"Jeongin, gerçekten doydum."
Jisung Jeongin'in uzattığı kaşığı görünce bıkkınlıkla derin bir nefes vermişti. Uyanalı iki gün oluyordu, önceki hâline göre daha iyiydi fakat bunu bir türlü arkadaşına kabul ettiremiyordu.
"Ama gücünü toplaman için yemen lazım. Hadi, lütfen."
İnatla reddettiğinde Jeongin de pes ederek kaşığı tabağın içine bırakmıştı. Jisung ile uğraşmak bazen gerçekten zor olabiliyordu.
"Jeongin." Tepsiyi kenara bırakarak dikkatini kendisine veren omegayla devam etti sözlerine. "Kim yapmış biliyor musun?"
Kendisini biraz toparladığından beri birisinin gelip onunla bu konu hakkında konuşmasını istiyordu fakat kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Herkes Jisung normal bir hastalığa düşmüş gibi davranıyor, iyileşmesi için dört dönüyordu. "Bilmiyorum, Seungmin hyung Minju'nun yapmadığını söyledi sadece."
Jisung bir şey söylemese de bu konu canını sıkıyordu. Prense sormak istemişti fakat alfa o kadar yorgun ve uykusuz görünüyordu ki vazgeçmişti. Hem, Prens Minho kendisinden o kadar çok af dilemişti ki omega onu kim olduğunu sorarak zorlamak istememişti. Saray halkı çok durgundu ve istemsizce bu durgunluk Jisung'a da yansıyordu.
"Saraydaki diğer omegalar gönderildi biliyor musun? Beni de göndereceklerdi fakat Prens izin vermedi. Ben de sen iyileşene kadar yanında olmak istedim."
"Peki burada benimle yaşamak ister miydin?" Jisung Jeongin'in burada kalmasını her şeyden çok istiyordu. Kendisini hâlâ Prens, hatta Kral eşi olmaya hazır hissetmese de ailem diyebileceği tek kişinin de yanında olmasını istiyordu. Seungmin vardı, Prens Felix de daima ona arkadaşıymış gibi davranıyordu ama Jeongin'in yeri çok ayrıydı omega için. Kendisinden küçük olduğu için mamasını bile elleriyle içirdiği bu çocuk olmadan bir ömür düşünmek midesinin kasılmasına sebep oluyordu.
"Bilmiyorum, aslında babalarımı ve dedemi özledim." Jeongin'in kısık sesiyle kurduğu cümle Jisung'u üzse de gülümsemeye çalıştı. Jeongin onun tek ailesi olsa da o, Jeongin'in tek ailesi değildi. Mutlu bir evliliğin çocuğu, neşeli ve bilge bir adamın torunuydu. Belki ailesi yaşasa Jisung da bu evlilik fikrine ve sarayda yaşama konusuna bu kadar kolay adapte olmak yerine düşünürdü fakat kaybedecek hiçbir şeyi yoktu.
Aralarına giren sessizlikte Jisung elleriyle ağrıyan bacaklarını ovalarken Jeongin de ona yardımcı oluyordu. Derin nefesler aldığında ciğerlerine saplanan ağrılar dışında vücudu da kendisini tam olarak toparlayabilmiş değildi. Kasları sızlıyor, adımları ise tökezliyordu.
"Biricik hastam bugün nasılmış bakalım?"
Seungmin içeri gülümseyerek neşeyle girince istemsizce omegaların da yüzüne tebessüm yerleşmişti. Genç betanın pozitif aurası Jisung'un çok hoşuna gidiyordu.
"Bacaklarım ağrıyor Seung."
Beta elindeki bitki çayını yatağın yanındaki sehpaya bıraktıktan sonra Jeongin'in çekilmesiyle Jisung'un bacaklarını kontrol etmişti. "Bahçede biraz yürümek ister misin? Bacak kaslarının açılması lazım, hem hava da almış olursun."
