Bazen düşünüyorum da, insan en çok kavuşamadığını mı sever? Yoksa kavuşamadığı için mi o sevda hiç bitmez? Bugün kalemimden dökülen her harf, o tamamlanmamış cümlenin peşinde. Biz, aynı gökyüzü altında birbirine en uzak iki kıta gibi kaldık; bakışsak da dokunamadık, sevsek de birleşemedik. Aşk, biraz da insanın kendi yarasına aşık olmasıymış meğer. Senin adın geçtiğinde boğazımda düğümlenen o hıçkırık, aslında en büyük hazinemmiş. Kavuşsak belki o büyü bozulacak, o kutsal hüzün sıradanlaşacaktı. Ama şimdi; ulaşılamayan bir zirve, okunmayan bir mektup, yaşanmamış bir pazar sabahı gibi taze duruyor içimde. Herkes "geçer" dedi, ama kimse "nasıl delip geçer" demedi. Bizimki, bir yangını avuçlarında taşımak gibiydi. Söndürsen üşüyeceksin, tutsan yanacaksın... Biz yanmayı seçtik. Mahzunluğumuz, yenilgimizden değil; bu yangını kimseden yardım istemeden, tek başımıza haysiyetle taşımamızdandır. Şimdi hangi şehirde, hangi yabancı rüzgar saçlarını dağıtıyor bilmem. Ama şunu biliyorum: Bazı aşklar, bir ömre sığmadığı için değil, iki gönül bir araya gelemediği için ölümsüzdür. Biz, vuslatı olmayan o güzel rüyanın mahzun bekçileri olamadık.
Ben yazdım kadere hüznü perişan-ı