Şaşkınlığıma engel olamayarak onun ağlamaktan kanlanan gözlerinin içine baktım.
Ayağa kalktım.
İlerledim.
Sessizliğimi bozarak karşısında durdum. Herkes bana meraklı gözlerle bakarken ben sadece ona odaklanabildim. Gözlerimi onun üzerinden çekmedim.
İsmini, içine düşmüş olduğum hayretle dile getirdim.
"Yejin."
Dudakları titriyordu. Sesli sesli ağlamamak için kendini zor tutuyor gibiydi.
Ağlayan biri, hele içten ağlayan biri karşısında benim de duvarlarım yıkılırdı. Onların ağlayışları beni de genellikle ağlatırdı.
Yejin gözlerimin içine anlamlandıramadığım bakışlarla bakıp sessiz sessiz ağlamaya devam ediyordu. Aslında anlıyordum sanki o bakışları... Ama neden? Neden öyle pişmanmış gibi, özür dilermiş gibi bakıyordu?
Gözlerini yummadığı takdirde dahi dolan gözlerinden boncuk boncuk akan o gözyaşları insanın içini parçalıyordu.
Zaten içimde beni sıkan, âdeta boğan ağır bir hüzün vardı ve ciddi ciddi nefes almakta güçlük çekiyordum.
Yejin'in gözlerinin içine bakadururken elimi boğazıma götürdüm. Kocaman bir yumru oturmuştu. Zaten nefes alamıyordum bir de bu koca yumru... Yutkunamıyordum bile. Dilim âdeta bağlanmış gibiydi.
Ben de tıpkı Yejin gibi gözyaşı dökmeye başladım.
Yejin'in ruhu daha fazla sessiz kalamadı. Sessizliğini bozarak titreyen dudaklarını araladı. O dudaklar arasından bir hıçkırık kaçırdı. Sesli sesli ağlamaya devam etti.
İçeride herkes konuşuyordu. Kulağıma onların sesi uğultu hâlinde gelse de Jungkook'un koluma dokunuşuyla tüm dikkatim dağıldı.
Gözlerimi uzun bir müddet sonra Yejin'den çekip beni kolumdan narince tutan Jungkook'a başımı çevirdim.
Onun da gözleri dolmuştu.
Bana umutla baktı ve heyecanlı heyecanlı konuşmaya çalıştı. Çalıştı diyorum çünkü çoğunlukla kekeliyordu. Heyecanından dolayı cümleleri kurmakta güçlük çekiyor, kelimeleri ağzından çıkaramıyordu.
"S-s-se-sen a-az ö-ööönce Ye-Ye-Yejin mi d-d-de-din? O... O... Bu-bur-burada mı?"
Boğazımdaki yumrudan ötürü konuşamadığım için sadece başımı sallayarak onu onayladım.
Sanki görebilecekmiş gibi çevresine bakınmaya başladı. Sesi titriyordu, vücudu titriyordu.
"Ye-Yejin neredesin? Yejin'im... Seni çok özledim. Çok özledim. Çok..."
Yejin'e yeniden dönüp baktığımda hem ağlamasını sürdürüyor hem de Jungkook'a şaşkın şaşkın bakıyordu.
Sanırım Jungkook'un Yejin'in bedeni içinde olan beni kendisi sandığını düşünüyordu. Şu an Jungkook'a hem oldukça şaşkın, hem de derin bir aşk ve hayranlıkla bakıyordu.
Tae'nin yanından ayrıldı.
Yavaş adımlarla bize doğru yaklaştı.
Bana kısa bir bakış daha atıp hemen yanımda duran ve onu görebilmek için can atıp çevresine bakınmaya devam eden Jungkook'un tam karşısında durdu.
Sağ elini yavaşça havaya kaldırdı.
Yejin'in ruhunun dahi eli titriyordu.
Eli havada, Jungkook'un yüzünün her santimine doya doya bakmaya başladı. Ağlıyor olmasına rağmen yüzünde güçlükle bir tebessüm belirtti.
Elini iyice yaklaştırarak Jungkook'un yüzüne koydu.
