İnandığım bütün gerçekler,yalanlarla etrafımı sardı.
Karanlığın ortasında bir ışık ışını gibi
Elimi tuttun, takip ediyorum seni.
Dreamcathcer - Deja Vu
~Bölüm 6: İhanet Işıltısı~
Kim Seokjin bitkindi. Günlerdir, yaptıkları hakkında en ufak fikri yokken sevgilisinin yarı çıplak vücudunun geniş omuzlarıyla parlayan sırtını, gerçekliğe açtığı gözleriyle saatlerdir izliyordu. Parmakları siyah çarşaflar üzerinde geziyor, sıcaklığının ne zamandır buradan yok olduğunu kavramaya çalışıyordu. Doğrulmak ve ona sarılmak istiyorsa da bir öpücük bırakmadan uzaklaşacak kadar ilişkilerine karşı nankör olmadığını biliyordu. Gelecekti. Öylece bırakıp gitmeyecek kadar centilmen, öylesine sadıktı.
Kapattığı telefonu resmen komidinin üzerine fırlatırken sıkıntılı bir iç geçirdi. Eli, dağınık siyah saçları arasına giderken Jin, telefonun yanında sallanarak dengesini yitiren ilaca baktı. "Ne zamamdır bastırıyorsun?" Diyiverdi. Saatlerce oturur, saatlerce onu izlerdi ama bu ilaçların görüş açısına girmesi tüm yetkiyi kurdunun almasına sebep olmuştu, tıpkı birksç gündür olduğu gibi.
"Uyanmışsın."
"Cevap ver." Jin doğruldu. Tamamen çıplak olan bedeninden kayan yorganı umursayamıyordu bile. "Ne zamandır bastırıyorsun, dedim!"
"Okulu bitirdiğimden beri." Komidinin üzerindeki kutuyu eline alıp Jin'e uzattı, ispatlamak ister gibi. "Birkaç gündür piyasada bulamadıkları için almam zorlaşmıştı ama nihayet bulmuşlar."
"Neden kaldırıldığını biliyor musun?" Sorunun ta kendisi olmak nasıl hissettiriyordu, merak ediyordu Sekjin. Ona tüm kalbiyle aşıktı fakat yasadışı bir adam olduğu gerçeğini değiştirmiyordu bu.
"Biliyorum." Kutu elleri arasından kaydı, ince bileğini kavrayan büyük ellere merakla baktı Jin. Kendisine yaklaşan sevgilisi tekrar tekrar kalbini hızlandırırken zorlukla yutkundu. "Senin gibi tanrının lütuflarına özenenler, amacı dışında kullanıp herkese rezil olanlar yüzünden, elbette."
Jin, kendisine karşı son derece dürüst olan bu adamın ne kadar parlak gözlere sahip olduğu gerçeğini gözardı edemiyordı. Jin tek kelime etmiyordu, Yoongi de öyle. İkisi de hala tüm kontrolleri kurtlarına bırakmış olsalar da vahşileşmiyorlardı. Yoongi ona en kibar halini sunuyordu, Jin'se olabildiğince onun damarına basmaktan kaçıyordu. İkisi de şaşırtıcı derecede anlayışlılardı ve sorularına da aynı şekilde anlayışlı cevaplar bekliyorlardı.
"Senin için her zaman bulacağım, hayatım. Bir kez daha böyle bir şey olmayacak."
Jin, en başta dudaklarını araladıysa da söylemekte olduğu şeylerin ciddiyetini kavrayarak hızlıca geri dönmüştü lafından. Yoongi'nin gözünden kaçacak değildi bu. Günlerini geçirdiği, emeklerini sarf ettiği adamın her bir noktasını ezberlemekten yorulmazdı. "Ne diyecektin, aşkım?"
Jin, iradesine sahip çıkabilmekte zorlansa da derin bir nefes almış, kendisini dizginlemeyi başarmıştı. "Önemi yok. Kahvaltı edelim mi? Kurt gibi açım." Yataktan kalkmaya hamle yaptıysa da hala bileğini sıkı sıkı kavramış adamın ellerinden kurtulamamıştı. Dudaklarını gerginlikle yaladı ve kendisine ciddiyetle bakan adamın yüz ifadesine uzun uzun baktı.
