İçeriğe geç

TERK EDİLENLER - 1. KİTAP

Bölüm 3 · 10 dk okuma

TERK EDİLENLER - 1. KİTAP

Bölüm 3

TERK EDEN VE TERK EDİLEN

Yıllar öncesinde sadece bir kere onu görmüştüm ve bir daha asla yüz yüze buluşamamıştık.

Ablam… Daha doğrusu üvey ablam. Onun vicdanına yenik düşerek üvey ailemle sorun yaşamasına rağmen yine de bana numarasını verip bana asla üvey muamelesi yapmaması bile onun ne kadar iyi biri olduğunu gösteriyor. Onunla hep telefon üzerinden konuşmuş, bir kere bile buluşup sohbet ederek birbirimize sımsıkı aynı birer abla-kardeş gibi sarılmamıştık.

Sarılamamıştık çünkü ablam kendine bir daha ailesinin yüzünü dahi görmeyeceği konusunda büyük bir yemin etmiş. Bana bunu ben 18 yaşıma yeni bastığımda, doğum günümü kutlamak için aradığında söylemişti.

Evet, doğum günlerimde beni tek önemseyen kişi oydu ama maalesef ki şu anda işleri çok yoğun olduğundan beni bu akşam arayamamış, hatta mesaj bile atamamıştı.

Ablamı üvey olsak da çok seviyordum ve ablamı gerçekten sabırlı, güçlü ve tüm bu zorluklara rağmen benim gibi dik durabildiğini düşünüyordum. Gerçekten üvey olmamıza rağmen sanki öz kardeşler gibiydik, sanki bir kan bağımız, bir yakınlığımız varmış gibi…

Böyle düşünmemin sebebi ise özelliklerimizin gerçekten de fazlasıyla benzerlik göstermesiydi ve iyi de anlaşıyorduk. Telefonda konuşsak bile moralim bozuk olduğu zaman beni yine de sanki yanındaymış gibi sakinleştirebiliyor, kendimi o yanındaymış gibi hissettirebiliyordu.

Ablamın bu özelliğine bayılıyordum.

Ablamın babamın öldüğünü ona söylediğim zamanki tepkisi bir anda onu düşünürken gözümün önünde canlandı. İnanılır gibi değildi ama ona bu acı haberi verdiğimde annemin ne hâle geleceğini önceden sezmiş olacak ki bana “Anneme dikkat et, Delfin,” deyip beni uyarmıştı.

Keşke seni dinleseydim abla… Sen haklıydın, zaten her zaman senin dediklerin doğru olur.

Adımlarımı hızlandırırken yorgunluğuma yenik düşmemeye ve ıssız yerlerden geçerken ise sokakta başıma bir şey gelme korkumu aşmaya çalışıyordum ancak yine de korkuyordum, sonuçta ben de bir insandım. Hissettiklerime karşı pek savaşabildiğim söylenemezdi çünkü tir tir titriyordum ve bu soğuktan değildi.

Korkuyordum fakat güçlü durmak zorundaydım. Ona kavuşacaktım, çok az kalmıştı.

Biraz daha ilerledikten sonra durdum, bir köşeye geçtim ve telefonumu alarak hemen ablamın numarasına tıklayıp numarayı çaldırdım.

Ablamın açmasını beklerken ellerim tir tir titriyor ve ona ne diyeceğimi kafamda düşünüp duruyordum.

O esnada daha ne diyeceğimi bile düşünemeden ablam telefonu açtı ve ilk dediği şey ise “Efendim, Delfin?” oldu. “Bir şey mi oldu yoksa sadece biraz dertleşmek mi istedin?” diye sorduğunda ise derin bir nefes verdim, boğazımı temizledim ve dümdüz, kararlı bir sesle o iki kelimelik cümleyi söyleyiverdim. “Konum at.”