Jisung bu teklifi seve seve kabul etmişti. Seungmin'in onun için getirdiği nane çayını bitirdikten sonra bahçeye inecekler, gücü yettiğince yürüyeceklerdi.
Gözleri Seungmin'in tırnaklarına takıldığında bakışlarını bardağı tutan parmaklarına çevirdi. Kötüleştiği gecenin gündüzünde balsam tohumuyla boyamışlardı fakat Jisung tadını çıkaramamıştı. Silik bir şekilde kalmış olan hafif turuncu tırnaklarının yanısıra genç betanınkiler oldukça canlı duruyordu. "İddiayı bu sefer Seungmin kazanmış."
Arkadaşlarının anlamsız bakışları kendisine döndüğünde gülerek parmaklarını işaret etmişti. Farkındalıkla Seungmin günler sonra ilk defa aklına gelen bilgiyle gülümsedi. Jeongin ise mızmızlanıyordu. "Her seferinde böyle oluyor ya, neyseki ilk aşkım daha ortalarda yok."
Küçük arkadaşının bu zamana kadar kimseye gönlünü kaptırmadığını bilen Jisung onun huysuzluğuna gülümsemekle yetinmemiş, bardağı tek eline alarak diğer eliyle saçlarını karıştırmıştı. Dikkati gülümseyerek kendi parmaklarına bakan Seungmin'e kaydığında kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. Aslı olmayan bir batıl inanç için bir hekimin bu kadar mutlu olması garip gelmişti.
"Senin sevdiğin yok ama Seungmin hayallerinde ilk aşkından üçüncü çocuğunu doğurdu bile. Kim bu şanslı insan?"
Seungmin'in gözleri farkındalıkla açılıp yüzündeki gülümseme yerini endişeye bırakırken iki elini havaya kaldırıp telaşla salladı. "Hiç, hiç kimse. Dalmışım sadece."
Jisung elbette bu bahaneye inanmamıştı fakat üstelemedi. Beta kendisi anlatmak istediğinde gelip anlatırdı.
Birkaç dakikalık sohbetten sonra Jisung çayını bitirince üçü beraber ayaklanmış, Jeongin ve Seungmin de onun kollarına girmişti. Üstündeki pijama takımı, ayağındaki yumuşak terlikler ve solmuş yüzüyle ne kadar iyi görünüyordu bilmiyordu fakat pek umrunda değildi.
Ağrısı yüzünden küçük denilebilecek adımlarına yanındaki iki arkadaşı uyum sağlarken sarayın büyük kapısından bahçeye çıkmışlardı.
"Sonunda temiz hava."
Masmavi olan gökyüzü, yeşilliğin hakim olduğu bahçeyle birleşince Jisung'un içi açılmıştı. Kulağına doluşan kuş cıvıltılarıysa doğanın sesiymiş gibi hissettiriyordu.
Onlar bahçenin çiçeklerle süslenmiş kısmına doğru yürürken Prens Minho'nun adımları Jisung'un kaldığı odaya getirmişti onu. Gördüğü boş oda ve dağınık yatak endişeyle kaşlarını çatmasına sebep olduğundaysa kapıdaki muhafız bahçeye indiklerini haber vermişti. Yüreğine serpilen rahatlamayla ayakları onu bahçeye, bir ağacın altına oturmuş çiçeklerin arasındaki üçlüye götürmüştü.
Prens Minho'nun geldiğini ilk fark eden Jisung olurken ayağa kalkmak istemiş, fakat doğrulmaya çalışırken Seungmin ve Jeongin onu tutmuştu. Onun kalkmaya çalıştığını fark eden alfa ise yürüyüşünü hızlandırmıştı.
"Nereye kalkıyorsun?"
Minho'nun sert fakat ilgili sesi Jisung'un yutkunmasını sağladığında kısaca baş selamı verdi. "Sadece selamlamak istemiştim Prensim."
"Beni selamlamana gerek yok Jisung, rahatını bozma." Jisung'un topladığı bacaklarına elini atmış nazikçe tekrar uzatmasını sağlamıştı.
