𝐂𝐇𝐀𝐏𝐓𝐄𝐑 𝐅𝐈𝐕𝐄: 𝐂𝐎𝐏𝐑𝐒𝐄 (𝟏𝟗𝟔𝟓) 65 yazı, bir haber kupüründen alıntı: 𝙽𝚒𝚐𝚑𝚝 𝙻𝚒𝚐𝚑𝚝 𝚁𝚎𝚜𝚝𝚘𝚛𝚊𝚗ı’𝚗ı𝚗 𝚢𝚊𝚔ı𝚗𝚕𝚊𝚛ı𝚗𝚍𝚊, 𝟷𝟽 𝚢𝚊ş𝚕𝚊𝚛ı𝚗𝚍𝚊, 𝚎𝚜𝚖𝚎𝚛, 𝚜𝚊𝚛ı 𝚎𝚕𝚋𝚒𝚜𝚎𝚕𝚒 𝚋𝚒𝚛 𝚔ı𝚣, 𝚐𝚒𝚣𝚎𝚖𝚕𝚒 𝚋𝚒𝚛 ş𝚎𝚔𝚒𝚕𝚍𝚎 𝚔𝚊𝚢𝚋𝚘𝚕𝚍𝚞. 𝙺ı𝚣ı𝚗 𝚒𝚣𝚒𝚗𝚎 𝚞𝚕𝚊şı𝚕𝚊𝚖𝚊𝚍ı. 𝚆𝚘𝚕𝚕𝚖𝚊𝚛𝚝 𝚢𝚎𝚝𝚔𝚒𝚕𝚒𝚕𝚎𝚛𝚒 𝚍𝚞𝚛𝚞𝚖𝚞 𝚢𝚊𝚔ı𝚗𝚍𝚊𝚗 𝚝𝚊𝚔𝚒𝚙 𝚎𝚝𝚝𝚒𝚔𝚕𝚎𝚛𝚒𝚗𝚒 𝚊çı𝚔𝚕𝚊𝚍ı. ——— 𝙻ü𝚝𝚏𝚎𝚗 𝚒ş𝚕𝚎𝚝𝚖𝚎𝚔 𝚒ç𝚒𝚗 𝚊𝚛𝚊𝚖𝚊𝚢ı𝚗. 𝟷𝟽 𝚢𝚊şı𝚗𝚍𝚊𝚔𝚒 𝚔ı𝚣𝚍𝚊𝚗 𝟻 𝚐ü𝚗𝚍ü𝚛 𝚑𝚊𝚋𝚎𝚛 𝚊𝚕ı𝚗𝚊𝚖ı𝚢𝚘𝚛. 𝚂𝚘𝚗 𝚐ö𝚛ü𝚕𝚍üğü 𝚢𝚎𝚛𝚍𝚎 𝚔𝚊𝚢𝚋𝚘𝚕𝚊𝚗 𝚔ı𝚣ı𝚗 𝚒𝚣𝚒𝚗𝚎 𝚛𝚊𝚜𝚝𝚕𝚊𝚗𝚖𝚊𝚍ı… 𝙶ö𝚛𝚐ü 𝚝𝚊𝚗ı𝚔𝚕𝚊𝚛ı, 𝚕ü𝚝𝚏𝚎𝚗 𝚔𝚊𝚢ı𝚙 𝚒𝚕𝚊𝚗ı𝚗𝚍𝚊𝚔𝚒 𝚗𝚞𝚖𝚊𝚛𝚊𝚢ı 𝚊𝚛𝚊𝚜ı𝚗… “Bu kaçıncı olay, bu hafta üçüncü kayıp ilanı,” dedi Henry. Sokağın sonuna kadar sıralanmış direklerde bu kayıp ilanları asılmıştı. Bulunduğu kavşaktaki elektrik direğinde asılı olan kayıp ilanında kızın yüzüne bir şeyler karalanmıştı; gözleri çarpı işaretiyle çizilmiş, ağzına delik açılmıştı. Kim, kayıp bir kızdan bu kadar nefret edebilirdi ki? Hiç düşünmeden onu yırttı; bir an için içinden onu atmayı düşündü ama bunu yapmadı. İlanı alıp katladı ve cebine sokuşturdu. O sırada sokağın karşısından, hızlı adımlarla, elinde market poşetleriyle Caroline geliyordu. Ağzında saatlerdir çiğnediği sakızı yere tükürdü. Yeni yapılmış saçları rüzgârda bozulmasın diye büyük bir şapka giymişti. Bugün onun doğum günüydü; akşam büyük bir parti vermeyi planlıyordu. Taşıdığı poşetlerden kolları düşmüş gibi yürüyordu. Poşetten taşan kutular ve ona izin verilmese de yine aldığı birkaç bira şişesi taşıdığı anlaşılıyordu. Yoldan karşıya geçtiğinde Henry’nin yanına geldi, bir şey söylemeden somurtarak belini büktü. Onun yüzüne kızgın bir ifadeyle baktı; sanki bir hareket bekliyor gibiydi. “Şu poşetleri elimden alacak mısın, yoksa bana yardım etmediğin için seni anneme şikâyet mi edeyim?” Henry, Caroline’nin elindeki poşetleri alırken başıyla asılı kayıp ilanlarından birini işaret etti. “Bunu gördün mü? Yine bir kayıp… Bu daha ne kadar devam edecek…” Caroline sırıtarak park hâlindeki arabanın bagajını açarken cevap verdi: “Kahrolası sürtük… Neredeyse cehenneme gitsin…” Henry poşetleri bagaja yerleştirirken Caroline’nin bunu diyeceğini tahmin etmişti. Kasabadaki herkes o kızdan nefret ediyordu; sanki kimse onun kayboluşuna ailesi dışında üzülmemişti. Kasabadaki herkes ona Sürtük Emily diyordu. Genç kızların dediğine göre kasabadaki tüm genç erkeklerle yatmıştı. Diğer kayıp ilanları ise iki yaşlı kadının bakımevinden kaybolmasıydı. Her zamanki gibi diğerleri için sabah orman yürüyüşünde kaybolma ihtimali daha yüksek tutuluyordu. O iki kadın için bir arama ekibi bile kurulmuştu ama o kız için neredeyse hiçbir şey yapılmamıştı; daha doğrusu yapılamamıştı. Kızdan iz yoktu; ne gören vardı ne de bir iz. Polis departmanından dedektifler olayın hiçbir açık noktasını bulamamışlardı ve kızın kaybolması askıya alınmıştı. —— Henry, Caroline ile anlaşmaya çalışıyordu ama üvey kardeşi her seferinde onu suçluyordu. Nedenini bilmiyordu ama Caroline’nin annesiyle, babası evlendiği