hissedecektim ama Hudson'ın partisine sızmak, onun o iğrenç bakışlarını üzerime çekmek ve dikkatini dağıtmak demekti. Gözlükleri masada bıraktım. Artık av sahasına girmeye hazırdım.