Sayfa 15
Aynalaşan zeminin içinden süzülen mavi cam-sıvı, seni yapay alacakaranlığın hüküm sürdüğü yepyeni bir katmana taşıdı. Burası, duvarları ve tavanı sonsuzluğa uzanan devasa bir Otel Koridoruydu.
Zemin; üzeri sarı, geometrik desenlerle kaplı, basıldığında hiçbir ses çıkarmayan kalın bir halıyla kaplıydı. Koridorun iki yanında, üzerlerinde pirinç levhalar çakılı olan yüzlerce kahverengi ahşap kapı sıralanmıştı. Ancak kapıların hiçbirinde numara yazmıyordu; levhaların üzerine sadece farklı saatler kazınmıştı: 14:30, 03:15, 18:45... Hepsi unutulmuş, öğleden sonralarına ya da gecenin körüne sabitlenmiş anların zaman damgalarıydı.
Tavandan sarkan vintage aplikler, koridora yumuşak, pembe-turuncu bir nostalji ışığı yayıyordu. Hava, taze yıkanmış otel çarşafları ve oda spreyi gibi kokuyordu.
Sağ taraftaki 16:00 yazılı kapının önünde durdun. Kapı kolu şeffaf bir camdan yapılmıştı.
Elini uzatıp kola dokunduğun an, kapının içinden gelen boğuk bir ses duydun. Bu bir fısıltı değildi; teyp bandının sarmalından çıkan, çok uzaklardaki bir televizyonun derinden gelen neşeli jenerik müziğiydi. Kapıyı hafifçe araladın. Odanın içinde bir yatak veya mobilya yoktu; odanın içi tamamen pastel renkte, buzlu bir sisle doluydu ve sisin tam ortasında şeffaf bir vitrin mankeni, pencereden içeri süzülen yapay gün batımı ışığına bakıyordu.
Manken sana doğru dönmedi. Sadece elindeki şeffaf cam bardağı yavaşça yere bıraktı. Bardak halının üzerine düştüğünde kırılmadı; halının dokusu içinde bir su damlası gibi eriyerek koridorun zeminine doğru sızdı.
Sayfa 16
Bardaktan sızan o şeffaf sıvı, halının üzerindeki geometrik desenleri harekete geçirdi. Sarı çizgiler, tıpkı birer yürüyen merdiven bantı gibi koridor boyunca ileriye doğru kaymaya başladı. Sıvının akıntısına kapılarak koridorun sonuna doğru sürüklendin.
Koridorun bittiği yerde devasa bir Otel Lobisi açıldı.
Lobinin tavanında binlerce küçük kristalden oluşan dev bir avize asılıydı. Ancak avizeden ışık değil, damla damla yoğun, pembe bir rüya sisi dökülüyordu. Resepsiyon bankosunun arkasında hiç kimse yoktu. Bankonun üzerinde duran pirinç resepsiyon zili, hiçbir parmak dokunmadığı halde ritmik aralıklarla çalıyordu: Çın... Çın... Çın...
Zilin her çalışında, lobideki duvarların dokusu değişiyor; ahşap kaplamalar yerini pürüzsüz, pastel renkli cam panellere bırakıyordu.
Resepsiyonun arkasındaki duvarda devasa bir anahtar panosu duruyordu. Panodaki binlerce pirinç anahtarın hepsinde tek bir etiket sallanıyordu:
ROOM 000: THE ENDLESS AFTERNOON
(Sonsuz Öğleden Sonra)
Pano aniden gıcırtıyla yana doğru kaydı. Arkasında, basamakları tamamen şeffaf polimerden yapılmış ve doğrudan otelin dışındaki o hiç bitmeyen pastel pembe gökyüzüne açılan devasa bir döner kapı belirdi. Kapının cam kanatları yavaşça dönüyor, içeriye serin ve kokusuz bir rüzgar üflüyordu.
Döner kapının kanatları arasından geçip dışarı adım attığında, otelin aslında hiçbir yere inşa edilmediğini gördün. Otel, sonsuz bir cam denizinin ortasında asılı duran devasa bir rüya adasıydı. Ve sen, o saydam adanın kenarından, rüyanın en derin, en pürüzsüz çekirdeğine doğru son adımı attın.