günden beri hiç anlaşamamışlardı. Caroline genç bir kızdı; yeni olan her şeyi denemek istiyordu. Onun ergen tavırları Henry’yi arada sinirlendirse de Caroline’nin yaşadığı şeyler yüzünden bu tavırlarını hep alttan alıyordu. Caroline arabanın camından kıvırcık saçlarını düzeltirken “O kadar kişiyle yattı ki… Yattıklarından biri götürmüştür onu. Ya da şu durmadan telefon görüşmeleri yok mu, gizli sevgilisiyle buluşmuştur belki…” dedi. Henry poşetleri bagaja yerleştirdiğinde bagajı zorlayarak kapattı. Bagajın vidalarını yağlaması gerekiyordu ama her seferinde unutuyordu. Her bagajı açtığında aklına geliyor, fakat yine unutuyordu. Arabaya doğru kapıyı açmaya yeltendiğinde bir anlığına durdu. Ne olursa olsun, bir insanın hayatı bu kadar ucuz olamazdı. Kız kayıp mıydı, olanlardan bıkıp kaçmış mıydı, yoksa öldürülmüş müydü? Henry, kızın öldüğü ihtimalini içinden geçirmek istemiyordu. Fakat öyle bir şey olmuşsa da gerçek suçlu katil miydi, yoksa bu sorumsuz, değerleri insan hayatından daha değerli gören kasabalılar mıydı? Caroline döndüğünde Henry konuştu: “Onunla böyle konuşma. O hâlâ kayıp ve ailesi çok üzülüyordur, kesin.” Caroline camdan başını kaldırdı. “Bana ne yapmam gerektiğini söyleyemezsin. Eminim ailesi de o kızın ölmesine mutlu olmuştur ve istediğimi derim. Sen benim abim değilsin ya da akıl hocam; sen sadece işini yap,” dedi. Hızlıca arabaya bindi, kapıyı sertçe çarptı. Henry gözlerini devirerek yukarı baktı. Güneşin batmasına yarım saat kalmıştı ve yağmur damlaları yüzüne düşüyordu. Bu gece yağmur yağacak gibiydi. Kaybolan kızın sonu bu olamazdı; öyle umut ediyordu. O sırada Caroline camdan vurarak Henry’ye bağırdı: “Çabuk bin şu arabaya! Senin yüzünden geç kalacağım.” Henry arabaya bindi, motoru çalıştırdı ve kasetlerden birini yerleştirdi. En sevdiği parçalardan biri, “I Can’t Get No”, çalmaya başladı. Bu yılın hitlerinden bir parçaydı. Bir an içinden, Keşke annem de bunu dinleyebilseydi; onun da seveceğine eminim, diye geçirdi. Henry gülerek Caroline’ni gözleriyle süzdü, saçına baktı. Caroline bunu fark etmiş olacak ki, “Ne o, neye gülüyorsun?” diye sordu, güneşlikten makyajını tazelerken. Henry durmadan gülüyordu. “Hiç… Sadece marketten dönerken uzaktan kafanda bir kuş yuvası var gibi görünüyordu da.” Caroline çok sinirlendi. Henry’ye küfürler yağdırırken araba hızla kavşaktan dönerek ilerledi. (𝟏𝟗𝟕𝟒)—— Benzin istasyonunun dışında Maria, departmandan gelen iki polise olanları anlatıyordu. Lory ve Stephen nihayet kendilerine gelmişti; istasyonun önündeki metal sandalyelerden birinde yan yana oturuyorlardı. Maria’nın üzerlerine örttüğü battaniyeye sarılmış, titreyen bedenlerini ısıtmaya çalışıyorlardı. Uzaktan gelen polis araçlarının siren seslerini duyan kasaba uyanmıştı. Yakınlardaki evlerin ışıkları birer birer yanıyor, perdelerin arkasından meraklı gözler sokağı izliyordu. Birkaç