Bu temasla içi titrerken dudaklarını sıkıca birbirine bastırmakla yetindi.
"Bizi biraz yalnız bırakabilir misiniz? Jisung'a eşlik etmek istiyorum."
Alfanın Seungmin ve Jeongin'e yönelik konuşmasından sonra gülümsememek için direnen ikili kol kola girerek yönünü tekrar saraya çevirmişti. Minho ve Jisung'un yalnız kalıp doğru düzgün konuşmaya ihtiyacı olduğunun elbette onlar da farkındaydı.
Prens üstündeki ağır ve gösterişli takımı umursamadan Jisung'un sağına oturmuş, sırtını onun gibi ağacın gövdesine yaslamıştı. Uzattığı sağ bacağının üstüne sol bacağını atarken omega onun hareketlerini izlemekle yetiniyordu.
"Bugün nasılsın?"
Jisung kalbini saran heyecan ve gerginlikle yerdeki çimenleri okşadı. "Daha iyiyim Prensim, teşekkür ederim."
"Bir şey fark ettim, bu yüzden seninle konuşmak istedim." Meraklı bakışları alfaya döndüğünde onun da kendisine baktığını fark etmişti. "Bu evlilikle ilgili hiç fikrini almadım. Bugün Felix ile konuşurken fark ettim de sen de bu konuda hiçbir şey söylemedin."
Jisung ne diyeceğini bilemez hâlde bakışlarını kaçırırken Minho da derin bir nefes almıştı. "Bu yaşananlardan sonra burada kalmanı istemeye de yüzüm yokmuş gibi geliyor ama Jisung," Prensin parmakları çenesine değdiğinde bakışları tekrar buluştu. "Benimle kalmanı ve eşim olmanı çok isterim."
O an, tam o an Jisung kalbinin fazla kan pompalamaktan patlayabileceğini düşünmüştü. Prensin ilgisi, sevgisi ve hüznü gözlerinden rahatlıkla okunabiliyorken bu duyguların sahibi olmak ona çok yabancıydı. Buraya geldiği ilk gün zorunluluk yüzünden sarayda olmanın verdiği öfkeyi taşırken şimdi sevilmenin hissettirdiği mutluluğu yaşıyordu.
Kızgındı, kırgındı ve belki de biraz hayal kırıklığı yaşıyordu. Rahatça nefes alamamak, herkesi endişelendirmiş olmak ve bunca ağrıyı çekmek, hem de bir hiç uğruna, onun güvenini sarsıyordu fakat bunların hiçbirisinin Prens ile alakası yoktu. Prens tüm samimiyetiyle ve tüm zayıflığıyla onun ellerini tutarak özür dilemişken nasıl kızabilirdi ki?
Düşünceler beyninin içinde bir o yana bir bu yana telaşla koşarken Prens gereğinden fazla uzun süren sessizlikle ne düşüneceğini bilememişti. Her zaman dik olan omuzları aşağı düşmüşken bunu hak ettin diyordu içindeki ses. Koruyamadığı omeganın onu istemesi için bir sebep yoktu.
Açıkçası, Jisung uyandığında onu yanına çağırıp sarılınca aklına hiç istenmeme ihtimali gelmemişti fakat bugün Felix Jisung'un gerçekten isteyip istemediğini ona sorunca verecek cevap da bulamamıştı.
"Ben de eşiniz olmak isterim."
Gözleri oturdukları yerin çaprazında kalan saraya takılmış Prens duyduğu titrek ses ile başını hızlıca omegaya doğru çevirerek doğruldu. Jisung ise sonunda topladığı cesaretiyle içini dökmek için dudaklarını aralamıştı.
"Korkuyorum. Bu sorumluluk için yeterli miyim bilmiyorum. Belki bir omegayım fakat senelerdir kasabada pirinç çuvalı taşıyarak sağlıyordum geçimimi. Saray kurallarını tam olarak çözebildiğim söylenemez, ne kadar zarif olabildiğim ise tartışılır. Leydinin bahsettiği şekilde yemek yiyemiyorum bile."