Ablam emin bir şekilde söylediğim cümleden sonra sustu, aramızda rahatsız edici derin bir sessizlik oluştu ve en sonunda ablam zar zor da olsa konuşabildi. “N-Ne? Delfin, bana hemen

neler olduğunu anlatıyorsun, çabuk.”

“Abla, yanına gelmek istiyorum, artık dayanamıyorum ben. Lütfen, konum at, yalvarıyorum,” derken o anda yine gözyaşım yavaşça süzüldü ve burnumu çekerek ablamın cevabını heyecanla bekledim. “Abla?”

“Tamam… Ama nasıl yanıma geleceksin ki, evim sizin evden biraz fazla uzak da?” diye sorduğundaysa onu geçiştirerek bir yolunu bulacağımı söyleyip başka bir şey demesine izin bile vermeden telefonu kapadım ve birkaç dakika sonra ise hemen mesaj geldi.

Evet, kabul ediyordum, ablamın evi gerçekten de uzaktı ama olsun, yine de ne olursa olsun onun yanına gidip daha mutlu bir hayat sürecektim. Şu anda bile onu görmek için can atıyor, heyecandan yerimde duramıyordum.

“Merak etme abla, çok kısa bir süre sonra yanına ulaşacağım ve sonunda kavuşacağız.”

Ardından karanlığa karışarak deli gibi koşmaya başladım.

***

Uykuya karşı vücudum tüm gücüyle direnmeye, ayakta kalmaya devam ediyordu ancak eğer soluklanmayıp biraz daha koşarsam büyük ihtimalle şuracıkta yere yığılabilirdim. Bu yüzden bacaklarımı daha fazla yormamak üzere durup ellerimi de dizlerime koyarak bir süre nefes nefese soluklandım.

Cidden nefes nefese kalmıştım, bitik bir hâldeydim ve gerçekten de çok uykum vardı. Şu anda yumuşak bir yatağa yatıp sadece sabaha kadar gözlerimi kapatıp uykuya dalmak istiyordum. Ama maalesef ki sokaklar çok tehlikeliydi, eğer şurada uyursam başıma bir şey gelebilir, birileri bana zarar vermeye kalkışabilirdi.

Kafama korkunç düşünceler akın etmeye devam ederken bir anda başımı sallayıp kendime gelmeye çalıştım, sonra ise derin bir nefes bırakarak bu sefer koşmayıp yavaşça yürüdüm.

Bir yandan yürüyor, diğer yandan artık ıssızlaşmaya başlayan etrafıma bakınıp tedirginlikle soluklanıyordum.

Ellerimi pantolonumun ceplerine soktum, hafif rüzgârdan dolayı uçuşan kahverengi saçlarımın önüme düşmesine izin verdim. İstanbul’un bu akşamki temiz havasını içime çektim ve çok yakında ablama kavuştuğumda ne yapacağımızı düşünmeye başladım.

Düşünmesi bile güzeldi onunla kavuşma hayalini. Hem de çok…

Tam düşüncelere dalıp uzaklara gitmişken o sırada sağımda duyulan şiddetli bir öksürük sesiyle yerimden sıçrayarak düşüncelerimden sıyrıldım ve endişeli gözlerle arkama göz attım. İşte, o zaman gözlerimdeki korkulu ifadenin yerini şaşkınlık aldı, kaşlarım merakla çatıldı.

Büyük bir taşın üzerine oturmuş bir oğlan, nefes nefese kalmış bir şekilde ardı ardına gelen ve onu rahatsız eden öksürükleriyle mücadele edip üstüne nefes almaya çalışıyordu ama soluklanmakta zorlanıyordu belli ki.