kişi, yardım edebileceklerini umarak istasyona kadar gelmişti; kimse tam olarak ne olduğunu bilmiyor, ama herkes kötü bir şeyler yaşandığını hissediyordu. Polisler Maria’yı dinledikten sonra Lory ve Stephen’ın yanına yöneldi. Polislerden biri kilolu, bıyıkları beyazlamış, yaşlı bir polis şefiydi. Rozeti göğsünün sol tarafında, karanlıkta yansıyan ışıklarla parlıyordu. Yanında ise cılız, uzun boylu, bir deri bir kemik kalmış genç bir polis vardı; giydiği üniforma sanki üzerinde durmakta zorlanıyordu. Büyük çerçeveli gözlüklerinin ardından etrafa tedirgin bakıyor, elindeki not kâğıtlarını karıştırırken şapkasını düzeltiyordu. Polis şefi sakin, neredeyse babacan bir ses tonuyla konuştu: “Evet çocuklar… Haber merkezinden geldiğinizi söylüyorlar. Kimliklerinizi görebilir miyiz?” Stephen oturduğu yerden doğruldu, sesi hâlâ titriyordu. “Kimliklerimiz yanımızda değil… Kamyonetimizde. Buradan çok uzakta değil, yolun sonunda. Gidip getirebilirim. Bir de… o ev..." Polis şefi sözünü kesti. “Bakın, sizi anlıyorum,” dedi gülerek. Yanındaki yardımcısına dönüp başıyla arabayı işaret etti oradaki meraklı gözleri savuşturmasını istedi. “Buraya gelirken bile yolu bulmamız zaman aldı. Uzun süredir bu tarafa gelmemişiz.” Bir an durdu, çevredeki meraklı bakışlara göz gezdirdi. “Bir cesetten bahsediyorsunuz. Hep birlikte gidersek daha iyi olur. Hem o evi bize göstermiş olursunuz.” Lory yerinden kalktı. İçinden Her şey bir an önce bitmesini ve eve bir an önce dönmeyi düşünüyordu. Polisler, kalabalığı sakinleştirip dağıttıktan sonra. Polisler, Stephen ve Lory ile birlikte yol kenarına park edilmiş kamyonete doğru yöneldiler. Maria da bu kez onlarla birlikte yürüyordu. Bu sefer Lory korkmuyordu. En azından korkmadığını sanıyordu. Her şeyin yoluna gireceğine inanmak istiyordu. Stephen ise her adımda daha da kötüleşiyordu. Kamyonete yaklaştıkça nefesi daralıyor, titremesi kontrol edilemez hâle geliyordu. Kamyonetin önünde durduklarında polis şefi başını hafifçe eğdi. “Bahsettiğiniz külüstür kamyonet bu olmalı.” Yanındaki cılız polis, peltek bir sesle sordu: “Peki… bahsettiğiniz ev ne tarafta?” Lory yolun karşısındaki karanlığa baktı. Beyaz banliyö, gecenin karanlığında beyaz bir hayalet gibi duruyordu. Elini yavaşça kaldırdı, parmağı titreyerek evi işaret etti. “İşte… o ev. Orada.” Ağzından çıkan her kelime boğazına takılıyor gibiydi. Yutkunmak zorunda kaldı. Maria aniden durdu. “Ne… o ev mi?” Stephen kekelemeye başladı: “E-e-evet… o e-ev. K-kapı açıktı…” Polis şefi belindeki tabancayı çıkardı. “Uzun zamandır kullanmadım,” dedi alçak bir sesle, “umarım gerek kalmaz.” Eve doğru yürümeye başladı. Genç polis, Lory ve Stephen’a geri durmalarını işaret etti. Polis şefi her adım attığında Lory’nin kalbi biraz daha hızlandı. Stephen korkudan gözlerini kapattı. O sırada Maria fısıltıya yakın bir sesle konuştu: “Bu kasabadaki