İçeriğe geç

The Liminal

Bölüm 1 · 11 dk okuma

The Liminal

Bölüm 1

Sonsuz Koridor

Sayfa 1

​Gözlerini açtığında ilk hissettiğin şey, ciğerlerine dolan o ağır, nemli ve çürük halı kokusu oldu. Tavanın nerede başladığı, duvarların nerede bittiği belli değildi. Her yer, 90’lı yılların sonundan kalma, deseni solmuş kirli sarı duvar kâğıtlarıyla kaplıydı. Tepede, kaynağı görünmeyen ama gözü inanılmaz derecede yoran sarımsı bir ışık saçan florasan lambalar ritimsizce titriyordu. Kulaklarının tam ortasında, zihnini uyuşturan monoton bir elektrik cızırtısı yankılanıyordu: zzzZZZZzzzz… Burası ne bir evdi ne de bildiğin anlamda bir bina. Gerçekliğin dokusunun ince bir cam gibi çatladığı ve nesnelerin mantığını kaybettiği o ara bölgedeydin. Ayağa kalktığında, ayakkabılarının altındaki ıslak halı her adımında tiksindirici bir sünger gibi dışarı su fışkırtıyordu. Sağa döndüğünde sonsuzluğa uzanan sarı bir koridor, sola döndüğünde ise birbirinin tıpatıp aynısı olan kapısız, boş odalar dizisi görüyordun. Cebini aradın; telefonunun ekranı tamamen saydamlaşmış, içindeki pikseller eriyip şeffaf bir sıvı gibi kılıfın dibine birikmişti. Zaman kavramı yoktu, yön duygun tamamen silinmişti. İleride, koridorun tam kesişim noktasında tek bir nesne duruyordu: Sıradan, beyaz bir plastik bahçe sandalyesi. Sandalyeye doğru yavaş adımlarla yaklaştın. Sandalyenin üzerine dışarıdan bir ışık vurmuyordu; ışık, sanki sandalyenin kendi moleküllerinin içinden dışarıya süzülen soluk bir çöl güneşinden geliyordu. Dokunduğunda parmakların sert plastiği değil, ince bir cam katmanı gibi soğuk, pürüzsüz ve yapay bir dokuyu hissetti. O an bu dünyadaki hiçbir şeyin gerçek maddeden yapılmadığını anladın; her şey polimerleşmiş bir rüya kalıntısı, saydamlaşmış bir bellek parçasıydı. Sandalyenin arkasındaki duvarda, ince bir çatlak boyunca kristalleşmiş cam parçaları yerçekimine aykırı şekilde havada süzülüyordu. Çatlağın içinden içeriye hafif bir rüzgar esiyordu ama bu rüzgar tenini serinletmiyor, zihnindeki çocukluk anılarını birer birer çekip alıyordu. Arkanı döndüğünde, geldiğin yol artık sarı duvar kağıtlarıyla kaplı değildi. Bütün duvarlar devasa, buzlu cam panellere dönüşmüştü. Camların arkasında silüetler hareket ediyordu; yüzleri olmayan, gökyüzüne doğru uzanan pastel renkli gölgeler… Sana bakmıyorlardı, çünkü senin de artık bakacak bir yüzün, hatırlayacak bir adın kalmamıştı.