Üzerindeki beyaz, ufaktan kirlenmiş kısa kollu bir tişört vardı ve altında ise eskimiş, bazı yerleri küçük yırtıklardan oluşan bir pantolonu vardı. Kumral saçları fazlasıyla dağılmış, kahverengi gözleri ise parlaklığını yitirmiş çaresiz bir ifadeyle yere bakıyordu. Büyük ihtimalle düşüncelere dalmıştı ve kafası da aynı bir çorba gibi karman çorban görünüyordu,

sakin görünse bile korkmuş olmalıydı çünkü gözlerinde hafif bir endişe vardı. Çene hatları belirgindi ve kol kasları da buradan bakıldığında bile belli oluyordu. Altındaki ayakkabıları ve koluna taktığı kol saati üstündeki diğer parçaları gibi kirli değildi, aksine temiz ve sağlamdı.

Açıkçası ona neler olduğunu fazlasıyla merak etmiştim ve merakımı gidermek için de adımlarımı hızlandırıp birkaç saniyede yanında bitiverdim. Sonunda soluklanabilen oğlan ise dışarıya bir nefes bırakıp merakla başını ve kahverengilerini bana doğru çevirmiş, benim kim olduğumu sorguluyordu.

Açıklama yapma gereği duyarak yutkundum ve eğilip, “Merhaba, ben Delfin ve kötü bir amacım yok. Sadece sana neler olduğunu ve neden bu kadar yorgun olduğunu merak ettim, o kadar,” deyip ondan sabırsızlıkla bir cevap bekledim.

“B-Benim bir şeyim yok, seni ilgilendirmez.” Doğrusu beklemediğim bir cevap değildi ama yine de böyle demesi beni biraz olsa da sinirlendirmiş ve daha çok meraklandırmıştı. “Emin misin?” dediğimde ise parmaklarıyla şakaklarını ovuşturarak bıkkınlıkla yine nefesini bırakıverdi. “Tamam, yanıma geç, anlatayım.”

Ne, bu kadar çabuk mu? Ben olsam yoldaki bir yabancıya bu kadar çabuk güvenemezdim ancak yine de neler olduğunu merak ettiğimden yanındaki boşluğa oturup anlatmasını bekledim. Oğlan ise dağınık saçlarını kaşıyarak boğazını temizledi ve bana doğru dönerek el hareketleriyle hikâyesini anlatmaya başladı: “Bu gece babamla biraz -biraz dediğimde fazlasıyla şiddetli bir tartışmaydı- tartıştık ve ben de artık onun baskısına dayanamadığımdan o beni kovmadan ben onu terk ettim. Çünkü ben kendi gururumun ezilmesinden hiç hoşlanmam, o terk eden olacağına ben terk eden olayım daha iyi. O, bana asla iyi babalık edemedi ve ben de o bana layık olmadığından kendim bir karar alarak bu gece evi terk ettim. Şu anda ise yanımda bir kuruş bile yok, kalacak kimsem de yok. Artık herhâlde sokaklarda yaşamayı alışkanlık hâline getirmem gerekiyor ve borcumun olduğu adamlardan da kaçmak benim için doğal olmalı.”

Dedikleriyle bu gece yaşadıklarımızın ne kadar benzer olduğunu düşündüm ve denk gelen bu tesadüf karşısında sertçe yutkunup ona döndüm. “P-Peki şimdi ne yapacaksın, yani gerçekten bir anda sokaklarda yaşayıp peşindekilerden kaçmaya alışabilecek misin? Bence bu çok zor, en azından sığınacak bir yer bulmalısın,” derken sözümü keserek daha fazla konuşmama izin vermeden kendisi diyeceğini dedi. “Benim zaten bir sığınağım var ve o sığınak ise yıllar boyu kendimdi.”

Evet, anlıyorum. Güçlü durup yıllardır kendimin evim olmak nasıl bir histir çok iyi biliyorum ve hepsi hayatın bana yüklediği ağır yükler, tanıştırdığı berbat insanlar yüzünden.

