İçeriğe geç

the chosen one | minsung & omegaverse

Bölüm 25 · 5 dk okuma

the chosen one | minsung & omegaverse

Bölüm 25

21.5

"Hadi Seungmin, hızlı!"

Küçük Prens yaşının aksine büyük adımlar atarak saray bahçesine çıkmaya çalışırken bir yandan da aynı yaşta olsalar da kendisinden uzun olan arkadaşını çekiştiriyordu. Bugünkü ahlak dersi biter bitmez kendisini Seungmin'in odasına atmış, alfaları izlemek için peşinden sürüklemişti.

Seungmin ise neye uğradığını şaşırmış vaziyetteydi. Annesinden kalmış kitabı okuyup hangi otla ne yapacağını anlamaya çalışırken omega arkadaşı tarafından bir anda buraya sürüklenmişti. Yine de durumdan şikayetçi değildi. Chan'ı birkaç gündür görememişti, işine gelirdi.

Hızlı adımları sarayın bahçesinde, askerlerin talim yaptığı alanda son bulduğunda onları en iyi görebilecekleri yere, büyük ağacın arkasına geçmişlerdi. Sonunda aradıkları bedenler ellerinde kılıçla belirdiğinde iki küçük de nefesini tutmuştu istemsizce.

"Şuna bak nasıl yakışıklı."

Felix sanki Hyunjin'i ilk kez görüyormuş gibi tepkiler verirken Seungmin gözlerini Chan'ın üstünden alamıyordu. 14 yaşındaki Chan'ın vücudu diğer yaşıtlarına göre çok daha gelişmişti. Uyku uyumadan çalıştığını sarayda bilmeyen yoktu. Onun geceleri uyuyamadığını bilen Seungmin defalarca kez annesinden yardım alarak alfanın uykusuzluğuna çözüm bulmaya çalışmıştı ama bir türlü çare bulamamışlardı.

8 yaşında bir beta olarak elinden sadece bu kadarı geliyordu.

"Seungmin ben Hyunjin ile evlenmek istiyorum."

Şımarık Prensin mızmız sesi Seungmin'i güldürmüştü.

"Büyümeden nasıl evleneceksin akıllım? Önce yetişkin olman lazım."

"Ama Hyunjin benden önce büyüyecek, ya başkasıyla evlenmek isterse? Seungmin ya, Hyunjin de benimle evlenir, değil mi?"

Seungmin onu kandıracak birkaç cümle söyledikten sonra dikkatini tekrar babasıyla konuşan Chan'a çevirdi. Babasının bir eli onun omzunda gülerek bir şeyler söylüyordu. Chan ise dikkatle duruşunu bozmadan yüzünde büyük bir tebessümle onu dinliyor, Hyunjin de yanlarındaki Changbin ile konuşuyordu.

Beta iç çekmeden edemedi. Babası onunla pek sohbet etmezdi. Zaten yorgunca eve gelir, eşiyle vakit geçirdikten sonra uyurdu. Seungmin sessiz bir çocuk da olduğundan genelde varlığı bile pek belli olmazdı. Varlığı kimsenin dikkatini çekmediğinden okuma yazmayı söktüğünden beri annesinin kitaplarını kurcalar, bazen de Felix ile oyun oynar ve alfa hyunglarıyla sohbet ederdi.

Yine de Chan'ı kıskanmıyordu. Babasını onunla paylaşmaktan mutluydu. Hem, Chan böyle gülecekse Seungmin arada sırada zorla izin alarak yiyebildiği pudinglerini bile ona verebilirdi.

Chan Seungmin'i severdi. Bazen onun saçlarını karıştırır, kılıcıyla yonttuğu minik figürleri küçük betaya verirdi. Seungmin sevildiğini bilse de Chan'ın ona, Hyunjin'in Felix'e baktığı gibi bakmadığını biliyordu.

Arkasında hissettiği gölgeyle düşüncelerinden kurtulurken yakalanmış olmanın verdiği utançla gözlerini sıkıca yumdu.

"Hiii, abiciğim."

Felix'in sesi kimin geldiğini açıklıyordu. Prens Minho'nun onları yakalaması nispeten iyi bir şey olsa da utanç vericiydi.

"Siz iki bücür ne yapıyorsunuz burada?"

Seungmin de Felix de şu bücür lafını hiç sevmiyordu. Alfaların ağzına bu kelime yer yapmış, iki küçüğün üstüne yapışmıştı.

"Hiiiç, oyun oynuyoruz abiciğim."

Minho onlara kaşlarını kaldırmış bir şekilde bakarken küçük Felix gözleri kısılana kadar gülümsemişti. Kusursuz yüzünde parıldayan çilleri onu olduğundan daha da masum gösteriyordu. Büyük Prens bir kez daha kardeşinin tatlılığına kanmaya ve yalanına ayak uydurmaya karar verdi.

"Öyle olsun bakalım. Ben kasabaya ineceğim, bir şey istiyor musunuz?"

