İçeriğe geç

The Last Song Of The Black Swan | Marauders Fanfiction

Bölüm 3 · 5 dk okuma

The Last Song Of The Black Swan | Marauders Fanfiction

Bölüm 3

-3-

Son zamanlarda, ciddi anlamda uykudan nefret etmeye başlamıştım. Ki uykuyu bir kaçış yöntemi olarak gören herkes onaylayacaktır ki, bu kabustan daha beterdir. Tabii kabusunuz sürekli aynı evde sıkışıp kalmak değilse.

Gece boyunca uyumamış ve her ne kadar inkar etse de annemin ölümünden sonra benden kaçan teyzem Aurora Elnath Vâlkrin'e mektup yazmıştım. Bu tür rüyaların bizim ailemizde sıradan bir şey olduğunu biliyordum. Annem de teyzem de kehanet yeteneği ile doğmuştu. Annemin son yıllarında bu yeteneğin bende de olduğunu söylemesi, beni daha çok ürkütüyordu. Sonuçta kim rüyalarında sevdiklerinin öldüğünü veya kötü şeyler yaşayacaklarını görmek ister ki? Mektubumu "Seni seven yeğenin, Celestia." cümlesiyle bitirip katladım. Bir zarfa koyup Vâlkrin aile armasıyla mühürlediğimde gitmek için hazırdı. Yatağımdan zorlanarak kalkıp yatağımın altındaki kutudan bir ayna çıkarttım. Yüzüm tamamıyla şişmiş ve göz altlarım kararmıştı. Ağlamaklı bir ifadeyle kendimi bir süre inceledikten sonra aynayı kutunun içine atıp kutuyu ise ayağımla yatağın altına iteledim.

"Tanrım, lütfen en azından bugün kimseyle uzun süre denk gelmeyeyim..."

Slytherin Kızlar Yatakhanesinden çıkıp Baykuşhaneye vardığımda, yüzümü ekşittim. Her yerde ağır bir baykuş pisliği kokusu vardı. Pencereden içeriye giren rüzgar elimdeki mektubun kenarlarını kıvırırken, baykuşum Miss.Blair'ın başını okşadım.

"Ne yedirip içiriyorlar size burada..."

Mektubu Miss.Blair'a bırakıp pencereden uçup gitmesini izledim. Sevgili Teyzem Aurora, bu mektuba da cevap vermezse onu bizzat aramaya çıkacaktım. Düşünceler beynimi bir fare edasıyla kemirirken arkamdan gelen çıtırtıyla birlikte hızlıca döndüm.

"Black?"

Ya evren beni gerçekten dinlemiyordu, ya da bana beslediği bir nefreti vardı. Sirius'u karşımda görmem ve konuşmamla, yerde rüzgarın etkisiyle sürüklenen kuş tüylerinden birinin ağzıma girmesi bir olmuştu. Sirius baykuşunu gönderdikten sonra bana döndü ve baştan aşağı süzdü. Tabii bunun tadını çıkartamıyordum çünkü tüylü ve berbat bir haldeydim. Öksürerek ağzımdaki tüyü çıkartmaya çalışırken kulağım bir yandan Sirius'taydı.

"Bu kadar heyecanlanmana gerek yoktu."

Dalga geçeceğini biliyordum ama bu söylediği şey benim daha da öksürmeme sebep olmuştu. Öksürüklerin arasından cevap vermeye çalıştım.

"Kendini fazla önemsiyorsun."

"Veya belki de sen beni çok fazla önemsiyorsun?"

Şuan ne oluyordu? Bu lanet Potter'ın planı işe mi yaramaya başlamıştı yoksa Sirius sabah kalktığından beri kimseyle flört etmediği için benimle kafa mı buluyordu? Ne olduğunu kesinlikle bilmiyordum ama bu başımı hafifçe çevirip Sirius'a göz ucuyla korku dolu bakmama sebep olmuştu. Sirius ise bu bakışıma karşılık derin bir iç çekmiş ve muzip bir sırıtışla kollarını bağlamıştı.

"Dalga geçiyorum Swan. Yoksa gerçekten önemsiyor musun?"

Adımı mı biliyordu o? Gözlerimi kıstım.

"Adımı nereden biliyorsun?"

"Ben her şeyi bilirim."

Merak edip beni araştırdığı düşüncesi bile beni benden alıyordu. Tam karşılık verecekken Remus'un Sirius'a seslenmesiyle dilim tutuldu.

"Hadi ama Black! Kahvaltıya gecikiyoruz. Tanrım seninle buraya gelmemeliydim..."

İşaret parmağımla bir Remus'u bir de Sirius'u işaret ettim. Sirius bu hareketimle yüzünü buruşturmuş ve göz devirmişti.

"Sana da görüşürüz Swan."