“Peki, seni anlayabiliyorum ama benim şimdi gitmem gerek,” deyip yanından kalktığım esnada bileğimi kavradığında öfkeyle elimi çekerek ona sert bakışlar fırlattım. “Hey, iznin olmadan dokunma!” diyerek kaşlarım çatık bir şekilde arkamı döndüm ve daha birkaç adım atamadan onun sesi kulaklarıma doldu. “Dur, bir şey soracağım? Sen nereye gidiyorsun ki, ne yapacaksın ve neden buradasın?”

Ona doğru tekrardan dönerek, “Sana bunları neden söyleyeyim ki?” dedim ve alaycı bir ifade takınıp onu baştan aşağı yaklaşık birkaç saniye süzdükten sonra bana mantıklı bir cevap vermesini bekledim.

“Haklısın ancak ben sana anlattım. Bu demek oluyor ki senin de beni anladığına göre sen

de en azından biraz bana bir şeyler anlatabilirsin, öyle değil mi?” diye sorduğunda bir süre düşündüm, bazı yaşadıklarımı anlatmakla anlatmamak arasında gidip geldim ve en sonunda derin bir nefes alarak kollarımı göğsümde kavuşturup başımı onaylarcasına salladım. “Sen de haklısın, bu yüzden anlatacağım fakat detaya girmeyeceğim.”

Kumral oğlan başını sallayıp öksürürken birlikte ıssız yolda ilerlemeye başladık ve ben de o sırada anlatmaya koyuldum. “Ben de bu gece seninle fazlasıyla benzer şeyler yaşadım, sadece aramızdaki tek fark benim terk edilen, senin ise terk eden olman. Annem, daha doğrusu üvey annem, bir yıldır ağır bir depresyonda ve bana karşı fazlasıyla acımasız davranıyor. Sanki o eski, tatlı ve bana asla evlatlık olduğumu hissettirmeyen kadının yerini bir şeytan almış gibi davranıyor, onun eski hâlini açıkçası çok özlüyorum,” dedim ve iç çekerek önümdeki manzarayı izledim.

Daha az önce tanıştığım oğlan ise sadece bana bakıyor, sanki benimle empati kurmaya çalışıyordu.

“Neyse, buraları geçelim. Bugün eve geldim ve annemi bitik bir şekilde yerde uzanırken buldum çünkü yine içmiş, ölen babam yüzünden kendine eziyet ediyordu. Ben de onu değiştirmek istediğimden ve buna daha fazla dayanamadığımdan ötürü onunla empati kurarak küçük bir konuşma yaptım ama beni anlamadı, tam tersi itip kalktı. Sonra de beni kovmaya kalkıştı ve ben ise onu üzerimden iterek bir hışımla evden kendim çıkıp gittim. Şu anda da üvey olsak bile belki de bu hayatta beni tek önemseyen ve değerimi bilen kişinin, yani ablamın, evine gidiyorum. Eminim ki o bana destek çıkacaktır,” deyip başımı salladım ve ona doğru döndüm. “Sen ne düşünüyorsun öyle, daldın uzağa?”

“Hiç, sadece fazla tanıdık geldi. Anlattıkların…” Daha fazla konuşamayıp susunca başımı öne eğdim ve adımları artık hızlandırmaya başladım, sonuçta biraz daha kaplumbağa gibi yürümeye devam edersek büyük ihtimalle eve iki günde zor varacaktım.

“Bu arada,” meraklanarak oğlana -artık şu çocuğa oğlan demek istemiyordum ama adını da bilmiyordum- döndüm ve devam ettirdim, “sen şimdi ne yapacaksın?”

Oğlan da benim gibi hızlanmaya başladı ve bir yandan bana yetişmeye çalışırken bir yandan da cevap verdi: “Dedim ya, sokakta yaşamaya alışacağım ve bir şekilde peşimdekilerden kaçacağım. Artık yeni aktivitelerim bunlar olacak. Ne güzel, öyle değil mi?”