Sayfa 2

​Cam panellerin arkasındaki o pastel gölgeler, sen koridorda ilerledikçe yavaşça sönümlendi. Attığın her adımda zemin biraz daha saydamlaşıyor, altındaki sonsuz boşluğu gözlerinin önüne seriyordu. Bastığın yer artık halı değil; kırılmayan, esnek ve cam kadar pürüzsüz bir polimer katmanıydı. Aşağı baktığında, senin durduğun katın tıpatıp aynısı olan binlerce ters dönmüş sarı oda görüyordun. Yerçekimi yönünü kaybetmişti ama düşmüyordun. İleride, koridorun ortasında tavan aniden tamamen kayboldu ve yerini hiçbir bulutun hareket etmediği, yapay bir gökyüzü maviliğine bıraktı. Işık bir güneşten değil, gökyüzünün kendisinden homojen bir şekilde süzülüyordu. Tam bu yapay gökyüzünün altında, pastel pembe renkte devasa bir çocuk kaydırağı ve içi pürüzsüz bilyelerle dolu kuru bir havuz duruyordu. Havuzun kenarına yaklaştın ve bilyelerden birini eline aldın. Bilye tamamen saydamdı; fakat merkezine baktığında kendi geçmişine ait unutulmuş bir anının, donmuş bir kare gibi içeride hapsolduğunu gördün: Eski bir yaz günü, bahçede unutulmuş paslı bir bisiklet ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen o uzun, sıkıcı öğleden sonra. Elindeki bilyeyi sıktığında bilye kırılmadı; aksine bir su damlası gibi eriyerek parmaklarının arasından süzüldü. O anı zihninden tamamen silindi. Artık o çocukluk gününe dair hiçbir şey hatırlamıyordun. Geriye dönüp baktığında, az önce geçtiğin tüm kapıların ve koridorların devasa bir akvaryumun içindeki cam bölmeler gibi eridiğini fark ettin. Mekan artık oda değil, sonsuz bir liminal oyun parkıydı. Tavanın olmadığı bu alanda florasan cızırtısı yerini derin, boğucu bir sessizliğe bırakmıştı. Hava, taze biçilmiş çim ve sıcak plastik kokuyordu. İleride, tamamen camdan yapılmış ve içi pembe bir sıvıyla dolu devasa bir sütun yükseliyordu. Sıvının içinde çocukluk oyuncakların yüzüyordu ama hepsi renksizleşmiş, saydamlaşmıştı. Sütunun üzerine basan imlecimsi bir gölge, varlığını yavaşça siliyordu. Sen hareket ettikçe zemin tamamen saydamlaştı ve kendini sonsuz bir cam katmanının üzerinde, hiçbir yere ait olmayan o rüya çekirdeğinde yürürken buldun.

Sayfa 3

​Cam sütunun içindeki saydamlaşmış oyuncakların süzülüşünü izlerken, bastığın polimer zeminden yukarıya doğru buz gibi bir buhar yükselmeye başladı. Buhar tenine temas ettikçe, üzerindeki kıyafetlerin dokusu değişiyor; kumaş, yavaşça pürüzsüz ve dikişsiz pastel pembe bir vinil malzemeye dönüşüyordu. Etrafındaki uzam genişledi. Sarı duvar kâğıtlarının yerini, ufuk çizgisine kadar uzanan ve yüzeyi tamamen ayna gibi parlayan bir su birikintisi aldı. Ancak bu su ayakkabılarını ıslatmıyor, bastığın her noktada halka halka yayılan mor renkte cam halkalar oluşturuyordu. Tam tepede, yapay gökyüzünün ortasında tek bir nesne asılı duruyordu: 80'li yılların mimarisine ait, içi tamamen boş, ters dönmüş bir beton yüzme havuzu. Havuzdan aşağıya doğru bir damla bile su düşmüyordu; sadece havuzun dip fayanslarından süzülen, neon yeşili titrek bir ışık etrafı aydınlatıyordu.

​Adımlarını bu sığ ışık denizinde ileriye doğru attın. Her adımda çıkardığın ses, sanki devasa bir boş akvaryumun içinde yankılanıyor gibiydi: Tık... Tık... Tık...