Sirius Remus'un ardından aşağı indiğinde bende şok içerisinde karşımdaki duvara bakmaya devam ettim. Kafamda milyarlarca soru vardı ama bu milyonlarca sorunun cevaplanmasından daha önemli olan tek şey yemekti. Bir kaç saniye Sirius ve Remus'un uzaklaşmasını bekleyip ardından büyük salona koştum.

———

Büyük salona vardığımda, herkes çoktan yemek yemeye başlamıştı. Hızlıca Slytherin masasına oturup yemek yemeye başladım. Bunun bütün sorunlarıma çözüm olacağını düşünmek bana yetiyordu. Her ne kadar bu zamana dek hiçbir sorunuma çözüm bulmamış olsa da. Geç geldiğim için herkes birer birer büyük salondan uzaklaşırken ben yemek yemeye devam ettim. Sabahtan beri her şey ilk defa bu kadar harika gidiyordu. Ama söyledim ya? Evrenin benimle bir derdi vardı. Önüme düşen kağıt parçasıyla kaşlarımı çattım. Kapıdı alıp açtığımda, içimdeki katil içgüdüleri tekrar uyanmıştı. Başımı yavaşça önümden kaldırıp karşımda dikilen James'e baktım. "Lily bugün ne anlattı?" Yazan kağıdı buruşturup James'in suratına fırlattığım sırada James bana bakıp yerinde sıçramıştı.

"Tanrı aşkına seni kim dövdü?"

"Beni kimse, ama seni ben."

"Ha?"

"Hasta mısın Potter?"

James karşıma oturup aklınca şirinlik taslamak amacıyla ellerini yanaklarına koymuştu. Şirin değildi, sadece aşırı derecede tuhaftı.

"Yalnızca Lily'e..."

"Daha Lily'i görmedim bile!"

Bakışlarım bir kaç dakikalığına etrafıma kaydı. Neredeyse bütün Slytherin bizi izliyordu. Gözlerimi kıstım ve öldürücü bakışlarımı James'in üzerine diktim.

"Uza, Potter."

James teslim olurmuş gibi ellerini kaldırıp ayaklanınca bir kez daha etrafıma baktım.

"Pekala pekala... Ama akşam baykuşhanede buluşalım."

Kollarımı iki yana açtım. Ne yapmaya çalışıyordu bu? James sırıtmış ve göz kırpıp benden kaçarcasına büyük salonun dışına koşmaya başlamıştı. Ben ise sabır dilenerek kafamı bir kaç kez önümdeki masaya vurdum. Slytherin masası hala daha bana bakıyordu. İyice rahatsız edici olmaya başladığı için yerimden usulca kalktım ve bugünün derslerine girmek üzere büyük salondan çıktım.

———

Sihir tarihi dersinin de bitişinin ardından, kalabalığı yararak sınıftan çıktım. Bugün Lily’i hiç görmemiştim ve bu içimde büyük bir boşluk oluşturuyordu. Her baktığım yerde onu arıyordum. Aslında onu bulmak için etrafta dolaşmak oldukça iyi bir seçenekti ama maalesef ki yüce James Potter tarafından baykuşhaneye çağırılmıştım. Ona istediğini vermek asla benlik bir hamle değildi ama eğer bunu yapmazsam tatillerde canıma okuyordu. Bu yüzden adımlarımı hızlandırdım ve baykuşhaneye yöneldim.

Bu işin bitmesini ne kadar çok istediğim belli olacak ki 15 dakikada baykuşhaneye varmıştım. Kapıyı açıp içeriye girdiğimde, James çoktan oradaydı. Yanına doğru yürüdüğüm sırada beni görüp ayaklandı ve omuzlarımdan tutup sarstı.

“Ne bulduğuma inanamayacaksın! Sirius senin ismini biliyor.”

“Evet bunu bende biliyorum.”

“Ne?”

James bir kaç adım geri çekilmiş ve dedikoduya kendini fazla kaptırmış gibi elini ağzına götürmüştü.

“Sen Sirius ile mi konuştun?”

“Evet.”

Aklıma gelen soruyla birlikte kaşlarım çatılmış bir şekilde James’e baktım.

“Remus ve Sirius’un arasında bir şey mi var?”

“Hayır aptal, sirius baykuşlardan korkuyor.”

Bu beni istemsizce gülümsetirken, bir anda omzuma konan Miss.Blair ile yerimde sıçradım.

“Ve anlaşılan ortak bir yönünüz var.”

Göz devirip Miss.Blair’i koluma aldım. Teyzeme gönderdiğim mektuplar genelde hep geri dönerdi. Hiçbir şey yazılmamış, belki mektup bile açılmamış şekilde. Ama ilk defa bu sefer, mektup yoktu. İçimdeki his bir şey olmuş olacağından korkarken merdivenlerden gelen çıtırdı ile o tarafa döndüm.

“Kim var orada?!”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.