Jungkook o an olduğu yerde çakılı kaldı. Sanırım Yejin'i hissetti.
Gözlerini yumdu. Tebessüm etti. Gözlerinden şipir şipir yaş akıtırken bir kere daha, "Yejin," diye fısıldadı.
Yumduğu gözlerini açtı. Az önce Yejin'in dokunuşunu hissedince donuk bir şekilde sadece karşıdaki duvara bakarken şimdi tam Yejin'e bakıyordu.
Onu görüyordu!
Jungkook'un gülümseyişi arttı. Dili kilitlendi. Ellerini hızla havaya kaldırdı ve Yejin'in yanaklarına yerleştirdi. Yüzünü parmaklarıyla okşadı.
Onu hissedince hızla kendisine çekti ve kollarını Yejin'in beline doladı. Hiç bırakmak istemezcesine sıkı sıkı sarmıştı kollarını.
Burnunu saçlarına gömüyor ve sürekli kokusunu içine çekerek saniyede, hatta salisede bir saçlarına minik öpücükler bırakıyordu.
Ama ben... Boğuluyordum.
Nedenini bilmediğim acı bir ızdırap çekiyordum.
Jimin yanıma geldi. Kolumdan tutup beni kendisine çevirdi. Yüzü gerilmişti. Oldukça sinirli görünüyordu.
"Neler oluyor burada?! Siz ne saçmalıyorsunuz?! Bizimle dalga mı geçiyorsunuz?! Bu nasıl bir oyun?! Yeter artık, bir son verin şuna! Çünkü oyununuz benim dahi hiç hoşuma gitmedi."
Bilmiyorum o an, sadece refleksle yani istem dışı Jimin'den korkarak hızla kolumu onun eli arasından çekip kurtardım. Bir iki adım geriledim.
Annem de yanıma geldi. Elini şefkatle saçıma atmak, belki okşayarak beni sakinleştirmek istedi ama ben yine istem dışı onun da bana dokunmasına izin vermedim.
Kolumla onun elini savurdum. Bir iki adım daha geriledim. Sırtım duvarla buluştu.
Jungkook'a baktığımda kimseyi umursamadığını gördüm. Ama Yejin onun göğsüne başını yaslamış hem bizi seyrediyor hem de odada bulunanlara büyük bir hasretle bakıyordu.
Tae'nin bu duruma rağmen sessiz kalması çok ilginçti. Sadece bizi izliyordu.
Buraya Yejin ile beraber gelmişti. O hâlde biz... Artık sona mı gelmiştik?
Tae eğer her şeyi açıklayacaksa gitmeyi göze almış demektir!
Bu aklıma gelince içime bir de korku doldu.
Endişeyle Tae'ye bakmayı sürdürdüm. Sonra yapışmış olduğum duvardan ayrılarak Tae'nin yanına koştum. Ellerini tuttum.
Hıçkırarak ağlamaya devam ederken güçlükle yutkunup yine güçlükle konuşabildim.
"Gitmeyeceksin değil mi? Hayır, gitme! Hiçbir şeyi açıklama, tamam mı? Merak falan etmiyorum. Yemin ederim hiçbir şeyi kurcalamam. Yeter ki sen gitme. Sakın gitme. Lütfen..."
Bacaklarım güçsüz kaldı. Eğildim ve dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerim hâlâ Tae'nin ellerindeydi. Tae de dizlerini kırdı ve çömelerek tam karşımda durdu.
Annem, "Yejin!" diye bağırıp Jimin ile beraber endişelenerek yanıma gelmek için hareketlendi. Ancak onları bağırarak durdurdum.
"Yaklaşmayın! Beni rahat bırakın!"
Neyse ki oldukları yerde durdular. Birbirlerine daha büyük bir endişeyle baktılar.
Tae ile beraber aynı anda bakışlarımız yeniden buluştu. Bana cevap verdi.