"Önce söyle. Sana kızacak değilim."
Jin, kendisine yapılacak sert konuşmanın bilincide "sen bulacaksın ama ben nasıl bulacağım, diyecektim." Dedi. Tüm cesaretiyle Yoongi'nin gözlerine bakıyor, Yoongi de tüm arındığı duyguların vücudunu terk etmesini bekleyerek gözlerini ondan çekmiyordu. Nihayet doğruldu fakat hâlâ Jin'in elini bırakmamıştı.
"Bunları kullanıyor muydun? Anlamam gerekirdi... günde bir kez alıyorsun, değil mi? Sadece kurdunu sustursun, düşünceleriyle seni yormasın diye."
"Yoongi-"
Onu dinlemeden devam etti baskın alfa, gözlerinde kızıl ışıltılarla. "Sadece feromonunu salgılayıp orada olduğunu belli etsin ama fazlasını yapamasın diye, değil mi? Bu şekilde ne ben aldığını fark edecektim ne de ailen ama kızgınlığa da girmeyecektin."
Jin dişlerini sıktı, haksız olduğunu biliyordu fakat tüm gerçeklerin bu kadar hızlı yüzüne vurulmasından memnun değildi. "Sen de kullanıyorsun, feromonlarını hissediyorum, değil mi? Bu konuda yalnız değildim. Durumu dramatize etmeye bile kalkma."
"Ben bir alfayım, Jin. Kızgınlıklarımın ne kadar zor geçtiğini biliyorsun ama senin her kızgınlığında yanında olurdum. Sana yardım edebilirdim."
"Günlerce kızgınlıktaydın ama yanındaydım." Jin kırgın bir tonla konuşmadan edemedi. "Ve bana bak, oldukça da iyiyim!"
Jin ayağa kalktı, ciğerlerini havayla doldursa da yaşama hevesi kaçmış gibi aniden bırakıveriyordu. Yere dağılmış kıyafetlerini toparlaya toparlaya giyerken öfkeli feromonları, odayı tamamen ele geçirmiş haldeydi. Kiraz çiçekleri güzeldi ama öfkeyle süslenmişlerse biraz daha yangını anımsatabilirdi. O tatlı kokusu bir yana, insanı kokusuyla boğmayı hedefler gibiydi. "Biraz toparlanmayı beklemelisin." Diye uyardı onu alfası fakat umursamadan çoktan çıkmıştı odadan. Kendisine aynadan bir saniye olsun bakma zahmetine girmeden dışarı çıktığında tepede parlayan güneşin güzel ışınlarına karşı göz kapakları birbirine yaklaştı.
Hızlı adımlarını eve çevirmiş, şanslıysa boş bulmayı umut etmişti. Bir sorguya daha hazır değildi, daha kendisini bile sorgulamamışken özellikle. İkisinin de aralarında sırları olabilirdi, o anlayışla karşılarken Yoongi neden sert çıkışıyordu?
Eve girer girmez hızlıca etrafı kolaçan etti, neyseki bugün şanslı günündeydi de evde kimse yoktu. Anahtarlarını kenara asıp içeri geçecekken zigon sehpanın üzerine yığılmış tonla zarf çekmişti dikkatini. Buraya kolay kolay mektup gelmeyeceğini bilirdi, bu yüzden nereden geldiklerini merak ediyor, kaynağını araştırma isteğiyle yanıp tutuşan yüreğine biraz da olsa su serpebilmek için ağır adımlarla yaklaşıyordu. Bir yandan da kendisini çok kötü hissediyor, sanki ailesinin gizlisine el sürmüş gibi çekiniyordu.
Tüm bu sırlardan bıkıp usandığına karar vermesi yalnızca saniyelerini aldı.