Sahte bir kahkaha atarak yanıma ulaştı ve benim de o esnada güçlü empati duygum tekrardan açığa çıktı, yanımdaki oğlana nasıl yardım edebileceğimi kara kara düşünmeye başladım. “Of…” Aklıma fikir gelmeyince oflayıp pufladım ve bu ise oğlanın dikkatini çekmiş olacak ki duraksayarak bana anlamaz gözlerle bakmaya başladı. “Sen ne düşünüyorsun öyle?”

“Ne olacak, sana nasıl yardım edebileceğimi düşünüyorum işte!” Birden ben de durarak boşluğa bir tekme savurdum ve yorgunluktan çatlayacak olan başımı ellerimin arasına alıp nefes alış verişlerimi kontrol etmeye çalıştım. “Artık delireceğim, uykusuzluktan mı çaresizlikten mi bilmiyorum ama delireceğim!” derken oğlan beklemediğim bir anda iki elimden de tutarak sakin olmamı söyledi ve birkaç saniye sonra ise geri çekilip beni süzdü. “Bana yardım etmene gerek yok.”

“Seni hiç tanımasam bile seni burada çekip gitmeye vicdanım izin vermiyor, o yüzden benimle gel, ne yapacağımı buldum,” diyerek parmağımı şıklattım ve beni takip ediyor mu

diye arkamı yokladığımda peşimden geldiğini gördüm. “Aklında ne var ve gerçekten bana güveniyor musun?”

Sorusunun üzerine cidden bir yabancıyla tam şu anda birlikte olduğumun -ki bir de bu yabancı erkekti- ve onu hiç tanımamama rağmen ona yaşadıklarımı anlatıp üstüne üstlük onunla empati kurmam delilik gibi görünüyordu ama ben hislerime güvenirdim. Hislerim de bana bu oğlandan bir zarar gelmeyeceğini, aksine bana belki bir dost olabileceğini söylediğinden hislerime güvenmeyi tercih edip onu bırakmamak konusunda kesin olarak emin oldum. “Sen onu boş ver de beni takip et.”

“Pekâlâ, emredersiniz ama umarım şu anda kaçırılmıyorumdur,” dediğinde bu sefer sahtelikten uzak, gerçek bir kahkaha patlatarak sesimin çevremizde yankılanmasına sebep oldum.

“Komik miydi?” diye sorup o da güldü.

“Evet.” Başımı aşağı yukarı salladım.

“Tamam,” deyip omuz silkti ve sürekli yürümekten sıkılmış olacak ki sağ tarafımdan ayrılıp sol tarafıma geçti, ardından da merakla bir soru daha sordu: “Bu arada senin adın neydi?”

“Delfin,” diyerek sorusunu yanıtladım ve o ise, “Hmm… Adın kulağa hoş geliyor. Anlamını biliyor musun?” diyerek bana döndüğünde teşekkür edip heyecanla ismimin anlamını açıkladım, bunu anlatırken heyecanlanmamın sebebi ise adımı fazlasıyla sevmemdi. “Delfin isminin anlamı yunus balığı, suda yaşayan zeki memeli anlamına geliyor ve Delfina isminin kısası diye biliyorum. Ayrıca kökeni Yunanca (Delphis) ve Latince (Delphinus) olur,” deyip uzun uzun bilgileri ardı ardına sıraladıktan sonra ona doğru dönerek bu sefer diğer soruyu ben yönelttim. “Senin adın ne peki?”

“Asil.” Bunu tekdüze bir sesle söylemişti ve şimdi de bana anlamını açıklamak üzere dudaklarını aralamıştı. “İsmim soylu, soyca temiz, kökeni belli, yüksek karakterli, seçkin ve onurlu gibi anlamlara geliyor,” dedikten sonra başımı sallayıp ondan bir adım öne geçerek omzumdan arkaya doğru baktım ve Asil’e göz kırptım. “Ne duruyorsun, hadi. Yolumuz uzun ve bu yüzden de biraz daha hızlı olmalısın, Asil.”

Onu ablamın evine götürecektim.

Bölüm sonu

3 yorum