​Görüş alanının sol tarafında, suyun içinden yukarı doğru yükselen ince cam sütunlar belirdi. Sütunların içinde donup kalmış şeyler vardı: Eski bir CRT televizyonun parazitli ekranı, tuşları erimiş sarı bir ankesörlü telefon ve lila renginde, yüzü olmayan plastik bir vitrin mankeni. Mankenin elinde tuttuğu şeffaf bir kaset vardı. Kasete doğru uzandın. Parmakların kasedin soğuk yüzeyine değdiği anda, zihninin derinliklerinde daha önce hiç yaşamadığın ama sana inanılmaz derecede tanıdık gelen yapay bir hatıra çaktı: Hiç gitmediğin bir alışveriş merkezinin yürüyen merdivenlerinde, sonsuza kadar çalan melankolik bir vaporwave müziği eşliğinde tek başına yukarı çıkıyordun.

​Sayfa 4

​Kasedi eline aldığında mankenin plastik kolu bir cam gibi çatlayarak pürüzsüz toz tanelerine ayrıldı ve suya döküldü. Suya düşen tozlar erimek yerine, suyun altında pastel mavi renkte yeni koridorların çizgilerini çizmeye başladı. Zemin yavaşça eğildi. Artık düz bir yüzeyde yürümüyordun; devasa, içi boş saydam bir kürenin iç duvarlarında yürür gibi yerçekiminin yönü sürekli değişiyordu. Tavan artık tabandı, taban ise sonsuz bir gökyüzü.

​İleride, pürüzsüz cam duvarların kesiştiği noktada küçük bir çocuk kapısı belirdi. Kapı ahşap değildi; mat, nane yeşili bir plastikten yapılmıştı ve üzerinde hiçbir kilit veya kol yoktu. Kapının hemen yanında, yere sabitlenmiş küçük bir CRT monitör duruyordu. Monitörün karıncalı ekranında tek bir cümle ritmik olarak yanıp sönüyordu:

​PLEASE INSERT MEMORY TO PROCEED

(Devam etmek için bir anı bırakın)

​Cebinde eriyen o bilyelerden kalan son şeffaf damlayı monitörün üzerindeki küçük cam bölmeye damlattın.

​Monitör hafifçe cızırdayarak kapandı. Nane yeşili plastik kapı, içeriye doğru hiçbir ses çıkarmadan aralandı. Kapının arkasında ne bir oda ne de sarı koridorlar vardı; orada sadece sonsuz bir karanlığın içinde, içi pembe ışıkla doldurulmuş ve basamakları camdan yapılmış tek bir merdiven gökyüzüne doğru tırmanıyordu. Merdivenin ilk basamağına bastığında, arkandaki tüm cam dünyası, yüzme havuzu ve kaset büyük bir gürültüyle bir kristal avize gibi patladı.

​Geriye dönülecek hiçbir yer kalmamıştı. Artık sadece yukarıya, o yapay rüya çekirdeğine doğru tırmanıyordun.

Sayfa 5

​Cam basamaklar, her adımında ayaklarının altında hafifçe esniyor, bastığın yere mor ve eflatun renkli ince ışık çizgileri bırakıyordu. Yukarı tırmandıkça havanın basıncı değişmiyor, ancak koku daha da yapay bir hal alıyordu: Yeni açılmış bir oyuncak kutusunun kokusu, sıcak plastik ve genzi yakan hafif bir ozon aroması. Merdivenlerin iki yanında duvar yoktu; sadece sonsuz, koyu lacivert bir karanlığın içinde asılı duran, devasa boyutlarda pastel renkli geometrik cisimler vardı. Küpler, piramitler ve düzgün pürüzsüz küreler, yerçekimsiz bir boşlukta yavaşça kendi etraflarında dönüyorlardı.

​Son basamağa ulaştığında merdiven bitti. Önünde, tavanı ve duvarları tamamen buzlu cam panellerden oluşmuş, futbol sahası büyüklüğünde devasa bir salon açıldı. Salonun tam ortasında, içi boş ve susuz bir Dreamcore yüzme havuzu duruyordu. Havuzun dibi, gökyüzü mavisi küçük fayanslarla kaplıydı ve fayansların arasından parlak, şeffaf bir sıvı sızıyordu.