Genel anlamda her bir mektubun başından sonuna kadar tehditler yazılıydı. Belirli bir miktar kimyasal bileşenin yakın tarihte teslim edilmesini, yoksa olacaklardan sorumlu olunmayacağını not düşmüş olmaları Jin'e garip geliyordu.
Akşama kadar okuduğu satırların sonunda bunların ismi verilmemiş bir çete liderinden babasına gönderilen tehdit mektupları olduğunu anlamış olsa da kafasında bir türlü oturtamaması yüzünden oldukça dalgındı.
"Biliyor musun..." Jin başını kaldırıp da babasına odaklanırken hala okuduğu metinlerin puntolu yazılarının gözünün önünden geçtiğini hissediyordu. Hala karşısındaki adamın masum olduğuna, bu saçmalıklarla alakası olmadığına inanmak istiyordu. "...sen çok şanslı bir çocuksun, Jin. Annen gibi güzel bir anneye sahipsin bir kere."
"Evet..." düşünceleri srasında bile olmayan bu sözcüklere karşılık zorlukla yutkundu Jin. Ne zaman, diye geçirdi içinden. Bana gerçeği ne zaman söyleyecek?
Asla.
Kurdu resmen ulurcasına söylediği tek kelimeyle Jin'in tüm dengelerini altüst etmişti. Sır, labirent, satranç... hepsi birer oyun gibi görünse de Jin için yaşam şekli olmuştu. Bezdiriciydi. Yanında rahat hissettiği bir Yoongi'si vardı, o da ne yazık ki satrançta fazlaca ustaydı. Neden böyle olmak zorundaydı ki?
"O olmasa yarattığım bu açığı kim kapatacaktı?" Babası durmadan devam ediyor, baskın alfa ruhuna rağmen ailesine karşı kırılgan yanını göstermeye ilk kez cüret ediyordu.
Jin o an anlamıştı, babası şu an aklı tam anlamıyla başında konuşmuyordu. "Doğru... iyi ki var. Onu seviyorum."
"Ben de öyle."
Biliyorum
Kurdu ve kendisi aynı anda düşünmüştü bunu. Jin tekrar arkasına yaslandı, iç geçirerek gözlerini kapattı. "Erken uyumamda sakınca var mı?"
"Hayır, dinlenmene bak. İyi geceler."
Jin afalladı, yine de belli etmemeye çalışarak gülümsedi. "İyi geceler."
Keşke alfamız olsaydı.
O burada olsaydı ona her şeyi sorabilirdik.
Bizi dinler ve anlamaya çalışırdı.
Onun dışında hiçbir alfa bizi umursamıyor...
Kurdunun acı kaynayan feryatlarını kesmek için elinden geleni yapsa da nihayet başını yasladığı yastıktan gözlerini hafif aralayarak kalkabilmişti. "Yoongi..." diye fısıldadı kendi kendine. "Şu an ne yapıyordur acaba?"
Yastığının altında duran telefonunu alıp ekranına bakarken okunmamış birçok bildirimin üzerinde yer alan saate baktı. Dakika az önce dönmüş olsa da saat hala aynıydı. 00.12. Yoongi muhtemelen meşguldü ya da uyumuştu. Gece yarısını devirdikten sonra konuşmamaları gerektiğini biliyordu.
Ama onu çok özlüyordu. Kalbinin tek sahibini o kadar özlüyordu ki bir süre sonra bu durum, gözlerinin dolmasına sebep oldu. Her şey ağır gelirken altında ezildiğini hissediyor, buna karşı durabilmek içinde elinden hiçbir şey gelmiyordu. Uykuya kendisini bıraksa yetmeyeceğini, bırakmasa daha kötü olacağını biliyordu. Çaresiz hissediyordu, hem de çok çaresiz.
Sessizliğine gömüldü ama hala gürültülüydü. Düşünceleri ona rahat vermezken başını yastığının altına gömdü.
Ve nihayet uykuya dalana kadar tüm o titreme ve kasılmalara rağmen bilinçli hareket etmeden öylece uzanabilmeyi başarmış ve bilincini kapatabilmişti.