“Kütüphaneler sessizdir. Ta ki bizim grup içeri girene kadar.”
Kütüphaneye doğru yürürken içimde garip bir huzursuzluk vardı.
Bunun nedeni ödev değildi.
Aras’tı.
Dün “Olur.” demek çok kolay gelmişti.
Ama şimdi gerçekten iki saat boyunca aynı masada oturacağımızı düşününce…
Biraz gerildim.
Belki de çok konuşacağı içindi.
Evet.
Kesinlikle sebebi buydu.
Kütüphanenin kapısını açtığımda içeride sadece iki öğrenci vardı.
En arkadaki büyük masayı seçtim.
Çantamı bırakıp sandalyeyi çekerken kapı tekrar açıldı.
Aras: “Selam!”
Kütüphanede bile normal ses tonuyla konuşuyordu.
Kütüphaneci kadın gözlüğünün üzerinden baktı.
Aras kadını görünce fısıldadı.
Aras: “…Selam.”
Tam o sırada Ege içeri girdi.
Ege: “Niye fısıldıyorsun?”
Aras: “Burası kütüphane.”
Ege: “Doğru ya.”
Sonra aynı ses tonuyla devam etti.
Ege: “AÇLIK ÇEKTİM.”
Kütüphaneci öksürdü.
Ege başını eğdi.
“Özür dilerim.”
Ben daha ilk dakikadan gülmemek için dudağımı ısırıyordum.
Defne de geldi.
Elinde üç farklı renk fosforlu kalem vardı.
Defne: “Hazırım.”
Ege: “Neye?”
Defne: “Çalışmaya.”
Ege: “Ben ruhen buna hazır değilim.”
Son gelen kişi tabii ki Emir oldu.
Her zamanki gibi çantasıyla.
Çantayı masaya bırakınca “Küt.” diye bir ses çıktı.
Ege çantaya baktı.
Sonra Emir’e.
Sonra tekrar çantaya.
Ege: “Söyle bakalım…”
Emir: “Ne?”
Ege: “Çantanda bu sefer ne var?”
Emir düşündü.
“Cetvel.”
“Herkeste var.”
“İki tane.”
“…”
“Mini dikiş seti.”
Defne’nin eli havaya kalktı.
“Bir dakika.”
Hepimiz ona baktık.
Defne: “Neden mini dikiş setin var?”
Emir: “Düğme kopabilir.”
Ege başını masaya koydu.
“Bu çocuk elli yaşında doğmuş.”
Kahkaha atmamak için ağzımı kapattım.
Yaklaşık on dakika gerçekten çalıştık.
Gerçekten.
Sadece on dakika.
Sonra Aras kalemini çevirirken kalem elinden fırladı.
Tak.
Doğrudan kafama çarptı.
Başımı kaldırdım.
Aras donmuştu.
Aras: “…”
Ben ona baktım.
O bana baktı.
Sonra iki eliyle yüzünü kapattı.
“Ya dur… açıklayabilirim.”
İlk kez o meşhur cümlesini duymuştum.
Gülmeye başladım.
“Kalem kendi gitti.”
“Suçu kaleme atma.”
“Haklısın.”
Kalemi eline aldı.
“Özür dilerim.”
“Önemli değil.”
Tam yeniden çalışmaya dönecektik ki…
Ege: “Bence…”
Defne gözlerini kapattı.
“Başladı.”
Ege: “Bence kütüphaneci bizi hiç sevmiyor.”
Defne: “Neden?”
“Bize beş dakikada altı kere baktı.”
Ben sessizce saydım.
“Aslında yedi.”
Ege gururla bana döndü.
“Gördün mü?”
Defne başını iki yana salladı.
“Size bakmasının sebebi siz olabilirsiniz.”
Aras eliyle kendini gösterdi.
“Ben mi?”
“Sen.”
“Neden?”
“Kütüphanede normal konuşan tek kişi sensin.”