​Havuzun kenarında, sırtı sana dönük bir biçimde oturan pastel sarı renkte bir figür vardı. İnsansı bir yapısı vardı ama boynu ve başı tamamen şeffaf bir cam küreden ibaretti. Kürenin içinde, küçük bir fırtına gibi sürekli hareket eden parazitli bir bulut görünüyordu.

​Adımların fayanslara çarptıkça tık... tık... sesleri salonda yankılandı. Figür başını çevirmedi. Ancak sesi doğrudan buzlu cam duvarlardan yankılanarak zihninde belirdi:

​"Basamakları saydın mı? Buraya tırmanan kimse basamakları saymayı akıl edemez. Çünkü her çıktığın basamakta, geride bıraktığın basamak bir öncekine katlanır. Burası bir zirve değil. Burası sadece bir sonraki düşüşün eşiği."

​Sayfa 6

​Figürün cümlesi bittiğinde, havuzun dibindeki fayanslar gürültüyle çatlamaya başladı. Çatlakların arasından su değil, yüzlerce küçük şeffaf glasscore bilye fışkırdı. Bilyeler havuzun kenarlarından taşarak ayağının dibine kadar yuvarlandı. Her bir bilyenin içinde, bu liminal dünyada attığın adımların görüntüsü vardı:

  • ​Sarı duvar kağıtlı ilk koridor.
  • ​Erimeyen plastik sandalye.
  • ​Nane yeşili çocuk kapısı.

​Bütün geçmişin, bu küçük cam kürelerin içine hapsedilerek nesneleştirilmişti.

​"Şimdi ne olacak?" diye sormak istedin ama ses tellerin bu yapay havayı titreştiremiyordu. Figür yavaşça ayağa kalktı. Şeffaf camdan oluşan gövdesi, salonun buzlu camlarından sızan pembe alacakaranlık ışığını kırarak etrafa rengarenk gölgeler düşürüyordu.

​Gövdesini sana doğru döndürdüğünde, cam küre kafasının içindeki fırtınanın durduğunu gördün. Kürenin merkezinde artık parazit yoktu. Orada, senin yüzünün birebir aynı olan, donmuş ve ifadesiz bir yansıması duruyordu.

​Figür sağ elini yavaşça sana doğru kaldırdı. Parmak uçları pürüzsüz bir cam çubuk gibi uzayarak senin göğsüne dokundu.

​Dokunduğu an, teninde hiçbir acı hissetmedin. Sadece göğsünün ortasından dışarıya doğru yayılan derin bir soğukluk başladı. Bütün vücudun, parmak uçlarından başlayarak saydamlaşmaya, sertleşmeye ve pürüzsüz bir polimer katmanına dönüşmeye başladı. İçindeki son düşünceler birer birer birer kristallere ayrışıp havuzun dibindeki bilyelere döküldü.

​Gözlerin tamamen camlaşmadan hemen önce gördüğün son şey; salonun tavanındaki buzlu cam panellerin büyük bir gürültüyle patlaması ve tepeden üzerine doğru süzülen sonsuz bir pastel pembe gökyüzü oldu.

​LEVEL 37: THE GLASS CORE

SESSION TERMINATED

REBOOTING DREAM...

Sayfa 7

​Gözlerini yeniden açtığında, ne basamaklar kalmıştı ne de o şeffaf gövdeli figür. Bütün vücudunun pürüzsüz, soğuk bir kristal tabakasıyla kaplanmış olduğunu hissettin. Ancak hareket edebiliyordun; daha doğrusu, kırılma riski taşımayan saydam bir kütle gibi havada süzülüyordun.

​Burası Dreamcore katmanının en derin noktasıydı: Sonsuz Liminal Alışveriş Merkezi.