her banliyö sahibini tanırım. O ev… Miller’ların evi. Ama onlar üç haftadır kış tatilindeler. Gitmeden önce son benzinlerini benden aldılar. Üç ay dönmeyeceklerini söylemişlerdi. Kasabaya dönmüş olmaları imkânsız.” Lory, Maria’ya boş boş baktı. “Ne…?” Kısa bir sessizlikten sonra polis şefi geri döndü. Elindeki fener sönmüştü. Tabancasını yerine koydu. Lory dayanamayıp sordu: “Ne oldu? Cesedi gördünüz mü?” Polis şefi şapkasını çıkarıp derin bir nefes aldı, eliyle saçlarını geriye taradı. Yardımcısına kısa bir bakış attı. “Sizi yalancı haber muhabirleri,” dedi sertleşen bir sesle. “Çalıştığınız yeri duymuştum. Haberleriniz o kadar rezil ki Güney Carolina’ya kadar ulaşıyor. Yalan uydurmaktan başka bir şey yaptığınız yok.” Genç polis aniden hareketlendi. Stephen’ı arkasını dönmeye zorladı, yüzünü kamyonetin soğuk kaputuna bastırdı. Metal kelepçeler tıkırdayarak ellerini kelepçeledi. “Ne? Bu nasıl olur?” diye bağırdı Lory. Maria’nın yüzü düşmüştü. “Size güvenmiştim, çocuklar…” Stephen acıyla çığlık atıyordu. “Lütfen! Lütfen yapmayın! Ben suçsuzum!” Lory donup kalmıştı. Polis şefi ağır adımlarla ona yaklaşıyordu, oda durmadan “Eve neden girmiyorsunuz?” diye haykırdı Lory. “Ceset orada! Kan vardı, her yerde kan vardı!” Polis şefi durdu “Kapı kilitliydi. Kapıda zorla girme izi yok. Pencereler kapalı. Ve eve departmandan izinsiz giremeyiz.” Bir an duraksadı, kamyoneti gösterdi “Kamyonetinizde kocaman ‘The Daily Lens’ yazıyor. Anlamalıydım. Siz o iğrenç ajansın uyduruk gazetecilerisiniz. Gündem yaratmaya çalıştınız ve bende neredeyse inanıyordum.” Kelepçeleri çıkardı. “Şimdi uslu durun, ve karakola kadar bize eşlik edin." Lory’nin elleri titriyordu. Her şey bir anda tersine dönmüştü. Sonra Stephen’a baktı. Yüzü kaputa yapışmış, acıyla kıvranıyordu. Ve o anda… Hiç düşünmedi. Koştu. “Size kanıtlayacağım!” diye bağırdı. “Orada, yerde, telefon kablolarıyla bağlanmış bir kadın var!” Polis şefi küfrederek telsize sarıldı: “Klick… klick… Yirmili yaşlarında bir kadın, haneye teşebbüs hâlinde! Yakın birimler gelsin!” Lory evin ön bahçesine doğru hiç duramdan tüm gücüyle koşarak verandaya çıktı, kapıya tüm gücüyle çarptı. İlkinde başaramadı. Sendeledi acıdan omuzunu tuttu ve kapı az da olsa kırılmıştı, ikinci çarpışta kapı kırıldı. Kapı kırılıp ardına kadar açıldı. Lory acıyla yere düştü. O sırada yanına polis şefi ve ardından Maria gelmişti. Kapı açıldığında Lory yerden doğruldu, kafasını kaldırıp o uzun, soğuk ve karanlık koridoru tekrar gördü fakat bir şeyler değişmişti. Gözlerine inanamadı. O saatler öncesindeki; her tarafı telefon kablolarıyla dolu, darmadağın olan, duvarlarında kan lekeleri bulunan, yerdeki döşemesinde kan gölü olan koridor yoktu. Polis şefi feneriyle içeriyi süzdü. O evde hiçbir şey yoktu. Ne kan… Ne telefon… Ne de ceset…
Bölüm 5
𝐂𝐄𝐒𝐄𝐓
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.