Tavandaki sürünme sesi bir anda durdu.
Hepimiz nefesimizi tuttuk.
Ama sonra…
Hiçbir şey olmadı.
Ne hareket sesi geldi ne de başka bir şey.
Yaşlı adam yavaşça ayağa kalktı.
“Gitmiş,” dedi sessizce.
İlk defa rahat nefes alabildik. Evi’nin fotoğrafını dikkatlice çantama koydum.
“Teşekkür ederiz,” dedi Emir.
Adam sadece başını salladı.
“Burada fazla kalmayın.”
Kütüphaneden çıkıp tekrar asansörlere döndük ama hemen çalıştırmadık. Bir süre kabinin içinde oturduk. Telefonlarımızı kontrol ettik.
Şaşırtıcı şekilde internet çekiyordu.
Hem de bayağı iyi.
“Nasıl yani…” dedim.
Sonra sosyal medyada bir video gördüm.
Metroda çekilmişti.
Bir adam camdan dışarıyı kaydederken bizi görüntülemişti. Terk edilmiş istasyonun camında ikimiz görünüyorduk.
Video milyonlarca izlenmeye başlamıştı.
İnsanlar yorumlarda deli gibi konuşuyordu.
“Orası kapalı değil miydi?”
“Çocuklar içeride mahsur kalmış!”
“Bu gerçek olamaz.”
Hatta bazı insanlar konuma gitmişti. İstasyona yaklaşmaya çalışmışlardı. Metrodan video çekenler olmuştu ama hiçbir tren orada durmuyordu.
Kapılar hiç açılmıyordu.
Ve insanlar sadece birkaç saniyeliğine bizi görebiliyordu.
Bir süre videolara baktık.
Sonra aşağı inmeye karar verdik.
Bu sefer -7. kata indik.
Kapılar açılınca karşımıza eski restoranlar ve tuvaletler çıktı.
Açıkçası çok yemek yediğimiz için ikimizin de tuvaleti gelmişti.
Ama içerisi rezaletti.
Kabınlerin çoğu kırılmıştı. Bazılarının kapısı yoktu, bazılarının tuvaleti taşmıştı. Neyse ki iki sağlam kabin vardı.
“Şükür ya,” dedi Emir.
En azından ayrı ayrı girebilmiştik.
İşimizi bitirip çıktığımız anda donup kaldık.
Tavanda başka bir yaratık vardı.
Örümcek gibiydi ama çok daha büyüktü. Uzun ince bacaklarıyla tavanda yürüyordu. Gözleri yoktu.
Kördü.
Ama sürekli kafasını hareket ettiriyordu.
Dinliyordu.
Hemen Emir’in kolunu tuttum. Sessizce telefonumdaki Evi’nin eski fotoğrafını gösterdim.
“Sakın ses çıkarma,” diye fısıldadım.
Yaratık bir süre olduğu yerde durdu.
Sonra yavaşça diğer koridora geçti.
Ve gözümüzün önünde kayboldu.
İkimiz de aynı anda nefes verdik.
Tam o sırada asansör sesi duyduk.
Adamlar yine gelmişti.
Hiç düşünmeden diğer asansöre koştuk. İçeri atlayıp kapıyı kapattık.
Onların kapısı açılırken bizimki kapanıyordu.
Bu sefer hiç oyalanmadık.
-8’e indik.
Ama burası…
Çok farklıydı.
Kapsüller vardı.
Duvar boyunca dizilmiş büyük cam tüpler. İçlerinde sıvılar vardı. Bazılarında insanlar yatıyordu.
Ve bazı kapsüllerin içinden…
Kol çıkıyordu.
Evi’nin kollarına benzeyen uzun, garip kollar.
İkimiz de aynı anda aynı şeyi düşündük.
“Canavarları burada yapıyorlar…”
Kapsüllerin içindeki insanlar bizi görebiliyordu.
Ama dışarı çıkamıyorlardı.
Nasıl bir sistemdi anlamıyorduk.
Tam o sırada iki farklı asansör sesi duyuldu.
Adamlar ayrılmıştı.
“Bittik,” dedi Emir.
Kaçacak yer yoktu.
Hemen boş bir kapsül bulduk. İçine girdik ve dışarıdan görünürlüğü kapattık.
Birkaç saniye sonra adamlar içeri girdi.
Ayak seslerini duyabiliyorduk.
“Burada değiller.”
“Diğer kata bakın.”
Uzun süre bekledik.
Sonunda gittiklerinden emin olunca kapsülden çıktık.
Tekrar rayların olduğu boşluğa indik.
Ve karşı tarafta bir şey gördük.
İnsan gibiydi.
Ama yüzü yoktu.
Pembe, parlak bir derisi vardı. Hareketleri insana benziyordu ama kesinlikle insan değildi.
İkimiz de dona kaldık.
“Bu imkânsız…” diye fısıldadı Emir.
Kafamın içinde tek bir soru dönüyordu:
Burada bunca şey olurken bunu nasıl kimse fark etmiyor?
Tam o sırada yaratık başını bize doğru çevirdi.
Nefesimizi tuttuk.
Ve onun bizi görmemesi için dua ettik.