Alfanın gözleri iki yaramazın yüzünde dolaşırken ikisi de kafasını olumsuz anlamda sallamıştı. Onların yanından ayrıldıktan sonra pelerinini üzerine geçirmiş, muhafızların onun için ayarladığı atının üstüne atlamıştı. Normalde kendisini gizleme ihtiyacı duymasa da bugün kimseyle uğraşmak istemiyordu.

Nedenini bilmediği bir şekilde göğsü daralıyordu ve bu durum saray duvarlarının üstüne üstüne gelmesine sebep olmuştu. Belki kasabaya inip biraz halk pazarında dolaşmak ona iyi gelir düşüncesiyle merkeze inmeye karar vermişti.

On beş yaşına çoktan bastığı için artık saray işlerini ciddiyetle babasının yanında yer alarak yürütüyordu. Yürümeye başladığından beri bunun için eğitiliyor olsa da bu durumdan hiç memnun değildi. Kılıç tutmaktan nasır tutmuş avuç içleri, talim yapmaktan sıkılaşmış bacakları, ok atmaktan soyulmuş parmakları kendisini on beş değil de, yirmi beş yaşındaymış gibi hissetmesine sebep oluyordu.

Son günlerde kurdu da kendisini iyice belli ediyor, iki gündür Minho'nun kabuslarla uyanmasına sebep oluyordu. Yaralanmış bir kurdun başında kendi kurdu olduğunu bildiği bir kurt görüyordu.

Kurt formuna dönmek onlar için yüzyıllar öncesinde kalmış olsa da Minho gördüğü o kurdun kendisi olduğunu bir şekilde biliyordu.

Düşüncelere dalmış bir şekilde atını yönlendirirken arkasından gelen iki muhafız yokmuş gibi davranıyordu. Çok uzun olmayan bir at yolculuğunun sonu şehirde bittiğinde Minho çevik bir hareketle koyu kahverengi atından inmiş, güzel kızına teşekkür etmek için alnını okşadıktan sonra yularını muhafızlara uzatmıştı.

Yürüyerek pazarın içinde gezerken pelerinin izin verdiği kadarıyla halkı gözlemliyordu. Satıcılarla konuşan müşterilerden duyduğu fiyatları kafasında tartıyor, hile karıştırıyorlar mı anlamaya çalışıyordu.

Tartışan iki kişiyi dinlediği sırada duyduğu gürültü elinin refleksle hançerine gitmesine sebep olduğunda etraftaki insanlar çoktan çığlık atmaya başlamıştı.

Arkasında çıkardıkları toz bulutuyla beraber birkaç atlının tezgahları dağıta dağıta geldiğini gördüğünde kendini kenara attı. Arkasından onu takip eden muhafızlardan birisi çoktan saraya haber vermeye giderken, diğeri de haydutların önünü kesmeye çalışıyordu. Minho olduğu yerden elindeki hançeri atın üzerindeki adamkardan birisinin kalbine fırlattığında arkadaki dev yangını görmüştü.

Alfası göğsünü sıkıştırırken adımlarını o yöne çevirip koşmaya başladı. Yanan evlerin arasına girdiğinde duraksamıştı.

Ortalık mahşer yeri gibiydi. İnsanlar kaçışıyor, birbirini ezecek kadar korkmuş şekilde koşuyorlardı. Kime nasıl yardım edeceğini bilemeyen Minho'nun gözüne tam o an küçük bir çocuk çarptı.

Çığlık çığlığa ağlayan çocuğun yanından geçecek atlıyı gördüğünde Minho botunun içine sakladığı diğer hançerini çıkarıp hiç düşünmeden fırlattı.

Atın üstündeki adam düştüğünde çocuğun yanına fırlayıp kucaklayarak duvarlardan birisinin arkasına saklandı. Başını korkuyla onun boynuna gömmüş çocuk kalbini sızlatırken en fazla Felix ile yaşıt olduğunu fark etmişti.

"Annem nerede biliyor musun?"

Ağlamamak için kendisini tutan küçük kafasını kaldırdığında gözlerini onun yüzünde gezdirdi. Gülümsemeye çalıştıktan sonra parmaklarıyla ıslanmış yanaklarını kuruladı.

"Bilmiyorum küçük, ama bulacağız tamam mı?"

Küçük omega nedensizce ona güvenip kafa salladıktan sonra her şeyden kaçmak ister gibi iyice küçülüp alfanın kucağına sığınmıştı.

Muhafızlar gelip omegayı onun kucağından alıp Minho'yu yalvar yakar saraya götürene kadar, küçük çocuk ağlamaktan bitap düşmüş hâlde fesleğen kokusunu etrafa yayarak alfanın kolları arasında uyumuştu.

öyle küçük bi bölüm yazmak istedim, biraz doğaçlama oldu

minho ve jisung o kişilerin kendileri olduğunu bilmiyor bu arada, 13-14 sene önce olmuş bir olay

sadece ben ve siz onların minho ve jisung olduğunu biliyoruz :')

Bölüm sonu

19 yorum