Aras dudaklarını birbirine bastırdı.
Bu sefer gerçekten fısıldadı.
“Tamam.”
Yaklaşık on saniye sürdü.
Sonra…
Aras: “Ama bakın…”
Defne elini kaldırdı.
“Hayır.”
Çalışmaya devam ederken masanın altından tanıdık bir “Miyav.” sesi geldi.
Hepimiz aşağı baktık.
Zımba.
Hiçbir şey olmamış gibi masanın altına uzanmıştı.
Ben: “Bu bizi nasıl buluyor?”
Ege: “Bence takip cihazı taktı.”
Defne: “Her şeye teori üretmeyi bırak.”
Ege: “Bence bırakmayacağım.”
Emir sessizce çantasını açtı.
Ben ona baktım.
“Dur…”
“O ne?”
“Mama.”
“…”
“Evet.”
“Evet.”
“Bunu da mı taşıyorsun?”
“Lazım olur diye almıştım.”
Kendimi tutamadım.
Kahkaha attım.
Gerçekten attım.
O kadar ki kütüphanedeki iki öğrenci bile dönüp bana baktı.
Kütüphaneci boğazını temizledi.
“Hımm.”
Hepimiz aynı anda sustuk.
Yarım saat sonra ödevimizin neredeyse yarısını bitirmiştik.
Beklediğimden iyi gidiyordu.
Aras gerçekten düşündüğüm kadar dağınık biri değildi.
Konuşuyordu.
Çok konuşuyordu.
Ama güzel fikirler de söylüyordu.
Ben not alıyordum.
Defne düzenliyordu.
Emir eksikleri tamamlıyordu.
Ege…
Ege moral veriyordu.
Sanırım.
En azından öyle olduğunu iddia ediyordu.
Tam çantamdan silgimi çıkaracaktım ki…
Silgim yere düştü.
Eğildim.
Aynı anda Aras da eğildi.
Başlarımız…
“Tık.”
Birbirine çarptı.
İkimiz de aynı anda geri çekildik.
“Ah!”
Aras alnını tuttu.
“Bu artık gelenek oldu galiba.”
İstemsizce güldüm.
“Sanırım.”
Ege alkışlamaya başladı.
Defne hemen koluna vurdu.
“Kütüphane!”
Ege fısıldayarak alkışlamaya devam etti.
Bunun nasıl mümkün olduğunu hâlâ anlamış değilim.
Toparlanırken Aras çantasını omzuna aldı.
Aras: “Şey…”
Bana döndü.
“Bugün güzeldi.”
“Ödev mi?”
“Yok.”
Bir an durdu.
“Beraber çalışmak.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
Yüzümün ısındığını hissediyordum.
Harika.
Kulaklarım da kesin kıpkırmızı olmuştur.
Aras gülümsedi.
Hiçbir şey söylemedi.
Sadece gülümsedi.
Ve nedense…
Bu sefer o kadar da rahatsız olmadım.
Tam kütüphaneden çıkacakken arkamızdan kütüphanecinin sesi geldi.
Kütüphaneci: “Bir dakika çocuklar.”
Hepimiz döndük.
Kadın gözlüğünü düzeltti.
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Siz…”
Kısa bir duraksadı.
“…gürültücüsünüz.”
Hepimiz aynı anda başımızı eğdik.
“Özür dileriz.”
Kadın gülmeye başladı.
“Ama uzun zamandır ilk kez bir grubun gerçekten çalışırken bu kadar eğlendiğini gördüm.”
Birbirimize baktık.
Sonra hepimiz gülümsedik.
Belki de…
Biz gerçekten tuhaf bir gruptuk.
Ama sanırım…
Tam da bu yüzden anlaşabiliyorduk.
🐈 Zımba’nın Notu
Bugün beni sadece iki kişi besledi. Performans düşüyor. Ayrıca insanlar neden kafalarını birbirine vuruyor? Selamlaşmanın yeni şekli mi?
