Kulüp evinin bahçesi öğlene doğru yeniden canlanmıştı.
Sabah sürüşünün yorgunluğu çoktan üzerlerinden atılmış, yerini o tanıdık uğultuya bırakmıştı. Verandanın altındaki uzun ahşap masanın üzerinde açılmış iskambil desteleri, yarısı içilmiş bira şişeleri ve gelişigüzel bırakılmış anahtarlar duruyordu. Bir tarafta mangaldan yükselen et kokusu, diğer tarafta garajın önünden gelen metal seslerine karışıyordu.
Revan, kulüp evinin merdivenlerine oturmuş, elindeki şişeyi dizine yaslamıştı.
Gözleri bahçede dolaşıyordu.
Yıllar geçmişti.
Yüzler değişmişti.
Ama ortam...
Ortam hiç değişmemişti.
Birileri mutlaka bağıra bağıra gülüyor olurdu.
Birileri mutlaka diğerinin sinirini bozardı.
Birileri de mutlaka sessizce oturup hepsini izlerdi.
Bugün o kişi Daven'dı.
Verandanın korkuluğuna sırtını yaslamış, birasını yudumlarken bahçeyi seyrediyordu.
Başkan olduğu her hâlinden belliydi.
Kimse ona dönüp emir sormuyordu.
Çünkü kimsenin emre ihtiyacı yoktu.
Onun orada duruyor olması yeterliydi.
Marco, Marcel'in yanından geçerken elindeki şişenin kapağını fark ettirmeden cebine attı.
Marcel birkaç saniye sonra şişeyi ağzına götürdü.
Kapak yoktu.
Kaşını kaldırdı.
Etrafına baktı.
Kimse ona bakmıyordu.
En azından bakmıyormuş gibi yapıyordu.
Bir an sonra Marco'nun omuzlarının titrediğini gördü.
Gülmemek için kendini zor tutuyordu.
Marcel yavaşça ayağa kalktı.
Sessiz adımlarla arkasından yürüdü.
Marco hâlâ bir şey anlamamıştı.
Ta ki ensesine buz gibi bir kutu bira değene kadar.
Bir anda irkildi.
Arkasını döndüğü anda Marcel çoktan yerine geçmiş, hiçbir şey olmamış gibi kart karıştırıyordu.
Bahçede kahkahalar yükseldi.
Marco bu kez Ethan'ın üzerine yürüdü.
Suçlu oymuş gibi.
Ethan daha ne olduğunu anlamadan omzuna hafif bir yumruk yedi.
Karşılık verdi.
İkisi bir anda boğuşmaya başladı.
Gerçek kavga değildi.
Daha çok çocukluk arkadaşlarının yıllardır değişmeyen itiş kakışı gibiydi.
Masanın kenarına çarpıp ikisi birden yere düştüler.
Etraflarındaki sandalyeler devrildi.
Kimse ayırmaya gitmedi.
Logan yalnızca mangal maşasını havaya kaldırıp yeni koyduğu etleri korumaya çalışıyordu.
Öncelikleri belliydi.
Et yanmayacaktı.
Revan başını hafifçe iki yana salladı.
Dudaklarının kenarında istemsiz bir gülümseme oluştu.
"Hiç büyümemişler."
Daven, gözünü bahçeden ayırmadan şişesinden bir yudum aldı.
"Büyüdüler."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Akıllanmadılar."
Bu kez Revan güldü.
Gerçekten güldü.
Bahçenin diğer ucunda eski bir pikap durmuştu.
Kasasının kapağı açıktı.
İçinden kalın bir halat çıkarıldı.
Kim çıkardı, kim getirdi belli değildi.
Beş dakika sonra halat iki direğin arasına gerilmişti.
Marco ile Ethan karşılıklı geçmişti.
İkisinin de elleri halata uzandı.
Ayakları toprağa gömüldü.
Ne bir hakem vardı...
Ne de başlangıç düdüğü.
Halat bir anda gerildi.
Toprak ayakkabıların altında parçalanmaya başladı.
Ethan bütün ağırlığını geriye verdi.
Marco dişlerini sıktı.
Boynundaki damarlar belirginleşti.
Etraflarında toplananlar ritim tutmaya başladı.
Kimse isim söylemiyordu.
Sadece ayaklarını yere vuruyorlardı.
Toprak titreşiyordu.
Bir an...
İki an...
Halat Ethan'ın elinden kaydı.
Marco bütün ağırlığıyla geriye savruldu.
Ethan'ın üzerine düştü.
İkisi de yere yuvarlandı.