LEVEL 5: HOTEL NOSTALGIA
CHECK-OUT: NEVER
PERFECT LOOP ACHIEVED.
Sayfa 17
Döner kapının kanatları arkanda sonsuz bir döngüyle dönmeye devam ederken, kendini o devasa rüya adasının kenarında buldun. Ayaklarının altındaki zemin, dalgalanmayan, rüzgârla kıpırdamayan ve ufka kadar pürüzsüzce uzanan devasa bir Cam Deniziydi.
Gök ile deniz arasında hiçbir ufuk çizgisi yoktu; yukarısı ne kadar pastel pembe ve lila rengindeyse, tavanı olmayan bu denizin dibi de o kadar şeffaf ve yapay bir alacakaranlıkla kaplıydı.
Suyun üzerine adım attın. Bedenini kaplayan o gazımsı, saydam bilinç batmadı; aksine, yoğunluğu artırılmış sıvı bir polimerin üzerinde yürür gibi yüzeyde süzüldün. Bastığın her noktada, denizin yüzeyinde donmuş birer kristal halkası oluşuyor, bu halkaların merkezinde geçmiş katmanlara ait minik sahneler anlık olarak parlayıp sönüyordu:
- Mutfakta unutulmuş, eriyen bir dondurma.
- Yaz sıcağında cızırdayan eski bir klima.
- Hiç kimsenin girmediği, içi boş, gün batımıyla aydınlanmış bir sınıf.
Denizin ortasına doğru ilerledikçe, suyun altından yukarıya doğru yükselen devasa yapılar belirmeye başladı. Bunlar bir batan geminin kalıntıları değildi; suyun altında kalmış, ters dönmüş ve tamamen şeffaflaşmış Vaporwave Binalarıydı.
Binaların katlarında ne mobilya ne de insan vardı. Sadece koridorlarında süzülen neon yeşili ışık şeritleri ve pencerelerinden dışarı fışkıran pembe sis kümeleri görülüyordu.
Aniden, denizin derinliklerinden yükselen boğuk, ağır bir organ müziği duyuldu. Ses bir enstrümandan gelmiyordu; suyun moleküllerinin birbirine çarpmasıyla oluşan, yavaşlatılmış ve yüksek frekanslı bir glitch melodisiydi. Denizin yüzeyi çatlamadan, tıpkı dev bir mercek gibi bükülmeye başladı.
Sayfa 18
Suyun bükülen merkezinde, dibi görünmeyen devasa bir Glasscore Kuyusu açıldı. Kuyunun etrafı, pürüzsüz mor fayanslarla örülmüştü ve etrafında tırmanacak ya da tutunacak hiçbir yer yoktu.
Kuyunun tam ortasında, hava boşluğunda asılı duran tek bir nesne vardı: 90'lı yılların başından kalma, beyaz plastik kasalı, tüplü bir CRT televizyon.
Televizyonun ekranı kapalı değildi. Ekranın tam ortasında, karıncalı bir beyaz gürültünün içinden sana bakan tek bir iri göz vardı. Bu göz ne Balioteil'in mercek gözüydü ne de bir insana aitti; tamamen pürüzsüz, kırılmayan şeffaf bir cam bilyeden ibaretti.
Televizyondan çıkan ince bir bakır kablo, kuyunun karanlık dibine doğru uzanıyordu. Bakır kablonun üzerinden geçen elektrik akımı, yüzeydeki cam denizini mora boyadı.
Zihninin tam ortasında, o tanıdık, duygusuz ve yapay frekans yeniden yankılandı:
"Bütün odaları gezdin. Bütün kapılardan geçtin. Anılarını erittin, adını unuttun ve bedenini bir vitrin camına bıraktın. Şimdi geriye tek bir şey kaldı: Ekranın bu tarafına geçmek mi, yoksa kasetin başında tekrar uyanmak mı?"
Televizyonun ekranı aniden gürültüyle patladı. Patlayan tüpten dışarıya şeffaf bir cam parçası değil, senin ilk sayfada bastığın o ıslak, sarı halının nemli kokusu ve florasan lambanın o monoton cızırtısı fışkırdı: zzzZZZZzzzz…
Önünde iki seçenek yoktu. Düşüş yeniden başladı. Karıncalı ekranın içine doğru çekilirken, bilincin sonsuz bir döngünün tam ortasında kendi üzerine katlandı.