"Bu saatten sonra çok geç Yoo Jung. Zamanı geldi. Bu gece dolunay var. Dolunayla beraber bedenine dönersen yaşama ihtimalin daha çok artacak. Sen yaşamalısın. Başına gelenleri bir bir hatırlayıp artık mutlu bir hayat sürmelisin."
"İ-istemiyorum! Sen gitme! Sen gitme ben sonsuza kadar bu bedende de kalırım. Hatırlamam hiçbir şeyi lütfen."
"Anlamıyorsun Yoo Jung. Bu geceden sonra, yapılması gerekenleri yapmazsak yani bedenine dönmezsen sen de öleceksin. Senin ruhuna da bu gece ben eşlik etmek zorunda kalacağım. Ama şu an yaşama ihtimalin var. Seni yaşatmalıyım. Seni yaşatmayı becerebilirsem, eğer senin bundan sonraki hayatında mutlu olmanı sağlayabilirsem benden mutlusu olamaz zaten. Ben üzgün değilim. Gitmiş olsam dahi her zaman seni koruyan bir melek olacağım."
"Yalan söylüyorsun! Gidecek ve bir daha hiç gelmeyeceksin değil mi? Bir daha seni asla göremeyeceğim, değil mi?!"
"Yoo Jung..."
"Tae, gitme! Yalvarırım beni bırakma. İçimde... İçimde çok büyük bir acı var. Nefes alamıyorum, boğuluyorum. Sen... Sen de olmazsan ben ne yaparım? Yalvarırım gitme."
"Canın mı yanıyor? Sa-saat kaç?!"
Hemen koluna uzandı ve saatine baktı.
Endişeyle yüzüme baktı.
"Çabuk olmalıyız Yoo Jung! Kalk ayağa!" dedi ve ellerimi bırakıp kollarımdan tutarak beni ayağa kaldırdı.
Odadakilere baktı. En son yorganını üzerinden sıyırmış ve yanıma gelmek için hazırlanan, ancak az önceki bağırışımla olduğu yerde kalan Yoongi'de durdu gözleri.
"Birazdan herkese görüneceğim," dedi.
Zaten şu an bulunduğumuz durum o kadar saçmaydı ki... Kendi kendine konuşuyormuş, bağırıyormuş gibi görünen ben, sanki birine sarılıyormuş gibi görünen ancak kolları arasında hiç kimse görünmeyen Jungkook.
İçeridekiler kim bilir gördükleriyle neler düşünüyordu? Bizim gördüklerimizi göremiyorlardı çünkü.
İçerisi tımarhane gibi olmuştu.
Tae görününce iyice vurulmuşa dönerlerdi. Üstelik... Onu da tanıyor ve öldüğünü biliyorlardı.
Derken bir anda odadaki herkes çığlık atarak geri gitti.
O an Tae'nin herkese göründüğünü anlamam uzun sürmedi. Gözlerini herkesin üzerinde gezdirdi.
Alay ediyormuş gibi bir de sırıttı.
"Ne o?" diye sordu herkesin duyabileceği, normal düzeyde bir ses tonuyla.
"Beni gördüğünüze sevinmediniz mi?"
Jin ve Jimin korkudan birbirlerine sarılmışlardı.
Hoseok işaret parmağıyla Taehyung'u işaret etti.
"Kim Taehyung! Sen... Sen nasıl? Sen öldün. Yoksa ölmedin mi? İyi ama... Odaya nasıl girdin? Hayaletler gerçek mi? Hayalet misin sen? Aaaaaaaaaa! Aaaaaa!"
Ellerimi kulaklarıma kapattım.
Neyse ki Jin de dayanamadı ve elini onun ağzına kapatarak sesini kesti.
Jimin bir anda fırladı. Tae'nin üzerine geldi.
"Yejin'den uzak dur! Uzak dur!"
Tam ona dokunacak, hatta vuracaktı ki Tae bir anda yok oldu. Jimin'in eli boşluktan geçti. İyice şaşırıp az önce Tae'nin olduğu yere, hemen yanıma baktı.
Tae şimdi arkasındaydı.
"Buradayım,"dedi. Jimin hızla arkasına döndü.
Hemen yanında durduğum için beni kendisine çekti ve sıkıca sarıldı.