Bu kez kahkaha daha büyüktü.
Marcel cebinden buruşturulmuş birkaç banknot çıkarıp Logan'ın avucuna bıraktı.
Logan tek kaşını kaldırdı.
Banknotlara baktı.
Sonra Marcel'e.
Hiçbir şey söylemeden cebine koydu.
Demek ki kulüp içinde kimin kazanacağı üzerine sessiz sessiz iddiaya giren tek kişi o değildi.
Öğleden sonra güneş biraz daha alçaldığında bahçenin gürültüsü verandaya kadar taşmaya başlamıştı.
İskambil masası çoktan dağılmıştı.
Birileri eski dart tahtasını duvara asmıştı.
İlk okun hedefi bulmasıyla ikinci okun bira şişesine saplanması arasında yalnızca birkaç saniye vardı.
Kimse şaşırmadı.
Şaşıran yalnızca Revan oldu.
Dartı atan Daven'dı.
Şişe olduğu yerde döndü.
Sonra ağır ağır masadan aşağı düştü.
Kırılmadı.
Marco başını iki eliyle tuttu.
"On yıldır aynı..."
Cümlesini tamamlayamadı.
Çünkü Daven ikinci oku da fırlatmıştı.
İlk okun hemen yanına saplandı.
Revan başını eğip güldü.
"Sen hâlâ can sıkıcısın."
Daven okun tahtaya saplandığı yere baktı.
"Sen hâlâ çok konuşuyorsun."
Saatler fark edilmeden geçti.
Bazen birisi yüksek sesle gülüyor, ardından bütün bahçe ona katılıyordu.
Bazen herkes aynı anda susuyor, yalnızca sahilden gelen dalga sesleri duyuluyordu.
Sonra biri bir şey yapıyor...
Sessizlik yeniden bozuluyordu.
Hiçbir an planlanmış değildi.
Hiçbiri hazırlanmış değildi.
Ama hepsi birbirini yıllardır tanıyan insanların doğal hâliydi.
Revan bir ara başını kaldırıp Daven'a baktı.
Bahçenin ortasında herkes birbirine takılıyor, gülüyor, itişiyor, omuz omuza dolaşıyordu.
Daven ise hâlâ aynı yerdeydi.
Kimseye karışmıyordu.
Ama biri ayağını burksa ilk o fark edecekti.
Birinin morali bozulsa ilk o anlayacaktı.
Bir kavga çıksa ilk o ayağa kalkacaktı.
Revan işte o an eski dostunu yeniden tanıdı.
Yıllar önce yanında yolu paylaşan adam gitmişti.
Onun yerine...
Arkasındaki insanları taşıyan bir başkan gelmişti.
•••
Akşam güneşi yavaş yavaş denizin üzerine eğilmeye başlamıştı.
Bahçedeki gürültü gün boyunca hiç eksilmemişti.
Birilerinin kahkahası biter bitmez başka bir köşeden küfür yükseliyor, birkaç saniye sonra o küfrün de yerini kahkahalar alıyordu.
Kulüp evinin önünde zaman farklı akıyordu.
Saatler geçiyordu...
Kimse fark etmiyordu.
Revan verandanın korkuluğuna dirseklerini dayamış, bahçeyi izliyordu.
Marco bu kez Ethan'ın şapkasını alıp kulübenin çatısına fırlatmıştı.
Ethan söylene söylene eski bir sandalyeyi çekip üzerine çıkmaya çalışıyor, her denemesinde sandalye yana kayıyordu.
Üçüncü denemesinde ise sandalye tamamen devrildi.
Toprağa sırtüstü düştü.
Önce sessizlik oldu.
Sonra bütün bahçe aynı anda patladı.
Marco nefessiz kalacak kadar gülüyordu.
Marcel elindeki bira şişesini masaya bırakıp sadece başını iki yana salladı.
Logan ise mangalın başından ayrılmadan cebinden uzattığı uzun bir demir çubukla şapkayı çatıdan aşağı indirdi.
Tek kelime etmedi.
Şapkayı Ethan'ın göğsüne bıraktı.
Sonra dönüp kaldığı yerden eti çevirmeye devam etti.
Sanki yaptığı şey dünyanın en normal hareketiydi.
Revan istemsizce güldü.
"Şu adam konuşmadan bütün kulübü yönetiyor."
Daven şişesini masaya bıraktı.
"Logan mı?"
Revan başıyla onayladı.
"Eskiden de böyle miydi?"
"Hayır."
"Neydi?"
Daven birkaç saniye sustu.