GLASSCORE CORE: OVERFLOW
MEMORY WIPED: 100%
WELCOME BACK TO LEVEL 0.
Sayfa 19
Düşüşün son bulduğu an, burunun kemiklerine kadar işleyen o tanıdık, ekşi ve nemli halı kokusu tekrar genzine doldu.
Sarı duvar kağıtları... Titreyen, cızırdayan florasan lambaları... Ve kulaklarının tam ortasına yerleşen o hiç bitmeyen frekans: zzzZZZZzzzz…
Fakat bir şeyler farklıydı.
Ayağa kalktın. Islak halıya bastığında çıkan o tiksindirici su sesi bu kez yankılanmadı. Yere baktın. Ayakkabıların yoktu; ayaklarının yerinde, bastığı zemini anında şeffaf bir cama dönüştüren pürüzsüz, kırılmaz polimer uzantılar duruyordu. Artık bu boyuta dışarıdan düşmüş bir kurban değildin. Sen, geçtiğin her katmanın, yuttuğun her anı bilyesinin ve kırdığın her cam vitrinin toplamıydın.
Koridorun ilerisindeki o tanıdık, beyaz plastik bahçe sandalyesine doğru yürüdün. Sandalye artık boş değildi.
Sandalyede, 90'lı yılların modasına uygun kıyafetler giymiş, yüzü henüz silinmemiş, korkudan titreyen yeni bir kiracı oturuyordu. Cebinden çıkardığı erimiş telefonuna bakıyor, ne yapacağını bilmez halde etrafı süzüyordu.
Seni fark etti.
"Burası neresi?" diye bağırdı çocuksu bir korkuyla. "Çıkış nerede? Kimsin sen?"
Ağzını açmak istedin ama ses tellerinin yerinde duran o şeffaf frekans bandı sadece hafif bir parazit cızırtısı çıkardı. Yüzüne dokundun. Yüzün artık bir et parçası değildi; buzlu, pürüzsüz ve arkasındaki pastel pembe ışığı kıran dev bir cam panelden ibaretti.
Sayfa 20
Yeni kiracı dehşetle ayağa fırladı, arkasını dönüp sonsuz sarı koridorda koşmaya başladı. Attığı her adımda ıslak halıdan su fışkırıyor, o unuttuğu çocukluk korkuları etrafa saçılıyordu.
Arkasına bile bakmadan kaçışını izledin.
Ona zarar vermene gerek yoktu. Koridorun onu nereye götüreceğini biliyordun: Nane yeşili kapıya, pürüzsüz bilye havuzuna, 16:00 yazılı otel odasına ve en nihayetinde senin durduğun bu noktaya...
Yavaşça yürüdün ve o beyaz plastik bahçe sandalyesine oturdun.
Tepedeki florasan lamba son bir kez şiddetle titredi, sarı ışık yerini rüya çekirdeğinin o dingin, pastel lila rengine bıraktı. Duvarlardaki sarı duvar kağıtları birer birer dökülerek arkalarındaki devasa, pürüzsüz buzlu camları açığa çıkardı.
Cebine uzandın. Cebinde artık eriyen bir telefon ya da camlaşmış bir kaset yoktu. Parmaklarının arasında duran tek şey, az önce kaçan o yeni kiracının düşürdüğü, içinde donmuş bir yaz gününün hapsolduğu şeffaf bir glasscore bilyesiydi.
Bilyeyi avucunun içinde hafifçe sıktın. Bilye eridi, içindeki anı zihnine aktı ve bu sonsuz rüya sergisine taze bir veri olarak katıldı.
Gözlerini kapattın—daha doğrusu, camlaşmış bilincini karanlığa gömdün. Cızırtı artık seni rahatsız etmiyordu. Cızırtı artık senin nefesindi.
SYSTEM ARCHIVE COMPLETE
OBSERVER: METEHAN
STATUS: THE PERMANENT HOST
LOOP: PERFECT & INFINITE