"Neler dönüyor burada, neler oluyor hiçbir fikrim yok! Ama kaybol buradan! Kayboool! Kardeşime zarar vermene izin vermeyeceğim! Uzak dur!"
Tae neden Yejin'e zarar vermek istesin ki?
Taehyung yine o alaylı gülüşünü takınarak konuştu.
"Kollarının arasındaki kişi senin kardeşin değil. Senin kardeşin..."
Parmağıyla Jungkook'u işaret ederek devam etti.
"Şu an Jungkook'un kollarının arasında."
"Ne saçmalıyorsun sen?!"
Jimin beni korumak için öyle sımsıkı tutuyordu ki zaten nefes alamayan ben iyice kötü oldum.
Ruhum... Yine bedenden bir çıkıp bir yerine oturmaya başladı.
En sonunda tamamen çıktı.
Yejin'in bedeni Jimin'in kollarının arasına yığıldı. Ama ben... Ruhum... Ben de güçsüz düştüm ve ne kadar istesem de bir türlü ayağa kalkamadım. Boylu boyunca yere uzandım.
Kalbim çok fena ağrıyordu. Buna ek olarak başımda da felaket bir ağrı başladı.
Gözlerimi yumarak acı içerisinde kıvrandım.
Tae hemen yanıma koştu.
"Yoo Jung!"
Yine dizlerini kırdı. Beni kucağına aldı. Koltuğa yani Jin ve Hoseok'un olduğu tarafa doğru götürmeye başladı.
Hafif açtığım gözlerimle etrafı incelerken Jin ve Hoseok'un hızla o taraftan birbirlerine yapışık şekilde uzaklaştığını gördüm.
Yoongi de ayağa kalktı. Tae'nin yanına koştu. Onu kolundan tutup kendisine çevirdi.
"Sen ne diyorsun?! Yoo Jung mu?! Senin... Senin burada olman bile imkânsız ama buradasın. Yoo... Yoo Jung da burada mı gerçekten?! Böyle imkânsız bir duruma daha inanabilir miyim? O... Onu görebilir miyim?"
"Eğer... Eğer kalpleriniz tekse, tek yürekseniz görebilirsin. Ruhunu... Görebilirsin belki. E-elini tutman yeterli olur."
"Eli mi? Eli nerede?! Ne ruhu?!"
"Ne Yejin'in ne de Yoo Jung'un ruhları bedeninde değil. Bedenleriyle bir olamasalar da yürekleri tek. Eğer kalplerinin bir olduğu kişi varsa, ancak ruhlarını onlar görebilir. Jungkook görüyor. Yejin... Jungkook'un yanında. Yoo Jung'un bedeni de hastanede. Ama ruhu... Burada."
Benim olduğum yeri işaret etti.
"Nerede? Eli nerede?! Onu görmek istiyorum!"
"Sence bunu hak ediyor musun? Yoo Jung her şeyi hatırlasa seni kolay kolay affeder miydi? Seni görmek ister miydi? Ama merak etme. Az sonra her şeyi hatırlayacak. Hepinize yaşanan olayları en baştan göstereceğim. Birbirinizden sakladığınız her şeyi öğreneceksiniz. Olup biten her şeyi herkes eksiksiz görecek. Öldükten sonra yapmaya başladığım ruh bekçiliğimin son günü bugün. Bu gece... Son görevimi yapacağım ve son bir kişiyle beraber ben de diğer dünyaya gideceğim. Ama Yoo Jung... Onu mutlu edeceğim. Şu an bedeniyle özdeşleşiyor. Bedeninin acısını hissetmeye başladı. Dolunay sona ermeden her şeyi hatırlamalı ve bedenler gerçek sahiplerini bulmalı."
Kimsenin konuşmasına ve hareket etmesine izin vermeden parmağını şıklattı. O an ne oldu ne bitti bilmiyorum.
Sadece gözlerim kapandı ve beynimde bu sefer de âdeta bir film canlandı. Geçmişte olup biten her şeyi görmeye başladım.
...