11 Eylül 2006. Mevsimlerden sonbahar, hastane koridorlarında koşturan hemşireler, yankılanan uğultular, içeriye vuran güneş ışığı, odaları havalandıran, pencereden esen hafif rüzgâr… Bir kız doğdu, geldi dünyaya tatlı bebek. Annesinin kucağına gelince ağlaması kesildi, huzurlu bir şekilde minicik bedenini hareket ettirip başını güvenle annesinin göğsüne yaslıyor. Annesiyle babası dünya tatlısı, al yanaklı bebeğinin kulağına o tarihte ismini fısıldıyor ve böylece bir kız çocuğu daha dünyaya gelmiş oluyor.
Aradan yıllar geçiyor, kız çocuğu büyüyüp ergenlik çağına yavaş yavaş giriyor. Bazen ani inişler ve çıkışlar yaşıyor, mutlu olup bir anda üzülebiliyor, öfkeleniyor ve artık büyümeye başladığını fark ettiği yaşa ulaşıyor. Tam o yaşta zavallı kızın ailesi bir kaza yüzünden hayattan ayrılıyor, küçük kız daha bu yaşta hayata küsüyor.
Akrabaları onu istemiyor, bakamayacaklarını söylüyorlar ve kızı birlikte yetimhanenin bir görevlisine bırakarak öylece çekip gidiyorlar. Minik kızcağız arkadan bakakalıyor, gözünden bir damla yaş dökülüp al yanağından süzülüyor. Elleri yumruk hâlini alıyor, burnundan derin nefesler alıp vererek sakinleşmeye çalışıyor ama nafile, daha çok üzülüyor ve tüm duyguları üst üste geliyor.
Uzun zamandır mutluluğun tadını alamayan çocuk, yetimhanenin ortamına alışmaya başlarken bir yandan da ailesi için dik durmaya ve özlememeye çalışıyor ama ona bu kadar iyi bakan bir aileyi unutmak onun için imkânsız. Masum kızcağız, daha çok küçük yaşlardayken hayat hiç beklemediği bir anda onu zayıf noktasından vurup ailesini koparıp ondan alıyor. Ne ona bakan bir kimsesi, ne de artık onun saçını okşayıp güzelce ilgilenen kimsesi bile yok. Yapayalnız ve üzgün…
Sonra günler haftaları deviriyor, kız yavaşça ortama alışıyor. O esnada yetimhane müdürü onun adını sesleniyor, kızcağız korkak adımlarıyla meraklı meraklı müdürün odasına çıkıyor. Bir bakıyor ki, onu evlat edinmek için gelen varlıklı ve tatlı bir çift var karşısında. Kızın gözleri ışıldıyor, içinden artık ona bakabilecek birilerinin geldiğini düşünüyor sevinç içinde.
Umutlu bir şekilde eve gidiyor, lüks yer karşısında kız gözlerine inanamıyor. Resmen hayatında hiç göremeyeceği bir evin içindeymiş gibi hissediyor, büyüleniyor.
Bu kızcağız baya bir büyüyor ve evi uzun yıllar önce terk etmiş üvey bir ablasının olduğunu öğreniyor. Belki ablasını sadece bir kere görüyor ama yine de ablası vicdanına yenik düşüp kardeşiyle arada sırada telefondan iletişime geçiyor, bir sorun yaşarsa her zaman yanında olacağını söylüyor.
İşte, o gün kızcağız tam yirmi yaşına bastığı zamanda ablasına muhtaç ve terk edilmiş öfkeli bir kız hâline geliyor. Üvey babası desen hayattan ayrılıp gidiyor, annesi ise depresyona girip kafayı iyice bozuyor.
Bu, yeniden doğan ve hayatın gerçekleriyle yüzleşen bir kızın hikâyesi ve bu hikâyedeki tüm zorluklara rağmen dik durabilen kızın adı Delfin Aksel.
O kız annesine karşı öfkeli ve ayrıca üzgün. Böylece Delfin Aksel, o gün hayatın gerçekleriyle yüzleşti ve daha da güçlendi.