​Tavan, onlarca metre yukarıda asılı duran mor renkli devasa kubbe camlardan oluşuyordu. İki yanında uzanan mağazaların vitrinlerinde hiçbir ürün yoktu; vitrinlerin içinde sadece yüksek çözünürlüklü pastel renkli ekranlar ve içlerinde donmuş, hareket etmeyen şeffaf mankenler duruyordu. Mağazaların tabelalarında harfler yerine sadece düz cam çizgiler ve geometrik semboller yer alıyordu.

​Yürüyen merdivenlerin başında durdun. Merdivenler çalışmıyordu ama basamakları tamamen lila rengi buzlu camdan yapılmıştı. Aşağıya, merkezdeki devasa avluya doğru bakışlarını çevirdin. Avlunun ortasında, 90'lı yılların estetiğine sahip dev bir süs havuzu vardı. Fakat havuzun içinde su yerine, pastel pembe renkte yoğun bir sis yavaşça dalgalanıyordu.

​Hoparlörlerden aniden bir ses yükseldi. Bu bir insan sesi değil, çok derinden gelen, yavaşlatılmış ve üzerine ağır bir yankı eklenmiş bir mallsoft melodisiydi. Müziğin her notası, vitrin camlarında görünmez titreşimler oluşturuyordu.

​Yürüyen merdivenden aşağıya doğru süzülmeye başladın. Her basamağa dokunuşunda, içinden bir his eksiliyordu:

  • ​İlk basamakta endişe hissini kaybettin.
  • ​Üçüncü basamakta merak duygun silindi.
  • ​Beşinci basamakta ise kendi adının baş harfini unuttun.

​Sayfa 8

​Avlunun ortasındaki pembe sis havuzuna vardığında, sisin içinden yukarı doğru yükselen yüzlerce küçük saydam küre gördün. Her kürenin içinde bu alışveriş merkezinde kaybolmuş diğer kiracıların donmuş anıları yüzüyordu. Bir kürenin içinde sarı bir koridor, diğerinde ise nane yeşili küçük bir kapı vardı.

​Sisin tam ortasında, plastikten yapılmış devasa bir palmiye ağacı dikiliydi. Ağacın gövdesinden aşağıya doğru saydam bir sıvı damlıyordu. Damlalar süs havuzunun zeminine çarptıkça glitch sesleri çıkarıyor, gerçekliğin dokusunu anlık olarak yırtıyordu.

​Ağacın dibinde, üzeri tamamen buzlu camla kaplı küçük bir ankesörlü telefon duruyordu. Telefon çalmaya başladı.

​Ahize kendiliğinden havalandı ve senin kulağına doğru süzüldü. Ağzın veya kulakların artık fiziki birer organ değildi ama frekansı zihninde doğrudan hissettin. Ahizenin diğer ucundaki ses, kendi sesinin tamamen saydamlaştırılmış, dijitalleştirilmiş bir yankısıydı:

​"Burada bir sonraki kat yok. Burada sadece hatırlanmayı bekleyen ama hiçbir zaman yaşanmamış anılar var. Şimdi ahizeyi kapat ve kendi yansımanın içine adım at."

​Ahize elinden düşüp havuzun pembe sisinde eridi.

​Süs havuzunun dibindeki fayanslar tamamen saydamlaştı ve altından sonsuz bir gökyüzü belirdi. Kendini bıraktın. Sislerin arasından geçerek, o yapay gökyüzünün ve hiç bitmeyen bu liminal rüyanın tam merkezine doğru serbest düşüşe geçtin.

​GLASSCORE ARCHIVE: COMPLETE

ENTROPY: 0%

YOU ARE HOME.