Sonra gözlerini Logan'dan ayırmadan konuştu.
"Çok konuşurdu."
"..."
"Hayat susturdu."
Revan daha fazla sormadı.
Motorcu kulüplerinde bazı sorular cevapsız bırakılırdı.
Saygı biraz da buydu.
Güneş tamamen alçalmaya başladığında bahçenin bir köşesinde eski bir tahta kutu ortaya çıktı.
Kutunun içinden paslı nal parçaları çıktı.
Marco kutuyu yere bıraktı.
Bir çivi buldu.
Toprağa çaktı.
Kimse ne yaptığını sormadı.
Çünkü herkes biliyordu.
Birkaç dakika sonra bahçenin diğer ucundan metal sesi yükselmeye başladı.
Nallar tek tek havada dönüyor...
Çiviye çarpıyor...
Ya da birkaç santim farkla toprağa saplanıyordu.
Kimin attığı önemli değildi.
Iskalayan, günün geri kalanında bununla dalga geçileceğini biliyordu.
İsabet ettiren ise yalnızca omzuna vurulan iki yumrukla ödüllendiriliyordu.
Kulüpte alkış yoktu.
Abartı yoktu.
Sadece omuza vurulan sert bir el...
Ve "güzel attın" anlamına gelen kısa bir bakış.
Saatler ilerledikçe bira şişeleri masanın üzerinde çoğalmaya başladı.
Konuşmalar da değişti.
Artık kimse motorlardan bahsetmiyordu.
Eski yollar açılmıştı.
Bir kış gecesi dağ yolunda mahsur kaldıkları zamanı anlattılar.
Bir başka sefer, Marco'nun yanlışlıkla cenaze konvoyuna katılıp elli kilometre boyunca fark etmeden arkalarından gittiğini...
Revan anlatırken herkes gülüyordu.
En çok da Daven.
Çünkü direksiyonun başındaki kişi oydu.
O gün Marco'nun eksildiğini tam kırk beş dakika sonra fark etmişlerdi.
"Sen hiçbir zaman aynalara bakmazdın."
Revan'ın bu sözü masadaki kahkahaları yeniden yükseltti.
Marco itiraz etmeye çalıştı.
Kimse dinlemedi.
Marcel masanın altından eski, çizik bir kask çıkardı.
Kaskın arkasında siyah kalemle kocaman bir yazı duruyordu.
KAYBOLMAYA MÜSAİT.
Marco kaskı görünce yüzünü ellerinin arasına aldı.
"Evet..."
"Onu hâlâ saklıyor musunuz?"
Daven kaskı eline aldı.
Parmakları yazının üzerinde gezindi.
"Unutmamak için."
Hava karardığında kulüp evinin dışındaki lambalar yandı.
Sarı ışık bahçeyi loş bir sıcaklığa bürüdü.
Denizden gelen rüzgâr serinlemişti.
Müzik biraz daha kısıldı.
İnsan sesi ilk kez müziğin önüne geçti.
Revan elindeki boş şişeyi masaya bıraktı.
Bahçedeki herkese tek tek baktı.
Yıllardır farklı eyaletlerde yaşıyorlardı.
Farklı yollar sürmüşlerdi.
Farklı insanlarla tanışmışlardı.
Ama bu masaya oturduklarında zaman durmuş gibiydi.
Sanki hiçbir şey değişmemişti.
Tam o sırada...
Kulüp evinin dışında bir motor sesi duyuldu.
Bahçedekiler dönüp bakmadı.
Çünkü kulübe gün içinde gelen giden çok olurdu.
Fakat Daven'ın başı istemsizce kapıya çevrildi.
Motorun sesi...
Tanıdık değildi.
Kapının önünde siyah bir Harley durdu.
Sürücüsü motorundan inmedi.
Sadece birkaç saniye bekledi.
Sonra eldivenli eliyle kulüp kapısının direğine küçük, kahverengi bir zarf iliştirdi.
Motor yeniden çalıştı.
Ve geldiği sessizlikle uzaklaştı.
Kimse peşinden gitmedi.
Daven ağır adımlarla kapıya yürüdü.
Zarfın üzerinde yalnızca tek satır vardı.
"Başkan Daven Saint'e."
Mührü yoktu.
Gönderen yoktu.
Sadece ismi...
Ve zarfın içinden taşan ince, siyah bir fotoğraf köşesi.
Bahçedeki kahkahalar devam ediyordu.
Ama Daven'ın içindeki huzur...
İlk kez o gün gerçekten kaybolmuştu.