Yerde duran çekicin yanına yaklaşınca Emir bir anda geri sıçradı.
“Olum… bu gerçek.”
Önce anlamadım. Sonra yere baktım.
Kapının altındaki ince boşluktan bir el uzanıyordu.
Kirliydi. Parmaklarının üstü çizik içindeydi. Ve kolun devamı kapının altında kayboluyordu. Sanki biri içeride sürünerek yardım istemeye çalışmış gibiydi. Kapıyı zorladık ama açılmadı. Kilitlenmişti. İçeriden hiçbir ses de gelmiyordu.
Oradan uzaklaşmak istedik ama istasyon düşündüğümüzden çok daha büyüktü.
Yürüdükçe yeni yerler çıkıyordu. Eski yemek tezgahları, paslanmış içecek makineleri, devrilmiş kitap rafları… Bazı dükkânların tabelaları hâlâ duruyordu ama her yer toz ve küf kokuyordu. Tavandan su damlıyordu.
Bir anda raylardan rüzgâr sesi geldi.
Metro.
İkimiz de koşup perona baktık. Gerçekten çalışan bir metro geçti ama hiç yavaşlamadı. İçeride insanlar vardı. Bazıları telefona bakıyordu, bazıları uyuyordu. Ama hiçbiri bizi görmedi. Sanki burası artık durak bile değilmiş gibiydi.
Metro karanlığın içine girip kayboldu.
İstasyonda sadece ray sesinin yankısı kaldı.
Bir süre sonra çalışan bir yürüyen merdiven gördük ama üstü tahtalarla kapatılmıştı. Yanındaki normal merdivenler de aynıydı. Yukarı çıkışların hepsi kapanmış gibiydi.
Sonra yarısı açık bir kapı bulduk.
İçerisi küçük bir odaydı. Duvar boyunca dizilmiş ekranlar vardı. Bazıları cızırtılı şekilde çalışıyordu. Güvenlik kameraları… İstasyondaki her yeri gösteriyordu.
Ve kameraların biri direkt bizi gösteriyordu.
Emir sessizce, “Bence biri hâlâ burada…” dedi.
Masaların birini karıştırırken küçük, paslı bir anahtar buldum. O sırada odanın arkasında başka bir kapı fark ettik. Kapının üstünde hiçbir yazı yoktu.
Anahtarı denedim.
Tak diye açıldı.
Kapının arkasında eski bir servis asansörü vardı. Diğerlerinden küçüktü. İçerideki ışık titriyordu ama çalışıyordu.
Asansörün ekranında katlar yazıyordu:
0
-1
-2
-3
-4
Ama sadece “-1” yanıyordu.
Kapı kapanırken ikimiz de birbirimize baktık.
Asansör ağır ağır aşağı inmeye başladı.
Sonra bir anda ışıklar söndü.
Ve asansör durdu.