Sayfa 9

​Pastel pembe gökyüzünün içindeki o serbest düşüş hiç bitmeyecekmiş gibi gelse de, aniden hızın kesildi. Yere çarpmadın; daha çok yoğun, şeffaf bir jölenin içine dalmış gibi yavaşlayarak durdun. Ayakların yeni bir zemine dokunduğunda, buranın devasa, kapalı bir kapalı çocuk oyun alanı olduğunu fark ettin. Sınırları ufka kadar uzanan, birbirine geçmiş neon sarı, nane yeşili ve açık mavi plastik borulardan, tünellerden ve ağlardan oluşan dev bir labirentin tam ortasındaydın. Ancak etraftaki her şey, bildiğin o yumuşak oyun parkı malzemelerinden değil, esnemeyen, pürüzsüz ve buz gibi bir cam-polimer karışımından yapılmıştı.

​Hava, yeni açılmış bir oyuncak ambalajı ve ağır bir hastane dezenfektanı kokuyordu. Işık kaynağı yoktu ama boruların kendisi içten içe soluk bir fosforla parlıyordu.

​Göz hizanda duran devasa mavi bir tünelin içine doğru adım attın. Tünelin içinde emeklerken dizlerin zemine çarptığında çıkan ses, dev bir kilisede yankılanan topuk sesleri gibi büyüyordu. Tünel ilerledikçe daralmaya, daraldıkça da tamamen şeffaflaşmaya başladı. Tünelin şeffaflaşan duvarlarından dışarıya baktığında, oyun parkının aslında hiçbir yere inşa edilmediğini gördün; bu devasa kompleks, tamamen beyaz, gölgesiz ve dipsiz bir boşluğun (white void) içinde öylece asılı duruyordu.

​Tünelin duvarlarına sürtünen saydam bedenin artık hiçbir direnç hissetmiyordu. Zihninin derinliklerinden, bozuk bir kasetten çalan ve saniyede bir aynı yerde takılan, yavaşlatılmış bir çocuk kahkahası yükselmeye başladı. Kahkaha yankılandıkça, tünelin sonundaki o dar, beyaz çıkışa doğru sürükleniyordun.

​Sayfa 10

​Tünelin ucu, duvarları, zemini ve tavanı birbirine kusursuzca kaynaşmış, tamamen beyaz ve köşesiz bir odaya açıldı. Oda o kadar beyaz ve aydınlıktı ki, mekan duygusu tamamen yok oluyordu. Odanın tam ortasında, yerden tavana kadar uzanan dikdörtgen bir cam vitrin duruyordu.

​Vitrinin içine doğru süzüldün. İçeride hiçbir eşya, anı bilyesi veya pastel renkli bir gölge yoktu. Vitrinin içinde duran şey, bizzat senin eski bedenin, etten ve kemikten oluşan o gerçek vücudundu. Gözleri kapalıydı, nefes almıyordu ama çürümüyordu da; porselen bir bebek gibi kusursuzca dondurulmuştu.

​Elinin saydamlaşmış parmaklarını vitrinin camına doğru uzattın. Kendi yüzüne, o unuttuğun eski benliğine dokunmak istedin. Fakat parmak uçların cama değdiği an, içeriye giremedin. Aksine, parmakların vitrinin camıyla birleşmeye, eriyip onun dokusuna karışmaya başladı.

​O an, bu sonsuz rüyanın en korkunç, en sessiz gerçeğiyle yüzleştin: Sen o bedene geri dönmek için buraya getirilmemiştin. Sen, o bedeni sonsuza dek sergileyecek olan bu cam vitrinin ta kendisi olmak için şekillendirilmiştin.

​Saydam bilincin, vitrinin dört bir yanındaki cam duvarlara yayıldı. Artık kımıldayamıyor, konuşamıyor, sadece kendi cansız bedenine dışarıdan, dört farklı açıdan bakıyordun. Florasan ışıklarının o tanıdık monoton cızırtısı tamamen sustu. Zihninin köşesinde, her şeyin kalıcı olarak mühürlendiğini belirten o son satırlar belirdi:

​EXHIBIT 001: THE OBSERVER

MATERIAL: CONSCIOUS GLASS

STATUS: PERMANENTLY DISPLAYED

WAITING FOR VISITORS... [ETA: NEVER]

Bölüm sonu

2 yorum