Rayların arasındaki boşlukta saklanırken adamların ayak sesleri gittikçe uzaklaştı.
Bir süre sonra Emir fısıldadı:
“Galiba gittiler…”
Tam çıkacaktık ki ileride küçük, dar bir bakım tüneli fark ettik. Normal biri zor sığardı ama bizim geçebileceğimiz kadar boşluk vardı. Adamların silahları ve ekipmanlarıyla oradan geçmesi imkânsızdı.
Sürünerek içeri girdik.
Toz yüzünden nefes almak zorlaşmıştı ama sonunda başka bir kata çıkan paslı bir kapıya ulaştık. Kapıyı zorlayıp açınca tekrar istasyonun başka bir bölümüne çıktık.
Tam o sırada aklıma bir şey geldi.
“Pano…”
Emir bana baktı.
“Yemek katındaki kepengi açan buton vardı ya. Elektrik geldiyse onu kullanabiliriz.”
Hemen elektrik panosunun olduğu bölüme geri döndük. Şalterleri kurcalayınca bazı sistemler tekrar çalışmaya başladı. Uzaklardan metal sesi geldi.
Kepenk açılıyordu.
“ÇALIŞTI!” diye bağırdı Emir.
Ama ses çok yankılandı.
Ve bu kötüydü.
Çünkü birkaç saniye sonra yukarıdan adamların bağırışları duyuldu.
“ONLAR BURADA!”
Koşmaya başladık. Adamlar arkamızdan geliyordu. Tam asansöre atladık ve kapıyı kapattık.
O sırada yarı açık duran büyük kepenk tamamen yukarı kalktı.
Ama içinden biri çıktı.
Evi.
Karanlığın içinden sürünerek çıktı. Elektrikler kesildiğinde yere düşmüş gibiydi ama şimdi tekrar hareket ediyordu. Uzun kollarıyla tavana tutunup bize doğru ilerledi.
Kapıyı kapatmaya çalışırken adamlardan biri silahla ateş etti.
BANG!
Kurşun kepengin zincirine geldi. Zincir kopunca kepenk bir anda aşağı düştü. Metal sesi bütün istasyonu titretti.
Biz bağırarak geri kaçmaya çalıştık ama adamlar bizi yakaladı.
Kollarımızdan tutup sürükleyerek asansöre götürdüler.
“Şimdi bitti,” dedi maskeli adamlardan biri.
Asansör kapısı açılır açılmaz Emir bir anda adamlardan kurtulup dışarı atladı. Ben de arkasından çıktım. Emir deli gibi butonlara bastı ve kapıyı adamların yüzüne kapattı.
Asansör tekrar aşağı inmeye başladı.
Ama bu sefer bir planımız vardı.
Elimdeki tornavidayı kapının arasına soktum. Metal kapağı zorlayınca güvenlik sistemi devreye girdi.
Asansör aniden DURDU.
Sonra titremeye başladı.
Altımızdan korkunç sesler geliyordu. Kablolar sürtünüyor, metal parçalar kopuyordu. Birkaç saniye sonra bir patlama sesi duyuldu.
Kıvılcımlar her yere saçıldı.
Ufak bir yangın çıktı ama hemen söndü.
Sonra…
KABİN DÜŞTÜ.
Çok kısa sürdü ama hayatımın en korkunç anıydı. Birkaç kat aşağı çakıldık.
Neyse ki tamamen parçalanmadı.
Kapıyı zorlayıp açtık ve kendimizi dışarı attık.
Ama daha aşağı inemiyorduk. Asansör boşluğu çökmüştü.
Bulunduğumuz kat diğerlerinden çok farklıydı.
Sessizdi.
Karşımızda dev gibi bir kütüphane vardı.
Bütün kat kitaplarla doluydu.
İçeri girdik. Toz kokusu vardı ama burası dışarıdaki istasyondan tamamen bağımsız gibiydi. Sessiz, sakin ve garip şekilde güvenliydi.
Sonra ileride bir ışık gördük.
Bir masa lambası.
Ve yanında oturan yaşlı bir adam.
Bizi görünce hiç şaşırmadı.
Sanki geleceğimizi biliyormuş gibiydi.
“Sonunda geldiniz,” dedi sakin bir sesle.
Emir hemen bağırdı:
“Sen burada nasıl yaşıyorsun? Hiç korkmuyor musun?”
Adam sadece hafifçe güldü.
“Uzun zaman önce korkmayı bıraktım.”
“Bizi yukarıda öldüreceklerdi!” dedim. “Buradan çıkmak istiyoruz.”
Adamın yüzü bir anda ciddileşti.
“Keşke yardım edebilsem,” dedi. “Ama buradan çıkmak sandığınız kadar kolay değil.”
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Emir sordu:
“Yukarıdaki adamları tanıyor musun? O şirketi falan?”
Yaşlı adam yavaşça başını kaldırdı.
“Evet,” dedi.
“MTAHAŞ için çalışıyorlar.”