"Leydi artık yok Jisung." Prens istemsizce araya girme ihtiyacı hissetmişti. "İstediğin şekilde, istediğin gibi davranabilirsin. Burası artık senin sarayın olacak."
Jisung 'un bakışları Prens ile buluştuğunda titrekçe bir nefes çekti içine. "Tekrar zarar görmek istemiyorum."
"Görmeyeceksin. Kendi canım üzerine yemin ederim ki tek bir saç teline bile zarar gelmeyecek bundan sonra."
Minho'nun güven dolu sesiyle içi rahatlarken kafasını sallamakla yetinmişti. Elinin üstünde hissettiği sıcak dokunuşla bakışları tekrar Prens ile buluştu.
"Güzellik diye bir kavram olmasaydı yine de sana çok güzel olduğunu söylerdim Jisung."
Jisung'un nefesi sıklaşırken Minho yüzünü onun yüzüne doğru eğmişti. Gözleri kendiliğinden kapandığında dudağının kenarında hissettiği ılık dokunuş avuç içine değen parmakları istemsizce sıkmasına sebep olmuştu.
Prens ise dudaklarını, bastırdığı yumuşak tenden çekmek istemiyordu. Omeganın heyecanla salgıladığı feromonlarıyla ciğerleri hemen alıştığı fesleğen kokusunun keyfini çıkarıyordu. Yine de Jisung'u rahatsız etmemek adına birkaç saniye sonra geri çekilip gülümsedi. "Biraz yürüyelim."
Jisung gözlerini aralarken pelteleşmiş gibi hissediyordu. Daha önce hiçbir alfayla bu kadar yakın temasta bulunmamış vücudu hamur kıvamına gelmiş gibiydi. Dudaklarını aralayamazken ayağa kalkan Prensin kendisine uzattığı elini tutarak yavaşça ayaklanmıştı. Yan yana yürüdükleri sırada birkaç adım sonra tökezlediğinde beline sarılan kolla dudaklarını birbirine bastırdı. "Teşekkür ederim."
Yürüdükleri yola Prens Minho yön verirken ilk karşılaştıkları yeri görmek Jisung'u gülümsetmişti. Her ne kadar o an kızgınlığa girdiği için hâlâ utanç duysa da Prensin bu konuya dair tek kelime etmemesi içini rahatlatıyordu.
Tekrar gördüğü pembe çiçeklerle bakışları onu izleyen alfayı buldu. "Kozmos çiçeğiydi, değil mi?"
"Evet, annem dikmişti."
Prens hakkında yeni bir bilgi öğrenmenin verdiği keyifle gülümserken gözleri ışıldıyordu. Kendisi farkında olmasa da Minho onun parlak gözlerini görmenin mutluluğuyla diğer kolunu da omeganın ince beline geçirerek kendi bedenine yaklaştırdı. Ani hareket yüzünden Jisung'un elleri de Prensin omuzlarına tutunmuştu.
"Seni seviyorum."
Minho'nun sesi sadece kuş cıvıltılarının olduğu arka bahçede Jisung'un kulağına ulaştığında, omeganın dudakları şaşkınlıkla aralanmıştı. Tutamadığı feromonları bu defa farklı bir kokuyla ikisini sardığında Prens usulca gözlerini kapatıp açtı. Yüzüne yerleşen minik tebessümle önce burnunu omeganın boynuna yaklaştırıp kokusunu derince içine çekti, sonra da çenesine küçük bir öpücük bıraktı.
"Kozmos kokuyorsun Omegam."
Dudaklarının arasında birkaç santim kalmışken mırıldandığı kelimeler Jisung'un gözlerinin kapanmasına sebep olduğunda Minho yavaşça dudaklarını onun dudaklarına bastırdı.
Jisung kalbine birisini aldığında kozmos kokuyordu ve kozmos, Minho'nun doğum çiçeğiydi.










